Erdoğan'ın Psiko-biyografisi

16/7/2007 ·

Erdoğan'ın psiko-biyografisi

Cemal Dindar'dan Erdoğan'ın psiko-biyografisi: Güçlüye bi'at, güçsüze öfke.

RECEP Tayyip Erdoğan'ı ilk kez, -hangi seçimlerdi yılını pek hatırlamıyorum ama- bir seçim otobüsünün üzerinde, Gaziosmanpaşa Pazariçi semtinde görmüştüm. Tayyip Erdoğan, o zamanlar Refah Partisi İstanbul il başkanıydı. Ve tabii ki Milli Görüşçüydü. O zamana kadar Necmettin Erbakan'm asla sözünden çıkmayan Erdoğan, daha sonra Refah Partisi'nin adayı oldu ve Türkiye'nin en büyük şehri İstanbul'un belediye başkanlığı koltuğuna oturdu. Ardından, 'Aksaçlılar' olarak adlandırılan Milli Selamet kadrolarıyla arasının bozulmasından sonra bambaşka bir Recep Tayyip Erdoğan'la karşılaştık.

Artık, kendisinin değiştiğini söylüyor, ABD ziyaretinden sonra Avrupalı liderlerle görüşüyor, kendisine de Cüneyt Zapsu eşlik ediyordu. Fakat bu arada 28 Şubat olmuş ve siyaset yeniden şekillenmeye başlamıştı... O da 'şekil' değiştirdi. Ve sonunda başbakan oldu. Şimdi yine bir kutuplaşmanın birinci aktörü.

Ama bu sefer Tayyip Erdoğan'ın yandaşları çok değişti. Artık Amerikan ve Avrupa yöneticileri, ülkemizde yaşayan liberaller ve hatta biraz zorlarsak sosyal demokratların bir kısmı bile Tayyip'in en büyük destekçisi durumunda...
İşte psikiyatrist Cemal Dindar, Telos Kitabeui'nden çıkan "Bi'at ve Öflce" kitabında Recep Tayyip Erdoğan'ın kişisel öyküsünü, siyasal dönüşümlerini aile öyküsüyle birlikte bizlere sunuyor. Kendisiyle Tayyip Erdoğan'ın bu psikobiyografisini konuştuk...

Tayyip Erdoğan'ın aile öyküsünün siyasi kişiliğine etkisi nedir?


Kitapta temellendirdiğim temel tezlerden biri şu, Erdoğan'ın soytarihi ile siyaset yapma biçimi arasında derin bağlar var. Genel olarak batağımızda bu aile öyküsünde ana renklerden biri şiddetli baba-oğul çatışmalarıdır. Erdoğan ailesinin bilinen ilk atası Bakatoğlu Ahmet. Yaşadığı dönem 19. yüzyılın başlarıdır ve kendi oğlun-ca öldürülüyor. Ata katli, bir aile tarihi için yükü ağır ve zedeleyici olayların başında geliyor.

Sonrasında her kuşak bu bu travmayı onarma çabasına giriyor. Her kuşakta Ahmet adını taşıyan birkaç torun var. Bir nevi katledilmiş atayı diriltme gayretidir bu durum. En son Tayyip Bey'in kızı Esra doğum yapıyor. Çocuğa verilen isim hiç de şaşırtıcı değil, Ahmet Akif. Dahası Tayyip Bey'in babasının adı da Ahmet ve Ahmet Re-is'in çocuklarını tavana asarak cezalandırma yöntemleri uyguladığı biliniyor. Oğlunu tavana asarak cezalandırmak! Acı, fakat tavana asan Ahmet Reis mi, yoksa oğlunca katledilmiş Bakatoğlu Ahmet, bir başka Ahmet'in şahsında öç mü alıyor, belli değil. Yıllar sonra, Siirt konuşması nedeniyle 4 aylık mahkûmiyet alan Tayyip Bey bunu, büyük bir ölçüsüzlükle Adnan Menderes'in idam edilmesiyle kıyaslıyor.

Bir başka örnek, başbakana adını veren dede Tayyip'in öyküsü. Kendisi köy meydanındaki cami arazisi tartışmasında köylülerce öldürülüyor. Torun Tayyip, Belediye Başkanlığı döneminde Taksim'e ille de cami diye tutturuyor. Tüm bunların özeti, Türkiye'de toplumsal sürecin dayattığı çerçeve ile Tayyip Bey'in kişisel öyküsünün dertleri çakışıyor, denk düşüyor ve muhtar bile olamaz denilmesine rağmen kısa sürede başbakan oluyor.

28 Şubat'ın İslami kesim üzerinde etkileri nasıl oldu? Bir de bu 28 Şubat süreci nasıl oldu da Erdoğan'ın siyasal olarak başarılı olmasının zeminini hazırladı?


Çok açık. 28 Şubat süreci İslami çevreler için bir yanılsamayı yıktı. O zamana kadar anayol İslami siyaset için temel ideolojik kabul neydi? Devletin kendiliğinden iyiliği. Bu kabul çöktü. Büyük harfle Devlet, uzun zamandır ilk kez, öncelikli tehlike irticadır, dedi. Bunu demekle de kalmadı ideolojik ve zor aygıtlarıyla bu kadroların üzerine yürüdü. Yani, Devlet, baba ise, bu kadrolar ya babasız kaldılar ya da cezalandırıcı baba ile tanıştılar. Şaşırtıcı değil, o ana kadar 'iyi Devlet'in temsilcisi ve İslami çevreler için "siyasal baba" olan Erbakan da güçten düşürüldü. Özellikle sağ siyasette kadrolaşma lider ve ötekiler, lider ve bi'at edenler şeklindedir. Güçten düşürülmüşe bi'at etmeye devam etmekse, bu ilişkinin doğasına aykırı. Yani 2002 seçimlerine değin Tayyip Bey ve çevresinin siyaset yapma biçimine bakarsak, yeni bi'at kanallarını zorlama süreci olarak da okuyabiliriz. Sözkonusu dönemde Erbakan Hoca'nın Tayyip Bey'e "yeni muhitiniz hayırlı olsun" demesi tam da bu okumaya uymaktadır.

Yani yeni yol arayışlarına mı giriyorlar sizce?

Evet, hem Tayyip Erdoğan hem diğer kadrolar.. Ne demişti bir söyleşisinde Bülent Arınç? Beni 28 Şubat AB'ci yaptı. AKP kadrolarının büyük bölümü için doğrudur bu. Hapisten çıktığında, Tayyip Bey'in görüşme ve seyahat trafiğini anımsayın. Bir yandan sermaye gruplarıyla ardı ardına yapılan toplantılar, bir yandan yurtdışı seyahatleri... Şimdi fotoğrafı daha açık görebiliyoruz. 28 Şubat süreci, Erdoğan'ın iktidara yürüyüşünün zeminini hazırlarken, Erbakan'ın siyaseten katledilmesiyle sonuçlanmıştır. Hoca, sadece, "Sen de mi Tayyip... sen de mi Bülent... sen de mi Abdullah" diyebilmiştir.

Bir dönem ABD ve AB ülkelerine sık sık yaptığı geziler var…

Karikatürize edersek, şöyle bir sürece tanıklık ettik; AKP ne zaman iç siyasette bir tıkanıklık yaşasa Tayip Bey hemen bir yurtdışı güzellemesine koşuyordu. ‘Evde’ yapması gereken açıklamaları hemen hep ‘havada’, uçakta yapıyordu. Tüm racon kesme hallerine rağmen, bir öfke ve kaçış siyasetidir. Öfkesi de bi’at edilene değil, kendisine bel bağlamış olanlara yoksullara oldu. Beklenen de budur.

Tayyip Erdoğan üzerine yazanlar hep Kasımpaşalılığını öne çıkartırlar. Çocukluktan gelen bu semt kültürü yeni muhitte nasıl ifade edildi?

28 Şubat'ı izleyen dönemde Refah Partisi kapatılmış, Fazilet Partisi yerine monte edilecek, fakat bir yandan da AKP'nin kurulmasına dair ortam hazırlanıyor, medyada Erdoğan güzellemeleri başlamış...

Tam o süreçte Esat Coşan aracılığıyla Erbakan-Erdo-ğan görüşmesi ayarlanıyor. Görüşme, İslami siyasete epey aykırı bir çerçevede yapıldığı için de sonuç vermiyor. Nedir o çerçeve? Baba ile oğul'un eşitlenmesi. O görüşmeden geriye Hoca'nın müthiş bir durum tasviri kalıyor. Tayyip Bey'e "yeni muhitiniz hayırlı olsun" diyor. "Ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim" diyecek olan Erdoğan'ın yeni muhitini tam da serbest piyasa pazarında aramak lazım. İslami siyasette, Milİi Görüş geleneğinin retoriğinde 'adil düzen' gibi kavramlarla giden ve yoksullarla buluşan bir dil vardır.

Yeni muhit vurgusu, bir de bu dilin terk edildiğine işaret etmek içindir. Tayyip Bey'in söyleminde bu dil terk edildiğinde geriye ne kalır? Bilgiyle ilişkisini kendi zihinsel serüveniyle, birikimiyle değil de öteden beri danışmanlarıyla yürütmüş biri için bu sorunun cevabını kendisini epey desteklemiş olan Cüneyt Ülsever vermişti: Racon kesme metodolojisi. Yani, yeni muhitte, Tayyip Bey'in söylemi deyim yerindeyse aslına rücu etti.

Hâlâ bir rüştünü ispatlama sorunu yok mu?

Var ve bu kronik bir dert olarak Türkiye siyasetinde devam edecek gibi duruyor. Kanımca, AKP'nin bu rüşt sorununun varlığını kabullenmek, tarif etmek ve aşmaya çalışmak yerine baştan yadsıması en önemli siyasal hatalardan biri oldu. Bu yadsımanın en önemli parçası, AKP'nin ve dolayısıyla Tayyip Bey'in siyasal geleceğini AB sürecine bağlamasıdır. Oysa bir dış dinamiğe bi'at düzeyinde bağlanmanın ev içinde iktidar olmaya yetmediğini net bir şekilde hepimiz gördük.

Bir şeyi daha gördük, Tayyip Bey ve partisi yakın dönemde Türk siyasetinin üzerinde biçimlendiği her türlü değer ve simgeye karşı hep ikircikli bir tutum aldı... Açtığı hemen her tartışmada bu rüşt sorunu ile karşılaştı ve yapboz tatsızlığıyla konuyu kapattı. Milliyetçilik tartışmasında öyle oldu... Başörtüsü tartışmasında öyle oldu...

RÖPORTAJ: HÜSEYİN EROĞLU/BİRGÜN

 

http://www.gercekgundem.com/?p=74533

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »