Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1
27/6/2007 ·
Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1
|
| İLÜSTRASYON: MUAMMER OLCAY |
27/06/2007 (558 kişi okudu)
ÖZDEM SANBERK (Arşivi)
Din, mezhep, töre ve cemaat tekelleri aşılmalı
Akılcılık ve inanç dünyası: Çağdaş uygarlık akla ve akılcı eyleme, aynı zamanda bireyin evrensel haklarının tanınmasına dayanır. Laiklik bireyin evrensel haklarının ayrılmaz bir parçasıdır. Modern bir toplum kendi kontrolünü kendi koyduğu hukuk kurallarıyla kendi elinde tutabilen bir toplumdur. Dinler, gelenekler, inançlar ve mukaddes kavramlar ise insanlık tarihinde her zaman varolmuş, halen varolan ve bundan sonra da varolacak toplumsal gerçeklerdir. Demokratik modern toplumlarda her bireyin veya birey gruplarının dindar bir yaşam sürdürme hakkı reddedilemez. Ancak dinler, mezhepler, gelenekler ve töreler bireylerin temel haklarını tarif etmez. İnsanlığı tek bir bütün halinde ilahi bir iradeye, bir cemaatin veya bir törenin kurallarına tabi kılar. Çağdaş uygarlık ise her bir bireyi, münferit eşit yurttaşlar olarak ortak hukuk kurallarına, yani 'Hukuk Devleti'ne tabi kılar. Modern bir toplumda bireyin devletle ilişkisini hukuk kuralları düzenler. Din, mezhep, gelenek veya cemaat temelindeki toplumlarda bireyle cemaat arasındaki ilişkiler din, mezhep, töre veya cemaat kurallarının tekelindedir. 21'inci yüzyılda, çağdaş uygarlığın olmazsa olmaz koşulu, hukukun üstünlüğü temelinde birey odaklı çoğulcu demokrasidir.
Çağdaşlaşma Cumhuriyetimizin temel ilkesi: Çağdaş uygarlığı yakalama ve onun üzerine çıkma, yani modernleşme, Cumhuriyetimizin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk'ün bize emanet ettiği temel hedeflerin başında gelir. Çoğulcu çağdaş demokrasiye erişilmesi yönünde ülkemizde atılan adımların ve yapılan reformların meşruiyeti Cumhuriyetimizin kurucu öğelerinin temellerinde yatar. Bu öğeler tekil devlet, bağımsızlık, egemenlik, yurttaşlık kavramı, kadın erkek eşitliği ve laiklik gibi ilkelerdir. Çağdaşlaşma ve modernleşmeyi kurucu unsurları arasında görmeyen bir Türkiye, bilim ve teknolojide hamle yapamaz, sürdürülebilir kalkınmayı yakalayamaz ve içinde yaşadığımız yüzyılın güçlü ve insan onuruna öncelik veren adaletli ve saygın devletleri arasında yer alamaz.
Kırılma
Bugün Türkiye'de liberal akımlar ülke koşullarını, demokratik Batılı kurumların koşullarını göz önüne alarak değiştirmeği savunmakta ve ülkemizin yüzünü Batı'ya dönük tutmak istiyor. Buna mukabil muhafazakâr milliyetçi/ulusalcı akımlar ise Batı'nın Türkiye'ye karşı dışlayıcı ve hasmane tavrı dolayısıyla Batı'ya sırt çevirme eğilimleri sergilemekte. Bu iki grup arasında derin bir kırılma oluşmuş durumda. Ülkemizdeki kutuplaşma bu kırılma etrafında keskinleşiyor. Bu kırılmanın onarılması ve toplumsal barışın kurulması için aslında çözümü çok uzaklarda aramaya gerek yok. Cumhuriyetimizin kurucu ilkelerinin 21'inci yüzyılın koşullarında yeniden ziyaret edilmesi iki akım arasında uzlaşma sağlamamızı mümkün kılar. Çünkü kırılma tam da bu ilkelerin kuşatıcı ve kucaklayıcı niteliklerinin budanması ve birer çatışma aracı haline dönüştürülmesinden kaynaklanıyor. Uzlaşma ise ancak bu temel değerlerin bir dayatma ve dışlama aracı haline getirilmeden çağımızın koşullarındaki kapsamının iyi anlaşılmasında yatıyor.
Güncellik
Cumhuriyetimizin temellerini oluşturan bağımsızlık/egemenlik, her türlü etnik, din, dil ve cinsiyet ayırımının ötesine geçen yurttaşlık kavramı ve laiklik ilkeleri, geçen yüzyılın başında olduğu kadar, 21'inci yüzyılın koşullarında da geçerliliğini bütün gücüyle korumakta. Ayni zamanda bugünkü uygar ve gelişmiş ülkelerdeki çoğulcu demokrasilerin temelini teşkil ediyor. Bu ilkeler Anayasamızın da değişmez temelleri. Kamuoyumuzda sanılanın aksine, ne Amerika, ne de Avrupa Birliği Türkiye'den bu temelleri terk etmesini istiyor. Ancak egemenlik, yurttaşlık, etnik ve dini kimlikler, kadın erkek eşitliği ve laiklik bugün dünyada her yerde, bir çok Avrupa ve (Ortadoğu ve Asya) ülkesinde ( örneğin Fransa'da ) yoğun şekilde yapılan tartışmaların da odağında. Çünkü bu kavramların hiçbiri, bugün hiçbir yerde 19'uncu, hatta 20'nci yüz yıl koşullarında uygulandığı şekliyle uygulanamıyor. Bu tartışmaların ülkemize de yansıması doğal ve yararlı.
Egemenlik ve bağımsızlık
Bugün dünyada bilim ve teknolojinin, silah sanayinin, iletişimin süratinin, ekonomik ve parasal hareketlerin ve karşılıklı bağımlılığın ulaştığı düzeyde hiçbir ülke, (Amerika, Çin ve Rusya dahil) belli alanlarda egemenlik paylaşmadan siyasal, ekonomik ve parasal bağımsızlıklarını koruyamayacaklarının bilincindeler. Bu nedenle ülkeler çok taraflı antlaşmalarla sınırları açıkça belirlenmiş belli alanlarda, kendi özgür iradeleriyle egemenliklerinin bir kısmını, yine kendi rızalarıyla kurdukları ortak kurumlara devretmekteler. Egemenlik paylaşımı sırf Avrupa Birliği'ne özgü bir özellik değil. Uluslararası ilişkilerin tamamı siyasi, sosyal, ekonomik, parasal, askeri ve teknik alanlarda çok taraflı sistem üzerine oturuyor. Bu sistem ülkeleri, ulus-devletlerini korumak ve tek başına yapabileceklerinden daha fazlasını beraberce yapabilmek amacına yönelik olarak az veya çok derecede egemenlik paylaşımına mecbur ediyor.
AB sürecini terk etmek çözüm değil: Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinden ayrılması bizi egemenlik paylaşımı zorunluluğundan kurtarmayacak. Çünkü hiçbir ülke gibi, bizim de bugün üyesi bulunduğumuz sayısız çok taraflı uluslararası kuruluşlardan çıkmamız söz konusu olamaz. Buna mukabil Avrupa Birliği üyesi olan bir ülke, öteki uluslararası kuruluşların karar alma süreçleri üzerinde daha fazla etkili olacağından çıkarlarını daha iyi korumak imkânına sahip olmakta.
Bilim ve teknoloji
Dünyada tek başına hareket eden bir devlet, bilim ve teknolojide, eğer varsa kendi olanakları dışında, hiçbir bilgi paylaşımından yararlanamayacağı ve hiçbir araştırma ve geliştirme fonuna erişemeyeceğinden, bilimde geri kalmaya ve tabi devlet olmaya mahkûm olmakta. Avrupa Birliği'nin kurulmasının temel nedenleri arasında bilim ve teknoloji alanında Amerika ile rekabet edebilme kapasitesini elde etme amacı yatmaktaydı. Eğer stratejilerimizi ne ABD ne AB Bağımsız Türkiye gibi popülist söylemlerin çekiciliği bazında saptayacak olursak uluslararası alanın hasımlarımızca doldurulmasına kendi ellerimizle yardım etmiş oluruz.
Sözde değil özde egemenlik
Atatürk'ün saptadığı çağdaş uygarlığa erişip üstüne çıkmak amacı insanlığın ilerlemesine katılmak amacını taşıyordu. Bugün bilimi ilerleten ekiplerde her ulustan, her ülkeden uzmanlar görüyoruz. Bunlar yetkilerini tecrübelerini, teknolojik birikimlerini ve fonları paylaşıp bilimi ilerlettikleri zaman bağımsızlıklarını kaybetmiyorlar, kendi ülkelerinin de yararlandıkları ortak bir çalışmaya katılıyorlar. Amerika, Afganistan'da ve Irak'ta tek başına hareket etmeye kalkıştı. Sonucu biliyoruz. 21ci yüzyılda egemenlik yetki paylaşımı öngören antlaşmalar yapabilme kapasitesidir. Egemenlik ulusun, ama bilim ve teknoloji yabancıların elinde ise o zaman egemenliğe gerçekten sahip olmaktan söz edilemez. Eğer egemenlik kavramını bu çerçevede anlarsak sözde değil özde egemenliğe sahip oluruz.
Yurttaşlık
Ayni şekilde bugün soyut yurttaşlık kavramı, birey temelli çoğulcu demokrasilerde kişisel hak ve özgürlüklerin tabanını teşkil ediyor. Çünkü yurttaşlığı bu soyut kavramdan ayırarak etnik veya dini kimlik üzerine bina ettiğiniz andan itibaren temel hak ve özgürlükleri zayıflatmış oluyoruz. Hiçbir neden etnik kimliğin veya mezhep kimliğinin, hepimizin birer insan olarak haiz olduğumuz insani kimliğimizden üstün olmasını haklı gösteremez.
Etnik kimliklere öncelik vermek veya siyaseti etnik veya mezhepsel kimliklere dayandırmak kanlı mezhep kavgalarına ve etnik temizliğe yol açar.
Kimlik stratejileri
Belli kimliklere veya mezheplere dayalı siyaset, farklı kimliklere ve inançlara sahip olanların horlanmasına, dışlanmasına ve toplumunun dışına itilmesine meşruiyet kazandırır. Farklılıklar bir zenginlik kaynağı olmaktan çıkar. Bir ihtilaf ve savaş kaynağı haline dönüşür. Bugün Ortadoğuda, Irak'ta, Afganistan'da, Kafkasya'da, Batı Balkanlarda, Sudan'da, Somali'de, Büyük Sahra'nın güneyinde yaşanan kanlı savaşların temelinde etnik, dil, din, altkimlik, üstkimlik dayatmaları yatıyor. Belirli aktörler tarafından yaratılan kimlik korkuları, kimlik stratejileri yatıyor. Etnik temeldeki siyasi hareketlerin demokrasi, barış veya insan hakları idealine hizmet ettiği savı son yirmi yılda yaşadığımız insanlık trajedileriyle iflas etti. Altkimlik, üstkimlik, etnik kimlik, ideolojik kimlik, dil kimliği, din kimliği gibi kavramlar, ne kadar iyi niyetle dillendirilirse dillendirilsin siyasallaşır. Siyasallaştıkça ve politik hareketlere temel teşkil ettikçe, özgül kimlikleri sivrileştirir, hoşgörüsüzlüğe, ayırımcılığa ve şiddete ve kanlı kıyımlara gerekçe teşkil eder.
Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi, eski Dışişleri müsteşarı

