Nasıl Yazar Oldum? / Emin ÖZDEMİR

19/6/2007 ·

Nasıl Yazar Oldum? / Emin ÖZDEMİR

Kategori: Otobiyografi

 

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

 

 

Emin Özdemir
Nasıl Yazar Oldum?(*)

Yazıyla tanıştığım ilk günleri anımsıyorum. Okumayı söktüğüm, harfleri birbiriyle çatıp sözcükler, sözcüklerden tümceler ürettiğim günleri... Doğduğum köyde, yokluğun ve yoksulluğun içinde yitip gitmiş Eğin'in bir gurbetçi köyünde, başlamıştım okula. O güne değin kitap olarak bir Kuran'ı görmüştüm, bir de Darendeli gezici çerçilerin katır sırtında getirip sattıkları Kan Kalesi, Battal Gazi, Kesik Baş, Hayber Kalesi Cengi türünden dinsel içerikli öyküleri. Bundan olacak besbelli, yazılı ve basılı her şeyde kutsal, gizemli bir yan varmış gibi geliyordu bana. Korkunun, ürkünün ağır bastığı bir duyguyla yaklaşıyordum onlara.

Alfabeden okuma kitabına geçtikten sonra da bu duygum değişmemişti. Kitaptaki parçaların, öykülerin, şiirlerin insan elinden çıktığını düşünemiyordum. Hele resimler, resimlerdeki çocuklar... Bizlere benzemiyordu hiçbiri. Bakımlı, pırıl pırıl, güler yüzlü çocuklardı bunlar. Bizim dünyamızdan olamazlardı.

Köy enstitüsüne girince kitaplar arasında bulmuştum kendimi. Enstitülerde kitabın yeri ekmekten önce gelirdi. Esat Mahmut Karakurt, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu derken Balzac'ların, Hugo'ların, Dostoyevski'lerin, Çehov'ların dünyasına uzanmıştım. Yazının insan yaratısı bir güç olduğunu öğrendim. İnsanı ve toplumu değiştiren bir güç.

Nereden geliyordu yazının gücü? Okudukça, bir kitaptan ötekisine geçtikçe bu sorunun üzerinde düşünmeye başladım. Gorki'nin o ünlü üçlemesini, Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim'i okurken sınırlı da olsa bu sorunun yanıtını bulmuş gibiydim: İnsan gerçeğini, acıları, çekileri, umutları, sevgileri yansıtıyordu yazı. Sonra bir başka Gorki'yi, Balkanların Gorki'si sayılan Panait İstirati'yle tanıştım. Baraganın Dikenleri, Kodin, Sokak Kızı, Angel Dayı, Arkadaş, Kira Kiralina bulduğum yanıtı boyutlandırıp pekiştirmişti.

İ. Silone'nin bir sözü vardır: "İnsan yaşamı iki döneme ayrılır: Şiir ve düzyazı... on sekiz yaşına değin her insan bir ozandır." Doğru bir söz bu. Ben de şiir yazmayı deniyordum. O yıllarda Köy Enstitüleri dergisi yayımlanıyordu. Türkçe öğretmenimiz beğendiği üç şiirimi bu dergiye göndermişti: ancak hiçbiri yayımlanmadı.

Köy öğretmenliği yıllarımda düzyazıya yöneldim. Köy yaşamından, bu yaşamın ilkel koşulları içinde köylülerin ezilmişliğini yansıtan öyküler yazıyordum. Danışacak, yazdıklarımı tartışacak kimse yoktu çevremde. Varlık dergisine aboneydim. Dergide yayımlanan öykülerle kendi yazdıklarımı karşılaştırıyor, beğenmiyordum yazdıklarımı. Yırtıp atıyordum sonunda.

Varlık dergisi bir sormaca düzenlemişti okurları arasında. "Varlık'ı nasıl buluyorsunuz? Dergide hangi türden yazıların yer almasını istiyorsunuz" türünden sorular içeriyordu bu sormaca. Ben de katıldım. Yanıtlarım Yaşar Nabi Nayır'ın dikkatini çekmiş. Beni yüreklendiren ve yazmaya yönlendiren bir mektup aldım ondan. "Çevrenizdeki sorunlarla ilgili, kısa, gözleme dayalı notlar yazın, bize gönderin" diyordu. Bu tür notlarla Varlık'ın "Köyden Sesler" sayfasında başladı yazma serüvenim.

Gazi Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girmiştim. Buradaki öğrencilik yıllarımda da bırakmadım yazmayı. Köy ve köylü sorunları üzerinde odaklaşan yazılardı bunlar. Varlık, Pazar Postası ve Kaynak dergilerinde yayımlanıyordu. "Yayımlandığına göre demek ki yazılarım beğeniliyor, belli bir düzeyi var diye düşünüyordum. Mustafa Nihat Özön'ün bir dersinde altüst olmuştu bu düşüncem. Derste Ahmet Haşim ve Falih Rıfkı Atay'dan seçilmiş parçalar üzerinde dil ve anlatım çalışmaları yapıyorduk: Bir yazarın söylemine özgünlük kazandıran yönler nelerdir? Neye bağlıdır bu sorusuna gelip dayanmıştı söz.

Mustafa Nihat Özön, soruyu metinlerden seçtiği kimi örneklerle somutlandıktan sonra şöyle demişti: "Bakın, bir yazarın söylemindeki özgünlük, genel dilden ve kalıplardan uzaklaşma ustalığına ve ölçüsüne bağlıdır. Yazma, sözcüklerin kabuğunu kırma,onlara yeni boyutlar kazandırmaktır."

Düzyazısal denemelerin yanı sıra şiir yazmayı da sürdürüyordum. Şiirlerimden bir ikisi Varlık'ta, Varlık'ın şiir yıllıklarında yayımlanmıştı. Bunlardan birini, benim olduğunu söylemeden, yargılarının doğruluğuna inandığım Mustafa Nihat Özön'e göstermiş, düşüncelerini öğrenmek istemiştim. Okudukça alaysamalı bir anlatım gelip oturmuştu yüzüne. Sonunda şöyle demişti: "Bu şiiri kim yazmışsa kafa ishaline tutulmuş. Böyle altı ıslak, aşınmış sözlerle şiir yazılmaz. Şiir sözcükleri damıtmayı gerektirir."

Şiir yazmayı bıraktım o günden sonra. İyi ki bıraktım. Özgünlükten yoksun, sıradanlığın sınırları içinde sıkışıp kalmış bir ozan yerine gerçek bir şiir okuru olmaya yöneldi.

Amerika'daki öğrenimimin konu alanı da yazmaya yönelikti. "Değişik düzeylere göre metin yazma ve geliştirme yöntemleri" üzerine eğitim gördüm. Dönüşte Ordu okuma yazma ve halk kitapları hazırlama projesine katıldım. Genel dilin kullanım sıklığı yüksek sözcüklerle öğretici boyutlu küçük öykücükler hazırlıyorduk bu projede. Bu çalışma benim için dilin değişik düzlemlerini, kalıplarını tanıma bakımından ilginç bir deneyim oldu.

Yazının iki ana yatağı vardı: Kurmacasal ve öğretici. Ben öğretici boyutlu yazmayı seçtim. Bu arada Ülkü Tamer'in yönetimindeki Milliyet Çocuk dergisine kurmacasal nitelikli yazılar da yazdım. Bunların bir bölümü Milliyet Çocuk Kitapları dizisi içinde yayımlanan Bizler Büyüyünce adlı çocuk romanını oluşturdu. Bir bölümü de Öykülerle Atasözleri adıyla Remzi Kitabevi'nce basıldı.

Şunu söylemekte yarar var. Benim yazma eylemimi yönlendiren öğretmenliğim oldu büyük ölçüde. İlkokuldan üniversiteye değin öğretim kurumlarımızın her aşamasında çalıştım. Şunun ayırdına vardım: Bizde anadili öğretimi sözcüğün gerçek anlamıyla çağdışı. Liseyi bitiren bir öğrenci hem sözlü anlatım hem yazılı anlatım yönünden tam bir kekemelik içinde. Neyi, nasıl anlatacağını bilmiyor. Öte yandan öğretmenlerin donanımı da yetersiz. Ne kadar yararlı oldu ya da olmadı orasını bilemem, geleneksel ders kitabı söyleminden uzak, deneme tadında bir dizi kitap yazdım: Anlatım Sanatı, Okuma Sanatı, Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı, Eleştirel Okuma, Okuma ve Metin İnceleme Yöntemleri, Türkçe Öğretimi, Dil ve Edebiyat Öğretimi... gibi.

Özellikle üniversitedeki öğretmenliğimde beni üzerinde düşündüren yönlerden biri de şu olmuştu: Öğrenciler kavramları, bunları karşılayan terimleri yanlış kullanıyor ya da birbiriyle karıştırıyorlar. Bu durum yazın ortamımız için de böyle. Öyleyse kavramları içeren, bunları tarihsel, toplumsal ve kullanımsal bağlamları içinde ele alan yapıtlara gereksinim vardı. Ne denli başardım ya da başaramadım, bir şey söyleyemem. Türk ve Dünya Edebiyatı-Kavramlar/Kuramlar/Yönelimler/Yazınsal Türler, Edebiyat Bilgileri Sözlüğü adlı yapıtlarım böyle bir gereksinimden doğdu.

Söyleme bile fazla yazının ana özdeği dildir. Düşüncenin açık seçik anlatımı anadilin öz değerlerini kullanmayı gerektirir. Bir açıkoturumda bu savı vurgulamıştım. Dinleyenler arasında o zamanki (1965) Türk Dil Kurumu'nun Genel Yazmanı Ömer Asım Aksoy da varmış. Türk Dili dergisinde yazmamı önerdi bana. Dil devrimine, Türkçenin özleştirilmesine yöneltilen suçlayıcı yazıları okuyor, bunlara yanıtlar hazırlıyordum. Kimler yoktu ki bunların arasında, Faruk Timurtaş'tan Ahmet Kabaklı'ya; Adnan Ötügen'den Muharrem Ergin'e değin adlarının başında Prof. sanını taşıyan ya da taşımayan bir sürü ad.

Türk Dili dergisinde yazdığım savunu yazılarını önceleri TDK, daha sonra Kıvanç Demir takma adıyla yayımlamıştım. Bir bölümünde de kendi adımı kullandım. Salt savunu yazıları değildi yazdıklarım. Savunu boyutunun yanı sıra yazınsal ve bilimsel söylemin dille ilişkisini gösteren betimleyici açıklamalar içerirdi. Dil ve Yazar, Öz Türkçe Üzerine, Dil Devrimimiz, Erdemin Başı Dil, Terim Hazırlama Kılavuzu adlı yapıtlarım Türkçenin özleştirilmesi ve geliştirilmesi savaşımının ürünleridir.

Türk Dili dergisinde yazdıklarımla kan bağı olan bir dizi yazı da Adnan Benk'in yönettiği Çağdaş Eleştiri dergisinde yazdım. Bu yazılarda da özellikle dilin kullanımı, sözcüklerin anlamsal boyutları, yazınsal ve bilimsel söylemin özellikleri üzerinde durdum. Bunların bir bölümü önümüzdeki aylarda Türkçe'nin Geri Vitesi-Dil Yazıları adıyla Bilgi Yayınları arasında yayımlanacaktır.

Dediğim gibi yazmak, sözcüklerin kabuğunu kırmak, onlara anlamsal ve çağrımsal boyutlar kazandırmaktır. İster kurmacasal olsun, ister bilgilendirici yazının başarısı da buna bağlıdır büyük ölçüde...


* Okumaya yeni yeni ısındığım dönemlerde Emin Özdemir'ın o zaman Varlık yaınlarından çıkan Yazma Sanatı ve Okuma Sanatı adlı kitaplarını büyük bir zevkle okumuştum. Emin Özdemir'in yukarıda verilen yazısını yenisayfa.com setesinde görünce sitemize almak istedim.

 

aDaNaSaNaT

06:13 - 2006-4-5

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »