20 07 2011

Ucube Heykeller ve Egemen Burjuva Resmî İdeolojisi

Türkiye’de heykel sanatına dair tartışmaların yıkma, yasaklama, kırma, tükürme gibi kelimeler üzerinden yapılıyor olması ortalama kültürel seviyenin ne düzeyde olduğunu rahatlıkla ele veriyor. Özellikle “Laik-İslâmcı” kamplaşmasının tekelci (burjuvazinin iki kliği arasındaki uzlaşır çelişkilerin) doruk noktalarına getirildiği günümüzde heykel sanatına da yönelik histerik bir kamplaşma oluşturuldu. Malûm İslâm putu yasaklıyor ve İslâm sosu ile rant yiyen burjuva politikacılarının akıllarına seçim yaklaştıkça veya popülariteleri düştükçe öncelikle bu ve benzeri yaraları kaşımak geliyor. Hatırlanırsa Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı bir heykeli kastederek tükürmüştü sanata ve tükürüğü rahatlıkla oya dönüşerek onu yeniden başkanlığa taşımıştı. Laik-kemalist kesim, çağdaşlık, modernlik ve laiklik gibi kavramlarla işi değerlendirerek heykele karşı gelen kesimi ya da bu konuda kendi kafaları dışında bir cümle kuranı peşinen gericilikle, şeriatçılıkla suçluyor. Bilim-Politika-Sanat-Estetik-Etik bütünselliği ile uzak yakın bir ilişkisi olmayan, akıl ve mantıktan uzak, gerici, düz bir zihniyetle mevcut heykellerin niteliklerine bakmadan, her türlü tartışma kanallarını despotça keserek kent meydanlarında heykellerin bulunmasını çağdaşlığın tek göstergesi olarak dillendiriyor. öte yandan uluslarötesi tekelci sermaye ile yerli ortak ve işbirlikçiliğiyle ABD-AB’nin kucağına oturmuş olan burjuvazinin hükümet yönetiminde bulunan ve daha çok Türkçülükle bezenmiş İslâmî söylemle varlık gösterebilen rantiyecileri ise sokak ağzıyla konuşarak durumu putperestlik olarak yorumluyor, kitleleri afyonlayıp oy avcılığı yapıyor.

Bütün bu tartışmalarda işin arka planı veya bilinçaltında yatanlar tam olarak hiç zikredilmiyor. Laik-kemalist kesim, bu heykel yıkma işinin tüm meydan ve resmî kurumlardaki “ebedi şef” heykellerine varacağını düşünüyor ve bilinçaltında büyüyen korkusuyla heykele, hem de sanatsal içeriğini hiç değerlendirmeden baştankara bir mantıkla sahipleniyor. Aslında bu korkuyu taşıdığını bilen Siyasal İslâm rantçıları (İslâmcı-kemalistler) dönem dönem bu ecel korkularını Laik-kemalistlere hatırlatmaktan âdeta zevk alıyor. Ama unutmamak gerekiyor ki bu zevk alma işi burjuva resmî ideolojinin sınırları içinde, basit çağrışımlarla gerçekleşiyor. Zaten “muhafazakâr demokrat” AKP ve onun güya amansız rakibi “laik sosyaldemokrat” CHP, aynı madalyonun her iki yüzü misali Kemalizmin 88 yıllık uygulamalarının ürünü, her ikisi de burjuva resmî ideolojinin, dolayısıyla burjuva demokrasisinin-diktatörlüğünün tezahür biçimi sadece. O kadar da değil diyenlere 649 maddelik Borçlar Kanunu Tasarısı’nın nasıl bir mutabakat sağlanarak 2 saat 35 dakikada jet hızıyla görüşülerek yasallaştığını hatırlatmak yeterli sanırım.

Bütün bu özsüz tartışmalarda; bir türlü ayrışıp bütünleşemeyen, daha tam olarak söylenecekse: Giderek işlevsizleşen “Sol Cenahın” durumu incelenmeye değer doğrusu. Burjuva resmî tarih anlayışı ile burjuva resmî ideolojiye bilimsel ölçütlerle bakabilen sayıları az da olsa Devrimci ve Marksist Kadrolar bir yana, genel olarak Sol’un bu tür tartışmalarda geçmişinden miras olarak gelen içindeki gizli burjuva resmî ideoloji tortularıyla Laik-kemalistlerin yanındaki yerini aldığını artık herkes biliyor. Ve sol liberalleştikçe Laik-kemalistlerin “rejim tehlikesi”, “laiklik”, “bağımsız Türkiye”, “halkçılık”, “milliyetçilik-ulusçuluk”, “üniter-ulus devlet” gibi söylemlerinin büyüsüne kapılarak burjuvazinin bir kanadının yanında yer almayı seçtiği görülüyor. Bu türden yer alış doğallıkla sınıflar savaşımı olgusunu tüm alanlarda olduğu gibi kültür-sanatta da es geçiyor ve politika-sanat alanında ki pratikleri Laik-kemalistlerin kavramlarıyla yapılmaya başlanıyor! Burjuvazinin bir kanadı olarak muhafazakâr ve İslâmî söylemi öne çıkan İslâmcı-Kemalistler, Laik-Kemalistlerin bilinçaltındaki korkuyu popülist söylemleri doğrultusunda ustalıkla kullanıyor, kitleler üzerinde ajitasyona dönüştürüyor, toplumda bu eksende sahte kamplaşma ve bölünmeler üretiyor. Hakikî gündemi saptırıyor. Bu sahte gündem ve bölünmede liberalleşen Sol’da ister istemez taraf oluyor, daha doğrusu burjuva resmî ideoloji içine girerek bertaraf oluyor. Burjuva resmî ideolojinin “tek millet”, “kurtarıcı ulu önder” temalarıyla tüm meydan ve kamu binalarında “laiklik” ve “modernlik” adına oluşturduğu heykel mezarlığı ve buradan ürettiği; İslâmî söylemle “putperestlik” yani fetişizm elbet bir gün ciddî ciddî tartışılacak. İşte o zaman bu türden bir Sol acaba hangi tarafta yer alacak, doğrusu merak konusu.

Bu tartışmalarla yaratılan sis perdesini kaldırıp işin ideolojik-sınıfsal boyutunu iyi görmek gerekiyor. Türkiye burjuvazinin bir kanadı sermaye birikimi ve pazar konusunda geleneksel Laik-kemalist kesim gibi düşünmüyor. Yeni pazarlar ve ‘misak-ı milli’ dışında da yeni egemenlik alanları arayışında daha atak olmak istiyor. Diğer kesim ise 88 yıldır nasıl gitti ise öyle gitsin mantığı içinde. İşte 88 yıldır nasıl gitti ise öyle gitsin diyenler Laik-kemalist kesimi oluşturuyor. Laik-kemalistler daha geniş alanları etkilemek için “rejim tehlikesi” ve “İran olma” söylemlerini kışkırtarak “Sol Cenahın” önemli bir bölümü ile Alevi-Kızılbaşları etki altına alıyor. Öte yandan emperyalistlerin sorun yaşadığı bölgelerde koçbaşı olacak projelerle ciddî yatırımlar yapan Türkiye tekelci burjuvazisi ile emperyalist devletler Siyasal İslâm sosu ile kitleleri peşinden sürükleyen politikacılardan hayli memnun. Memnun, çünkü sermaye ihracatı, sömürü alanlarını genişletme ve emperyalizmle uyumlulukta geleneksel Laik-kemalist ekibe göre hayli girişken davranıyor bu kesim. Artık burjuva resmî ideolojinin temel doğmalarının çizdiği ve Laik-kemalistlerin savunduğu geçen yüzyılın başından kalan çerçeve ve pazar sınırları, işçi sınıfı ve emekçi halklardan gelen talepleri bastırarak yeni pazarlara iştah kabartan Türkiye tekelci burjuvazisine bazı alanlarda ciddî ciddî dar geliyor. Gerek başta Kürdistan sorunu olmak üzere milliyetler meselesinde gerekse diğer bölge halklarıyla olan geleneksel ilişkilerde yeni stratejiler yeni taktikler gerekiyor. İşte kaç zamandan beri her konuda yapılan meşhur sahte “açılım” paketleri bu ihtiyacın ürünü. Burjuvazinin farklı kanatları arasında yaşanan bu kayıkçı dövüşünün popülist söylemlere yansıması ise “rejim elden gidiyor” ile “2023’te dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olacağız” şeklinde oluyor.

Birer üst yapısal unsur olarak göze batan kültürel farklılıkların kendini yeniden üretmesinin en önemli araçlarından birinin; sermayenin ekonomik paylaşımındaki egemen sınıf içi kümelenmeler hiyerarşisindeki dinamizm olduğu gözden kaçırılmamalı. Yani dile vuran karşıtlıkların altında; Laik-Kemalistlerce korunmaya çalışılan ekonomik ayrıcalıklar, yağma parsaları ve karşısında, dinamik kümelenme hiyerarşisi içinde yakaladıkları konjonktürel avantajları sömürüden alınacak daha büyük paya tahvil etmek isteyen İslamcı-kemalistlerin yükselen talepleri yatmaktadır.

Laik-kemalistler her ne kadar “rejim elden gidiyor” diye feryat etse de esasen rejim en baştan beri temel politikalarını büyük bir istikrarla sürdürüyor ve işçi sınıfı ile emekçi halkların en ufak hak arama mücadelesine karşı tahkimatını yapıyor.  Bu politikaların başında yer alan işçi sınıfı ve emekçi halkın demokratik örgütlerine düşmanlık, Sol’u imha ve devşirme taktikleri, Türk-İslâm sentezi içinde tektip millet ve buna bağlı tektip kültür-sanat yaratma anlayışı gibi uygulamalar ana eksen olarak hiç değişmedi. Sadece günün gerçekleri içinde yeni söylemler oluştu, nihayetinde uygulamalar hep aynı çerçevede sürüyor.

Tektip kültür-sanat ortamının dışına çıkan eserlere eskiden: Bölücü, anarşist, terörist, komünist, vatan haini vb. söylemleriyle saldırılıyor ve yasaklanıyordu. Şimdi ne deniliyor: Putperest, ucube, müstehcen, ahlakdışı!..

Heykel yıkma, parçalama, kırma, yakma işi bu topraklarda yeni de değil. 1526’da Osmanlı sadrazamı Pargalı Damat İbrahim Paşa’nın Macaristan seferi dönüşü Budin’den getirttiği Macar Kralı Mathias Corvino’nun tunç heykelleri ile Herkül, Apollon ve Diana heykelleri o dönem Sultanahmet Meydanı’na dikilmiş. Tıpkı o yıllarda da şimdikine benzer söylemlerle “putperestlik” suçlaması yapılmış ve heykeller kaldırılmış. 1536’da İbrahim Paşa da Hürrem Sultan veya Kanuni tarafından o dönemin tipik öldürme şekli ile boğdurularak öldürülmüş. Yine bir başka örnek olarak: 1871’de Sultan Abdülaziz’in C. F. Fuller’e yaptırdığı birebir boyutlardaki atlı heykeli, oluşabilecek tepkilerden çekinildiği için sarayın bahçesine yerleştirilmiş.  Daha yakın bir tarih olan 1916’da Sivas şehir merkezine dikilmesine karşı yoğun bir taassup oluşmasından dolayı Hafik’e dikilen ‘Osman Gazi’ büstü de benzeri akıbeti yaşayarak 1937 yılında yıktırılmıştır.

Cumhuriyet dönemiyle büst ve anıt dikme işi “laiklik ve modernlik” gereği hızlı bir şekilde artmıştır. Ancak heykellerin teması “ebedi şef” ile sınırlı kalmıştır. Belirlenen kent merkezlerine ve o mekânı kullanan bireylere bir düzen verme ihtiyacının ürünü olarak heykelleri burjuva resmî ideolojinin otoriter yüzünü vurgulamak için kullanılmıştır. Hemen hemen her darbe döneminde Atatürk heykeli dikme furyası aynı ihtiyacın ürünüdür. Ve zamanla bu heykeller burjuva resmî ideolojisinin dokunulmazları arasına girerek sayısı 100 binleri aşacak bir noktaya gelmiştir (Bu furyanın günümüzdeki farklı bir tezahürü ise hemen her tepeye, her çarşıya, AVM vb.nin önüne yüksek bir direk dikerek devasa bir bayrak dalgalandırmak şeklinde görülmektedir.). Heykeldeki bu muazzam sektörel “atılım” tarihi heykellerin-anıtların korunması ve farklı temalarda heykel yapılması konusuna gelince tam tersidir. Bu güne güç belâ ulaşan Hitit, Sümer, Bizans, Roma vb. dönem anıt ve heykellerinin kırık dökük olması veya antik kentlerin Aliona’daki gibi betonla kapatılması, Halfeti gibi yerlerin barajlarla yok edilmesi, sit alanlarının definecilerin kazmalarına terk edilmesi tesadüfî değil, benzer bir sürecin uzantısıdır. Eğer dikkat edilirse ülkemizde bulunmuş olan, arkeolojik değerleri paha biçilemeyen heykellerin, büyük bir bölümünün başları, kolları, bacakları yoktur!.. İşte bu putlara karşı olan geleneksel zihniyet hem bunları kopararak yok etmek istemiş ve hem de yakarak kireç üretmiştir. Heykellere yapılanların tesadüfî olduğunu düşünmek safdillik olacaktır ve bu türden bir zihniyetin kökeni siyasal iktidarla her zaman ilişkili olmuştur. Esasında bir çeşit güç göstergesi olarak algılamalı bu tür uygulamaları. Adolf Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in çok önemsediği “kitap yakma” ritüellerinden pek de bir farkı yok yaşananların. Goebbels kitlenin sürekli dinamik ve ideolojik birlik içinde olması için bu tür yöntemlerle kışkırtıyor, törenler düzenliyordu. Bizde de ya her yere tek tip heykeller dikiliyor ya da teması farklı heykeller uydurma gerekçelerle lanetleniyor. Kitleler lanetlemeyle ajite ediliyor, sürekli meşgul tutuluyor. Heykeller tek tipleştirmenin, sindirmenin, asimilasyonun yöntemi olarak hayli işlev görmüştür. Aynı zamanda dikilen heykellerde estetik kaygı taşınmaması toplumda heykele yönelik negatif bir bakışın oluşmasına da vesile olmuştur.

Kamusal alana heykel dikme işi Cumhuriyet döneminde hız kazanmış, dolayısıyla tartışmalar da artmıştır. Ancak heykeller “ulu önder” ve “kurtuluş savaşı” temasının ötesine pek çıkmadığı gibi kapitalist Batıdan çağrılan heykeltıraşlar ağırlıklı olarak ırkçı-faşist estetiğin izlerini yaptıkları eserlerde göstermiştir. Meselâ İtalya’da faşist Mussolini döneminde rejim tarafından görevlendirilen heykeltıraş’ın Cumhuriyetin ilk yıllarında yaptığı heykellerde bu gözlemlenebilir. Hatırlanacağı gibi gazeteci Can Dündar, 2008 yılında gösterime giren “Mustafa” filminde bunu ima ettiğinde dahi Laik-kemalistler hayli öfkelenmişlerdi. Tartışma şimdiki tartışmalar gibi yüzeysel ve “rejim tehlikesi” tehdidi üzerinden sürdürülmüştü.

İlerici heykeltıraşımız Mehmet Aksoy’un heykeli için yapılan tartışmanın benzeri yıllar önce Mehmet Aksoy’un başka bir eseri üzerinden yapılmıştı.  Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek Mehmet Aksoy’un ‘Periler ülkesinde’ yapıtını müstehcen bularak “Ben böyle sanatın içine tükürürüm” deyip yapıtı 1994 yılında kaldırtmıştı. Benzeri bir davranışı 1973 yılında dönemin Selamet Partili İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk, Gürdal Duyar’ın Karaköy’e konulmak üzere yaptığı ‘Güzel İstanbul’ isimli heykelini müstehcen bulmuş ve “Türk anasına hakarettir” dediğinde heykel valilik tarafından kaldırılmıştı. “Ahlak bekçiliği” birilerinin pek sevdiği ve çok ucuz bir politika yöntemi. Ama biliyoruz ki ucuz ahlakçılık sömürü ve kıyımları gizlemeye yarıyor sadece.

Mehmet Aksoy’un Kars’ta yapımı süren ‘İnsanlık Abidesi’ne başbakanın: “Hasan Harakani’nin türbesinin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler. Oradaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkârane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez. Konuyla ilgili olarak belediye başkanımız görevini süratle yerine getirecektir.” söyleminden sonra belediye tarafından yıkılmak isteniyor ya da öyle bir tartışma ortamı yaratılıyor. Heykelin sit alanında olduğu ve camiden yüksek olduğu ifade ediliyor. Ancak bu zamana kadar kimsenin itiraz etmediği heykele şimdi İslâmcı-kemalistler tarafından topyekûn saldırılması çok manidar.

Heykeltıraş Mehmet Aksoy burjuva resmî ideolojisi çerçevesinde yaptığı basın açıklamasında ‘İnsanlık Abidesi’ için: “Sarıkamış’ta, Kars’ta, Çanakkale’de ölen tüm şehitlerimizin barış arzularını ruhlarını göğe yükseltiyor bu anıt. Savaşları mahkûm ediyor. İnsan olma yolunda ilerleme kaydetmek istiyorsak barış içinde yan yana yaşamak hayatı daha derinden anlamlı hoşgörü içinde birbirimizi kucaklamak gerekir duygusunu veriyor” diyor. Soyut bir insan sevgisi ve barış olgusu üzerine oturtulan heykelin projesi, o dönem AKP’li olan (daha sonra CHP’den seçime girdi ve kazanamadı) Kars Belediye başkanı Naif Alibeyoğlu tarafından Beykoz Rotary Kulübü’nün koordinatörlüğünde gerçekleştirilmiş. Ermenistan’daki anıta alternatif olarak yapılması planlanan anıta AKP ve medyası o dönemde sahiplenmişti. Şimdi acaba projeyi başlatanın CHP’ye geçmesi mi, yoksa heykeltıraş’ın Nâzım Hikmet büstü yapması mı rüzgârı tersinden estirdi?

‘İnsanlık Abidesi’ heykelini dönemin AKP’li Kars belediye başkanı Naif Alibeyoğlu: “Burada bir insanlık anıtı olsun, insanlığın değerlerini yitirdiği, savaşan dünyada, Sarıkamış’ta 90 bin askerimizin şehit olduğu, acıların çekildiği bu coğrafyadan insanlık mesajı verelim istedik. Gerek Ermenistan’daki, gerekse Iğdır’daki soykırım anıtlarına karşı soykırım yapılmadığının anıtını yaptırdık. Çünkü soykırım anıtları bize göre halklar arasında kan davasını pompalıyor.” şeklinde değerlendiriyor. Anlaşılan Ermeni “açılımı” sürecine denk gelen bu çalışmalar seçim sürecine girildiğinde buharlaşıyor. Heykele dair tartışmaların bilindik kışkırtma ve refleksler üzerinden gidiyor olması “Laik-İslâmcı” kışkırtmasından pasta yiyenleri hayli memnun ediyor.

Mehmet Aksoy’un eserleriyle ilgili belgeselin yönetmenliğini yapan sanatçı  ise: “Heykel yıkmak bahanedir. Maksat laik sistemi yıkmaktır. İçki yasakları, kanunlardaki değişim ve Mehmet’in heykelini yıkma düşüncelerinin hepsi laikliğe karşı alınmış bir hedeftir.” diyerek Laik-kemalistlerin bilinçaltı korkularına âdeta tercüman oluyor. Laiklik karşıtı olarak bahsedilen bu politik arenanın bizzat 88 yıldır laiklik olarak dayatılan uygulamaların eseri olduğunu görmek istemeyenler böylesi kısır düşünce kalıpları içinde âdeta histeri krizi geçiriyor.

Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un AKP’ye ters gelebilecek birçok çalışması var. Meselâ 15 Ocak 2010’da da Nâzım Hikmet’in doğumunun 108. yılı onuruna yaptığı heykel, Küba’nın başkenti Havana’da Şairler Parkı’na dikildi. Yine onlar için “müstehcen” olabilecek birçok heykeli var heykeltıraşın. Mehmet Aksoy’un sanatsal anlayışı, kişiliği, kimliği bugün için yapılan tartışmalarda gündeme gelmiyor. Biz bu açıdan bir değerlendirmeye ayrı bir yazı konusu olduğu için girmeyeceğiz.

Mehmet Aksoy’un heykeli dışında Türkiye’de heykel deyince Muzaffer Ertoran’ın 1973 yılında Tophane Parkı’na dikilen elinde balyoz tutan ‘İşçi’ heykelini de hatırlamakta fayda var. Kamusal alana dikilen “Ebedi şef” heykelleri hariç (Onlar 1951’de çıkarılan 5816 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu ile korunuyor) âdeta Türkiye’de heykelin yakın tarihte gördüğü muamelenin hazin öyküsünü anlatıyor ‘İşçi’ heykeli. 1973’te Cumhuriyet’in 50. yılını kutlama etkinlikleri kapsamında İstanbul’a 20 adet heykel dikilir. Heykellerin hemen hepsi tahrip edilir veya çalınır. Bu 20 heykelden biri olan ‘İşçi’ heykeli de benzer bir süreci yaşar, defalarca saldırıya uğrar, tamir edilir yine tahrip edilir. Bugün heykelin beton silueti var sadece. Heykel Almanya’ya giden işçilere hitaben Tophanedeki İş ve İşçi Bulma Kurumu yakınındaki Tophane Parkı’na dikilir. Ancak bazı aklıevvellerce elinde balyoz olan işçinin komünist olabileceği düşüncesiyle saldırılar yapılır. ‘İşçi’ heykeli İslâmcı-kemalistleri fazlasıyla rahatsız eder ve yapılan saldırılar sonucunda bugünkü haline dönüşür. Bu “rahatsızlık”ın burjuva resmî ideolojisinin kitleler üzerinde oluşturduğu gerici tortunun en açık tezahürü olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Aslında Sol’la bir ilişkisi olamayan ‘İşçi’ heykeli şahsında, işçi sınıfının emek örgütlerine ve sosyalistlere saldırıyorlar. Aynı zihniyetle yıllarca devrimcilerin mezarlarını tahrip etmediler mi? Ruhi Su’nun mezarı neredeyse her yıl saldırıya maruz kalmıyor mu? Gerici sağlı “sol”lu burjuva partilerinin, iktidarların ilerici-devrimci yazar, düşünür, şair, romancı, müzisyen, ressam, heykeltıraşlara uygulaya geldiği işlemlerin kaydını, listesi çok uzun olacağı için burada sıralayamıyoruz. Burada yalnızca resim sanatında sosyalist gerçekçi sanat akımını savunan Yenidal Resim Grubu’nun başına gelenleri hatırlatmakla yetinelim.1

Egemenler öteden beri kendisine muhalif düşünceleri ve ilerici düşünce üretilen yerleri iğdiş ve tahrip etmekte hayli başarılı. Bir hatırlayalım: Bu coğrafyada antik kentlerin mermerleri birilerinin duvar taşı olmadı mı? Koçbaşlı Kızılbaş-Alevi mezarları gâvur mezarı diye tahrip edilmedi mi? Kızılbaş-Alevi tekkeleri, türbeleri ve buralarda bulunan kitaplar “tekke ve zaviyelerin kapatılma” yasasından sonra yok edilmedi mi? Bu günlerde ise Cemevlerine yönelik benzeri saldırılar yaşanmıyor mu? Hıristiyan halka ait mezar, kilise ve benzeri mekânlar yıkılıp âdeta tarihten silinmedi mi? Tarihi, coğrafyası, ilerici kültürü, gelenekleri, dili ve inançları, ocakları, isyan, hak arama, direngenlikleriyle yok edilmek istenen Dersim’deki baraj yapımının asıl amacı bilinmiyor mu? Lafı uzatmamak için burada işçi sınıfı örgütlerine ve devrimcilerin mekânlarına yapılan saldırıları saymıyoruz bile.

Her geçen gün hamasetle kışkırtılan her tür gericilik aslında işçi sınıfının egemenlere karşı verdiği savaşta yaşadığı geçici yenilgi durumunun bir yansıması. Bu durumun değiştirilebilmesinin yolu ancak geçici yenilginin işçi sınıfınca tersine çevrilmesinde yatıyor. Yoksa liberal solun kafa karışıklığının yansıması ve Laik-kemalistlerce dillendirilen “rejim elden gidiyor” palavrasıyla oluşturulan tektipçi zihniyete tutunarak değil.

Biliyoruz ki tektipçi zihniyetin kaba güce ve zora başvurması onun inkâr-imha-asimilasyoncu gerici gündeminden-karakterindendir. Ve zor her zaman yüzünü sopa ile göstermiyor. Kimi zaman “ucube” diyerek kendini gösteriyor, kimi zaman “vatan haini komünist” diyerek. Hatırlayalım “bölücü, anarşist, İslâm dışı, anti-laik, komünist, terörist…” denilerek burjuva resmî ideolojisinin bekası için az can yakılmadı bu coğrafyada.

İşçi sınıfı içersindeki sınıf bilinçli kadroların hem kendi kozasını örmesi hem de devrimci, ilerici, muhalif sanat ve düşün insanlarını da içeren kolektif bir projeyle sınıfsız bir yarın düşüncesini/pratiğini yeşertmesi zorunludur. Bu günden burjuva resmî ideolojisinin gerek Laik-kemalist versiyonunu gerekse İslamcı-kemalist versiyonunu deşifre ederek özgürleştirici alternatif sosyalist kültürü geleneklerimizdeki tüm ilerici deneyimlerle harmanlayarak oluşturmak için mütevazı kolektif işler yapmalıyız.2 Önemli olan bu tür kısır tartışmaları aşacak ideolojik-kültürel-sanatsal birikimleri iğne ile kuyu kazma misali üst üste koymak ve çoğalmaktır.

            Bakınız:

1          Ayrıntılı bilgi için bakınız: Yayına Hazırlayan: Sırrı Öztürk, Politika-Sanat-Estetik Yolunda ‘EMEĞİN RESSAMI’ AVNİ MEMEDOĞLU, Sorun Yayınları, Ağustos 2001.

2          Sanat Estetik Politika Kültür- Sanat Konferansı Tebliğleri, Sorun Yayınları, Ağustos 2008.l 

http://www.sanatcephesi.org/ 

 

274
0
0
Yorum Yaz