Nazım Hikmet

30/5/2008 · Kategori: Inceleme

Nazım Hikmet

Yeşil Elmalar


“Yeşil Elmalar” adı ilk kez, Akşam gazetesinde 4 Nisan 1936 tarihli ilanla duyuldu. Tam on dört gün sürmüştü Nazım Hikmet’in “pek yakında neşriyatına başlanacak ilk romanı”nın ilanı. Hatta, dönemin ünlü karikatür ustası Cemal Nadir’in 17 Nisan tarihli “Bay Amca” köşesindeki çizgiler de “Yeşil Elmalar”ı konu almıştı. Tefrika, 18 Nisan 1936 tarihinde göründü Akşam’ın sayfalarında, 73 sayı sürdü ve 30 Haziran 1936’da sonlandı. Aynı yıl İnkilap Kitapevi’nin “Yerli Romanlar” serisinde kitaplaştırılan “Yeşil Elmalar”, farklı yayınevleri tarafından birkaç kez yayınlandı, ama ilgi bulduğu söylenemez. Hatta yazarın böyle bir roman yazdığını bilenlerin sayısı bile pek azdır Türkiye’de. Oysa, çok eğlenceli bir hikayesi var “Yeşil Elmalar”ın.

İstanbul’dan Yeni Gine’ye
“Yeşil Elmalar”, Pınar yayınevince yapılan 1965 tarihli baskısının Ş.H. imzalı önsözünde şu cümlelerle tanıtılmıştı; “Olayları İstanbul’da ve Yeni Gine’de geçen bu cinayet ve macera romanının İstanbul’da geçen heyecanlı sahnelerinden sonra, romancı bizi sömürge memleketlerin egzotik hayatile yakından temasa getiriyor. Sonsuz bir servete kavuşmak hırsı içinde yanıp tutuşan altın arayıcılarının yerli sömürge halkına karşı giriştikleri ölüm kalım mücadeleleriyle, Göksel’in kişiliğinde canlandırılan o günün iş adamı, hiç bir ahlak kuralını tanımayan, daha doğrusu ahlak anlayışı menfaat münasebetlerinin dar çerçevesi içine sıkıştırılan iş adamı arasında içten ve gizli bir bağ vardır. Bu özellikleri anlatan sayfalar insana Rönesans devri Avrupası’nda altın aramak için memleket fethine çıkan maceracı ilk İspanyol “conquistador”larını hatırlatıyor. Türkiye’de –küçük çapta da olsa- kapitalizmin gelişmeğe başladığı yıllarda ortaya çıkan iş adamı tipinin ilk taslağını çizen bu roman çeşidi, ne yazık ki, Nazım Hikmet’ten sonra devam etmemiştir.”

Romanın muhteviyatını kısaca özetleyen bu cümlelerde yanlış bir şey yok, ancak anlaşıldığı kadarıyla, Nazım’ın kişiliği, şiirleri ve siyasi fikirleri, onun basit bir macera romanı yazdığını söylemeyi engelliyor ve romanın alt temalarından birine, ahlaksız iş adamı tipine dikkat çekiliyor. Elbette Nazım bir çok yerde ideolojisine uygun ifadeler kullanıyor, hikayenin mekanına uygun biçimde sömürü ve sömürülenler hakkında cümleler sıkıştırıyor araya. Ancak yazarken kendisinin de çok eğlendiği hemen fark edilen “Yeşil Elmalar”a siyasi bir kılıf geçirmek zor doğrusu.

II.Meşrutiyet öncesinde başlıyor hikaye. Tesadüfler, talihsizlikler, insani zaaflar birbirini kovalıyor, Göksel, Hüseyin ve Muhtar Güyan’da kürek cezasına çarptırılmış buluyorlar kendilerini. Güyan cehennemini şöyle canlandırmış Nazım; “Güneşi göremezsiniz. Ağaçların tepesinden gök görünmez ki, güneş görünsün. Orman ebedi, korkunç bir alacakaranlık içindedir. Güyan ormanlarında çimen bitmez. İz yoktur”.... Ve o cehennemde yaşayanlar, yani mahkumlar; “her dokunuşlarında çıplak vücutlarını yakan ateş kamışlarına ve kırmızı karıncaların hücumlarına rağmen yaşıyorlardı hala. Elbiseleri parça parça oldu. Nihayyet çıplak kaldılar. Barındıkları yere yakın iki limon ağacı vardı. Fakat dallarda limonlar tükenince, bataklığın suyunu içer oldular. Artık sıtma girmişti kanlarına. Sıtma, o akrepten, yılandan, kırmızı karınca ve ateş kamışlarından daha korkunç düşman almıştı onları ellerine. Nöbetleri sıklaştı, sıklaştı ve bir sabah Messabro, küreğin en kuvvetli vücudu, dişlerini birbirine çarparak ve toprağın üstünde çırılçıplak debelenerek can verdi.”

Hikayenin heyecan ve gerilimi, mahkumların Güyan’dan kaçıp altın aramak amacıyla Yeni Gine’ye yerleşmeleri ile tırmanıyor. Üç arkadaş zengin bir altın madenine rastlıyor, büyük bir servet yapıyor, ancak geriye dönerken Göksel ve Hüseyin hastalanan Muhtar’ı kaderine terk ediyorlar. Göksel, İstanbul’a dönünce Muhtar’ın –olup bitenlerden habersiz- kızı Ayşe ile evlenecek, ne var ki kısa sürede birbirinden öldüresiye nefret eder hale gelecekler, Ayşe’yi Halit Cemil adlı dürüst bir genç kurtaracaktır Göksel’in işkencelerinden.

Oryantalist söylem, karşı söylem
Romanın bundan sonraki bölümleri Ayşe ve Halit Cemil’in, Ayşe’nin babası Muhtar’ı bulmak için Yeni Gine’ye yaptıkları seyahate ve Gine’nin egzotik atmosferinde geçen macera dolu günlere ayrılmış. Büyüler, kabileler, kabile şefleri, yabani hayvanlar, balta girmemiş ormanlar, erkeklerin çok eşliliği, gizli cemiyetler, kısaca o dönem okuyucusunun bir macera romanında görmek istediği her şey var “Yeşil Elmalar”da. Özellikle oryantalizmin fethedilecek o uzak diyarlarda varlığını vaat ettiği “huri”leri çok çarpıcı cümlelerle canlandırmış Nazım Hikmet. Hikayesine cahil, çocuksu, her an kandırılmaya hazır, birbirlerinin etini yemekten hoşlanan insanlar olarak kattığı yerli halkı sık sık da “vahşi” ya da “yamyam” sözcükleri ile niteleyerek bizi şaşırtan Nazım, tam bu emperyal söyleme kapılıp gittiğini sandığımız bir anda sözü “medeniyet”e getirip siyasi mesajlarını –dolaylı yoldan- yolluyor okuyucusuna; “insan eti yemenin kötülüğünü nasıl, hangi bakımdan anlatalım! İnsan eti yemenin kötü bir şey olduğunu anlatmadan önce, insan öldürmenin kötülüğünü söylemek lazım. Bunu hangi beyaz insan söyleyebilir! Biz beyazlar birbirimizi vahşilerden çok öldürmüyor muyuz?”

Ayşe ve Halit Cemil, bu tarz anlatılardaki “ritüellerin” hemen hepsini eksiksiz yerine getirdikten sonra, bir kabilede büyücülük yapıp o kabilenin reisliğine kadar yükselen Muhtar’ı buluyorlar. Romanın sonunda sıkıldığı anlaşılan Nazım, bu karşılaşmanın akabinde olayları hızlı bir akış içerisinde özetliyor ve yaban ellerdeki üç Türk sağ salim İstanbul’a dönüyorlar...

“Yeşil elmaları”, o dönemde yaygınlaşan seyahat kitapları ve bu kitaplara duyulan ilgiyle birlikte ele almak gerekir. Siyah beyaz Hollywood filmlerindeki egzotik doğu yolculukların ya da Tarzan filmlerinin yarattığı şaşkınlığın rolünü de azımsamıyorum elbette... Zaten Nazım da romanın bir yerinde Hollywood’a bir gönderme yapıyor. Doğu’ya, Uzak Doğu’ya, Afrika’ya gitmenin çok zor olduğu bir devrin düş gücüne hitap ediyordu bu anlatılar. Gidilmesi imkansız topraklarda kendilerinin yaşamalarının mümkün olmayan maceraları kovalamak isteğiyle edebiyata başvurulduğu, uzak diyarların egzotik atmosferinin romanlar ve filmler aracılığıyla teneffüs edildiği, dünyanın keşfedilmemiş bir karış yer kalmayacak kadar küçülmediği ve bu nedenle insanların hala hayal kurabildiği belki çocuksu ama bugüne göre kuşkusuz çok daha heyecan ve umut dolu günlerde yazılmıştı Yeşil Elmalar. “Aslında bazı edebiyat kuramlarına göre bu, Bangkok’ta başıboş dolaşmaktan daha da gerçekçiydi” diyor Terry Eagleton.

A. Ömer Türkeş

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »