ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN
26/6/2008 · Kategori: Oyku
ÖKÜZ ARABASI
İmece yöntemiyle yaptıkları yol, hem değirmen hem de deste yoluydu. Daha kolay gidip geleceklerdi.
Yol, üç gün önce yağan yağmurdan sonra yeniden bozulmuştu.
Fevzi yedi yaşındaydı.
Deste arabasının binilecek doğru dürüst bir yeri olmazdı. Kağnı arabası gibi üstü düz, tahta döşeli değil, dört tekerlekli ve tekerlekler arasındaki boşluk boştu. Anası, babası ve Fevzi arabanın orasına burasına yerleşti, el yordamıyla bir yerlerden tutundular.
Babası arabaya deste atacak, Fevzi atılan desteleri çiğneyerek sıkıştıracak, anası yerde kalan ekin saplarını tırmık çekerek toplayacaktı.
İlk horoz ötmüş, şafak sökmemişti. Öküzler yolu biliyor, ışığa gerek duymadan arabayı çekip götürüyorlardı. Araba, kimi zaman taştan atlıyor, kimi zaman ufacık çukura düşüyor, titreşip sanki kendi gücünde deprem yaratıyordu.
Fevzi’nin uykusu kanmamış, arabada uyukluyordu. Bozuk yolda ilerleyen arabanın tatsız titreşimi uyumasını engelleyemedi. Uykuya dalıp kendinden geçer geçmez hopluyor (uyanıp kendine geliyor) arabadan düşmekten kurtuluyordu.
Bir ara uyudu ve arabadan düştü. Anası, babası Fevzi’nin arabadan düştüğünü gördü, öküzlere: “Doohah!” deyip arabayı durduramadan, arabanın iki arka tekeri, Fevzi’nin iki yanından geçti gitti. Fevzi kalktı, arabanın ardından koştu, yetişti, yeniden bindi.
Bu tatsız olayı yıllar geçse de unutmadı.
Anası babası, “şu iş gününde” araba altından sağ salim kurtulduğuna sevindiler.
Düştüğü arabanın benzerini Trakya’nın bir köyünden bulup, iki yıl önce aldığı tarlanın ortasına yeni yaptırdığı villasının bahçesine koydurdu. Bahçe oldukça geniş, villa yamaçta, İstanbul ayakları altında, araba en görünür yerdeydi. Bahçenin tümünü çimenle kaplatmış, yabani ağaç ve kayalarla donatmıştı.
Üstünden düştüğü gerçek arabayı; amcası traktör aldığında, yengesi geysi (giysi) kazanının altında, yakmıştı. Yakılmamış olsaydı, düştüğü arabayı, “ilden ile nakliyat”çılardan birisine telefon eder, yıpratmadan getirtir, villasının bahçesine, çimenlerin üstüne gerçeğini koydururdu.
Bahçede hiç meyve fidanı yok, yer-yer kimi renkli çiçek açan, kimi de değişik renkte, meyve verdiğini sanan yabani çalılarla ve yabancısı olmadığı kayalarla süslüydü. Kimi yerlerine, sel önünden kaptığı, yarıp kışın sobada, ocakta yaktıkları kollu bacaklı kütüklerin benzerlerinden de koydurdu.
Kastamonu’yu ve köyünü özlemişti. Toplu taşıma açlarıyla uğraşmadan, son model özel otomobiline bindi, Kastamonu’ya geldi. Cumhuriyet Meydanı’nda durdu. Meydanın düzenine, yapımına; Türk Basın Birliği Kastamonu Şubesinin ön ayak olduğu, Şehit Şerife Bacı ve Atatürk Anıtına baktı, hayran kaldı.
Arabasını, Kastamonu Spor’un işlettiği yol kıyısına, açık otoparka çekip, şehri dolaşmaya çıktı.
İçine bir kez girebildiği, ortasında fıskiyeli havuzu olan “Merkez Kıraathanesi” yıkılmış, yerine otel yapılmıştı.
“Boyacılar içi”nden geçti. Ömründe ayakkabı boyatmak “nasip” olmayan, duvar dibinde sıra-sıra oturan boyacılar da yoktu.
Ali Dayı en başta, bacakları açık oturur, kıç arasına yastık ya da minder koyup pantolonu üstüne çekmiş, minderin bir bölümü de önünü kabartmış gibi görünürdü. Kendi bedenine göre küçücük, hasırla örülmüş oturak üstünde oturur, hiç müşterisiz kalmazdı.
Beş kuruşu olduğunda, sade simit aldığı, (“cimitli simit” altı kuruştu) simit fırını, yerli yerindeydi. Başını kara torbaya tıkıp, üçayaklı fotoğraf makinesiyle fotoğraf çeken fotoğrafçıyı da göremedi.
Nasrullah şadırvan’ından su içti. Mahkeme Altı Çarşısına girdi. Yanında yirmi gün çıraklık yaptığı berber Kâmil, Kastamonu’nun sayılı zenginlerinden Yeşiltaşlar, Yorgansız Hakkı’nın, dükkânında deri kırktığı “Uyanık”, Semerci Şükrü, Şevket Çavuş, Bakkal Kadir Gökten, Kahveci Muhittin Ağa, sürekli lacivert takım elbise, kumaş Kastamonu şapkası giyen tiftikçi Kâmil’i göremedi. Her yer değişmiş, çarşı sönüktü. Keserciler karşıya geçmiş, Metin Boyacıoğlu işi bırakmış, Bakkal Hakkılar yerli yerindeydi.
“Pır Hüseyin” de terk etmişti çarşıyı.
Bakırcılar Çarşısı’na uğrayıp, Kefeli yokuşundan geçecek kaleye çıkacaktı. Bakırcılar Çarşısına girdiğinde, bakırcı ustalarının çekiç seslerini duyamadı. Adı, “Bakırcılar Çarşısı” olsa da, dükkânların içi ve önündeki bakır kapların yerini soba ve soba boruları almıştı.
Yuvarlak başlı örste, bakır levhayı çekiçle döve-döve maşrapa yapan Hasan Usta’yı, bakır kapları kalaylayan Kalaycı “Şındıma”yı (Şındım Ağa) ve düğünlerde kimi zaman hep bir ağızdan, kimi zaman da en çok sarhoşlar tarafından söylenen “Silindi mi maşrapanın kalayı?” türküsünü anımsadı.
Belediye Bahçesindeki renkli balıkların oynaştığı havuz toprakla doldurulmuş, üstüne çimen ekilmişti. Kefeli’nin onarılmış durumunu daha yokuşun dibine gelir gelmez fark etti. Caminin giriş kapısına vardığında, yıkık dökük duvarları, tüm yapı ve kalıntılarıyla yıllardır merak ettiği harabenin, “Yakubağa Külliyesi” olduğunu öğrendi. Okulu, camisi aşevi, konukevi bir aradaydı.
Atabey Camisinin yanından geçip, kaleye çıktı, Kastamonu’ya “tepeden” baktı. Kirada oturdukları yıllarda özlemle baktığı görkemli konaklar yok olmuş, yerlerini çok katlı apartmanlar almıştı.
Ramazan ve önemli günlerde, kaleden top atarlardı. Topçu da taşınmıştı kaleden.
İnci Tepesine baktı. Evlerinin hemen üst yanındaydı. Tepenin tepesi, inci benzeri taşlarla doluydu. Denizin milyarlarca yılda yonta-yonta ufalttığı taşlar gibiydi. O tepeye sık-sık çıkar, o taşlarla oynardı.
Şehrin kuzeyinde, kayaların üstünde kurulu İsmail Bey Camisi ve külliyesi “taş gibi” yerli yerinde, şehir camiyi çok-çok öte geçmişti. Kara Çomak Deresi daha bakımlı görünüyordu. Çan Saati çevresi yeşillenmiş, şişe kırıklarından, küflü teneke atıklarından arınmış olmalıydı.
Mezarlıklarda, yer-yer Türk Bayrağı dalgalanıyordu.
Şehir çevresine dikilen çam fidanları tutmuş, kıraç görünümlü tepeler yemyeşil olmuştu.
Vakıf ve Kırk Çeşme semtlerinde önemli değişiklik olmamış, kendisinden başka yapı olmayan Süt Fabrikası, çevresi, zaman-zaman bahçelerinden elma başakladıkları Oluk Başı semti, oldukça gelişmişti. Stadyumun yanındaki su havuzunu göremedi. Kuzey-Kentten hiç haberi yoktu.
Bu şehir, bakmakla doyulmaz, gezmekle bitmez, öğretmenini de bulmalı, hasret gidermeli, içini dökmeli, elini öpüp “şükran” borcunu ödemeliydi. Sordu soruşturdu, öğretmenini buldu. Sarmaş dolaş oldular. Nasrullah Parkı çay bahçesine oturup konuştu, hanları, kaleyi gözledi, güvercinleri izlediler.
Fevzi geçmiş günlerden söz etti: “Öğretmenim” dedi, “yoksulduk. Ne doğru dürüst ayakkabım lastiğim ne de önlüğüm pantolonum vardı. Köyden şehre inmiş olsak ta yaşantımız değişmemişti. Utancımdan okula gelemezdim. Haber yolladınız, korkudan yine gelemedim. Nasıl güven verdiyseniz okula geldim. Baş başa kaldığımız bir gün: ‘Bak oğlum. Ara sıra okula gel, diplomanı vereyim. İleride lâzım olur’ dediniz. Ben de ara sıra okula geldim. Sayenizde, kalemim, defterim, giyeceklerim de oldu. Diplomamı verdiniz. O diplomayı alamasaydım, İstanbul’a gitmeğe cesaret edemezdim.”
Öğretmeni, olanları anımsayamadı. Muhabbeti bozmak ta istemedi. Fevzi; içini boşaltmak istercesine anlatımını sürdürdü: “İlkokulu bitirdikten sonra, bir iki yıl Bakırcılar Çarşısında Aşçı Şevket’in yanında çalıştım. Kazandığım para ev geçindirmezdi. Benden önce İstanbul’a giden tanıdıkların önerisiyle İstanbul’a gittim. Zeytinburnu’nda deri atölyesinde işe girdim. Param yine yetmiyordu. İş çıkışı, her gün önünden gelip geçtiğim, tanıştığım mobilyacının yanında çalıştım. Ortalığı silip süpürüyor, koltuk kanepe taşıyordum.
Biriktirdiğim paralarla, Trakya yakasından, İstanbul’un en kıyısından kıraç bir tarla aldım. Bir iki yıl sonra, büyükçe bir temel atıp, zemin katın bir köşesine yerleştim. Dolmuş gelmez, yollar çamur, elektriği yoktu. Suyumuzu beş yüz metre ötedeki köyün çeşmesinden alıyorduk. Kiradan kurtulmuştum.
Kısa sürede İstanbul, geldi benim eve dayandı. Çevreye yapılan evlere mobilya ve beyaz eşya gerekliydi. Mobilyacı yanında çalıştığımda işi öğrenmiştim. Zemin katın bir bölümüne mobilya ve beyaz eşya koydum. Bir köşesine de bakkal açtım. İki yıl sonra, ikinci katı çıktım. Belediye ve maliye adamlarıyla aram iyiydi.
Alt katı mobilya mağazası yaptım. Mobilyacılığın yanında, tarla aldım, ev yapıp sattım. Allaha şükür işim iyi. Diplomanız yazıhanemin duvarında asılı. İstanbul’a geldiğinizde beklerim.” dedi, kartını verdi. Öğretmeni konuk etmek istedi, akşama köyünde olması gerektiğini, muhtarla, yaptıracağı bölge okulunun yerini belirleyeceklerini, ertesi gün İstanbul’a döneceğini belirtti. Kolu kırmızı bantlı, KSK görevlisine, park ücretini ödedi, arabasına binip gitti.
Fevzi’nin Öğretmeni; İstanbul’a gittiği, işinin erken bittiği gün; sorup soruşturdu, önce semtini sonra iş yerini buldu. Araştırma sırasında bir meslektaşıyla tanıştı. Tanıştığı öğretmen, Fevzi’nin çocuklarına özel ders verdiğini, maaşından fazla ücret aldığını, Fevzi’nin oldukça varlıklı olduğunu anlattı.
Öğretmeni, Fevzi’yi ve mağazasını buldu. Fevzi, hoş beş etti, öğretmenine hal hatır sordu, çerçeveletip duvara astığı diplomasını gururlanarak gösterdi.
Ozan diplomayı; yazı ve imzasından tanıdı. Fevzi, müşterisiz kaldığında, öğretmeniyle ilgilendi, işçisine mağazasını gezdirtti. Genişçe bir asansörle inip çıkılan beş katlı, dört daireli apartmanın tamamı beyaz eşya ve mobilya doluydu.
Fikri Uzun -Mart 2008

