AHMET OKTAY’A SORULAR / Kadir İNCESU

5/10/2007 · Kategori: Soylesi

            

ahmetoktay.jpgAHMET OKTAY’A SORULAR

 

                              KADİR İNCESU

 

 

            Ahmet Oktay’ın 1994–1995 yılları arasında İstanbul Radyosu ikinci kanalında, Okurken/Yazarken başlığı altında yaptığı haftalık ‘Radyo Konuşmaları’ Everest Yayınları tarafından ‘İliği Olmayan Düğme’ ve ‘Ne Söylesem Bir Eksik’ adıyla kitaplaştırıldı. Ahmet Oktay ile kitapları, popüler kültür ve edebiyat üzerine söyleştik.

 

1994-1995 yıllarında İstanbul Radyosu İikinci Kanalı’nda yaptığınız “Okurken/Yazarken” başlıklı konuşmalarınızı İliği Olmayan Düğme ve Ne Söylesem Bir Eksik adlarıyla 2 cilt halinde, neden  yayımlama gereği duydunuz?

Özdemir Asaf’ın dizelerini kitaplara ad yaparken, onların  bir anahtar olacağını mı düşündünüz?

 

Bu konuşmalar da, son kerte birer yazı’dır; çünkü okunmadan önce yazıldılar. Aradan zaman geçtikten sonra onları okuduğumda, yırtıp atmaya gönlüm razı olmadı. En azından fazla can sıkmayacakları kanısına vardım. İçlerinde günümüz koşullarında bile ilgi çekici düşünceler bulunabileceğini sanıyorum.

Kitapların adlarına gelince: Doğrusunu söyleyeyim: Bir anahtar rolleri yok. Konuşmalarda, sevgili dostum Özdemir Asaf’tan söz ederken, örnek olarak okuduğum şiirlerinde yer alıyor o dizeler. Kitap adı olarak çekici göründüler bana. Hepsi bu.

 

Önsözde, “Aradan geçen zamana rağmen, Türkiye’nin yazınsal ve kültürel  koşullarında, bu metinlerde dile getirdiğim sorunlar açısından önemli bir değişme olmadı. Tam tersine, eleştirdiğim medyatik kültür giderek daha genişledi, yaygınlaştı, bir tür metastaz geçirerek her türlü değer yargısını, kaliteyi, yazınsal/sanatsal ve siyasal sorumluluğu geçersizleştirdi.” diyorsunuz. Çok satanlar listelerinde edebi yapıtları göremiyoruz artık. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

            Belirttiğim gibi, ben medyatik kültür’den söz ediyorum. İsteyelim istemeyelim,  küresel kapitalizm bütün özgürleştirme ve demokratikleştirme vaad ve iddialarına rağmen,           uluslararası sömürüyü arttırmaktan, sınıf çelişkilerini güçlendirmekten, alt kültür ile üst kültür arasındaki uçurumu derinleştirmekten başka bir sonuç vermedi. Dahası, kültürel alanı sınıf savaşının özgül bir düzeyi haline getirdi. Bu yargı, sıradan bir siyasal slogan sayılmasın. Bu olguyu, en iyi biçimde 12 Eylül faşizan darbesinin ardından yazılan Türk romanlarında saptayabiliriz. Bu romanların fiziksel ve insanal coğrafyası tümüyle değişmiştir. Uzamsal merkez, artık kırsal alan ve taşra değil, doğrudan İstanbul’dur. Hatta, kimi romanlarda New York başta olmak üzere yabancı başkentlerdir. Ayrıca, artık çalışan, emekçi sınıflara mensup insanlara da pek rastlayamıyoruz; roman kişilerinin büyük çoğunluğu varlıklı sınıflardan       geliyorlar, çoğu tuzu kuru insanlar. Entelektüel görünümlü hepsi de. Romanların konuları da ilginç: Erotik/pornografik sorunlar, tarihsel olaylar, biyografik konular revaçta. Ayrıca polisiyenin, distopyan bilimkurgunun tutkunları da artıyor, Eagleton’un vurguladığı üzere, çiftleşen bedenlere çok sık rastlanıyor ama sömürülen bedenlere hiç rastlanmıyor. Günümüz Türk edebiyatının büyük ölçüde beyin yıkama görevini yerine getirdiği söylenebilir.

 

 

‘Medyatik kültür’ veya ‘popüler kültür’  edebiyatımızı tamamen teslim almadan ne yapmalıyız? Popülere olan bu büyük yönelişin sebebini yayınevleri, yazarlar, okurlar bağlamında değerlendirir misiniz?

 

Burada reçete verme olanağından yoksunum ne yazık ki. Ne yapmalı? sorusu, dediğim gibi, her şeyden önce özgürlükçü bir dünya görüşü’ne sahip olma sorunudur. Küresel kapitalizmin özgürlükçü bir sistem olduğuna inananlar için, emperyal kanon çerçevesinde üretilen ve öncelikle haz almayı öngören bir edebiyat, yeterlidir. Yazından, etik, ve politik kaygılar beklemek, edebiyatı siyasetin emrine vermektir. Ama, dikkat! Okurun öncelikle hareket etmesi gereken, bu savın ne türden siyasal içerimleri olduğu sorusudur. Çok kez söyledim: Yazınsal metinler sanıldığı gibi masum değildir. Yazınsal savlar da değildir.

Az önce değindim: Günümüzde edebiyat, iyiden iyiye pazara sunulan bir mal haline gelmiştir. Satış ya da kâr, estetik/yazınsal değeri ve ölçüyü bastırmıştır. Kültürel alana el koymuş bulunan sermaye sahipleri, piyasaya, düzeni ayakta tutmayı sağlayacak ideolojik ‘girdileri’ barındıran yapıtları kışkırtmakta piyasaya onları sürmekte; kısaca bu türden yapıtları pazarlamaktadır.

Türk okuru, kapitalizmin Türkiye’de gelişmesi ölçüsünde kitaba merak salmıştır. Ama şunu söylemek gerekir: Kitap, okur tarafından medyada tanıtıldığı ölçüde ve oranda bilinmektedir.. Okur, kitabı, ‘En Çok Satanlar’ listelerinden izlemektedir. Okur, kendi okur yeteneğine güvenerek kitap seçmemektedir. Okuduğu, başkalarının beğendiğidir. Örneğin henüz iki ya da üç kişiyi geçmedi Şu Çılgın Türkler’in bir roman olmadığını söyleyen. Şu Çılgın Türkler roman değil, Türkiye’de yükselen milliyetçi ideolojinin göstergesidir. Bu noktada eleştirmecilere çok iş düşüyor. Yazınsal, siyasal, ideolojik düzeyler çok iyi açımlanmalı, aralarındaki bağlantılar gösterilmeli, dahası romanın ve yayınevinin tecimsel (ticari) beklentileri de en azından ideolojik işlevi kadar önemsenip açıklanmalıdır. Bu noktada, eleştirmenin biraz taraflı olması gerektiği bile vurgulanabilir. Eleştirmen, her malı ‘iyi sattırmakla’ görevli bir reklamcı ve ‘yazar ajanı’ değildir. Şu nedenle söylüyorum: Her pornografik sahne betimlemesi, Sade’gil bir içerik taşımaz, bu yüzden eleştirmen, Türkiye’de bir Türk Sade’ı bulmakla görevli saymamalıdır kendini.

 

Hedef kitleleriniz arasında hem radyo dinleyicisi, hem kitap okuru var. Gündeme getirdiğiniz konuları, hangisi sizin görüşleriniz doğrultusunda doğru algılayıp içselleştirebiliyor?

 

Radyo, bir zamanlar Türkiye’nin en etkili iletişim/bildirişim araçlarından biriydi ve kültürel işlevi de hayli yüksekti. Ama 12 Eylül darbesinden sonra, asker destekli traji-komik    demokrasiye geçiş süreci, özel televizyonların  tecimsel  başarısının zorlamasıyla ve aynı yayın politikasını/mantığını benimseyerek özel radyoları da devreye sokunca, büyük çoğunluğunu emekçi sınıf ve kesimlerin ( işçiler, köylüler, küçük esnaf, az ve dar gelirli memurlar vb.) oluşturduğu  tüketici ve yönetilen kesimlerin  hem tüketicisi hem üreticisi oldukları popüler kültürün  de içeriğinde hemen gözlemlenebilir bir eğlenceye kayma gerçekleşti. Genel depolitizasyon süreci, yasal uygulamalar aracılığıyla zihinlere içselleştirilen korkuyu zaten iyice derinleştirmiş bulunduğundan, eğlencenin ideolojik beyin yıkama uygulaması da olumlu sonuç verdi ve popüler kültürün  kendiliğinden muhalefetine özgü öğeler, (O.Gencebay’ın ‘Batsın bu dünya’ söylemini terk edişi örneğin. Gencebay, ilerleyen yıllarda bir ‘ezilmiş’ten , ‘smoking’li burjuva cartoon’una dönüştü) unutturuldu..

            Radyoda (Ankara ve İstanbul) vaktiyle ilginç konuşmalar olurdu. Bir konuşmacı Çetin Altan’dı. “Dostlarım” diye başlardı, TRT’den emekli olup Bab-ı Ali’ye, yani basına döndüğümde, bu konuşmaları anımsayarak, Turgut Erülgen’in (artık yaşamıyor) haftalık programının içinde on beş dakikalık ‘Okurken Yazarken’ başlığı altında bu konuşmaları yaptım. Özel radyolarda eğlence diye sululuklara gömülen dinleyicilerle edebiyat ve kültür arasında bir bağ kurmayı öngörmüştüm, başarıp başarmadığımı, doğru anlaşılıp anlaşılmadığımı bunca yıl sonra da bilemiyorum. Her türlü mesajın anında uçuculaştığı, işlevsizleştiği bir zamandayız. Şunu da eklemeliyim bu arada: Okur, söz konusu ettiğiniz ‘doğru anlama’ sorunu çerçevesinde biraz daha şanslı görünüyor. Çünkü yazı daha şanslı görünüyor. Biliyorsunuz, J. Derrida sözmerkezlilik’in yazıya görece bir üstünlük verdiğini anımsatmıştı. Söz’ün anlam açısından tehdit edildiği zamanlar vardır: Gürültü ve jest dinleyicinin dikkat ve anlama sürecini etkileyebilir, dağıtabilir.

 

Toplumsal yapı (Siyasal, ekonomik, kültürel) edebiyatımızı ne kadar besliyor ve etkiliyor? Adı geçen olgunun, günümüzde yükselişe geçen bireycilikle bağlantısı konusunda neler söylersiniz?

           

            Toplumsal yapının, yazınsal üretimi beslemesi gerekir elbet; ama ben, ne yazık ki, yazınımızda toplumsal çelişki ve çatışmaları ve bunların yol açtığı ruhsal, düşünsel sapma ve saplantıları göremiyorum. Bireysel/kişisel sorunlar gibi siyasal sorunlar; tepkisel iç kilitlenmeler betimlenmiyor ve belirmiyor artık. Toplumsal yapı, nesnel açıdan yeterince çelişkili ve çatışmalı aslında; ama yazın ilgisiz. Buna karşılık yazınsal alana el koymuş egemen sınıfların yazın ideolojisi her düzeyde etkiliyor edebiyatı. Yazar da okur da, bu etkiyi her zaman duru gözlerle okuyamıyor, algılayamıyor elbet. Son yıllarda bilimsellik kavramı ve olgusu örneğin, gözden düştü. ‘Şifreler’, ‘Sırlar’ söylemi egemen konuma geçti. Dinci ideolojinin açık bir tazyiki gözleniyor. Okültizm canlandırılmaya çalışılıyor. Bunların, lumpen entelijensiya tarafından empoze edildiğini söylemek de mümkün elbet. Bilinemezcilik’in arka planını, ekonomi politiğini açıklamak gerekir. Egemen sınıf(lar) hoşlanmaz bilgiden; proleterya ve müttefiklerinin sömürü olayını kavramaları işlerine gelmez çünkü. Siz bakmayın Marksizmin aşılmış bir ideoloji olduğu söylemine . Yakın bir gelecekte komünizmin hayaletinin dolaşmaya başlayacağından bir çok kişinin haberi var. Birleşik Amerika’nın ‘arka bahçesindeki’ ülkelere bakmakta yarar var.

            Emperyal kanon çelişkisiz bir dünya yaratmak için uğraşıyor. Şimdilerde ulusallık-ötesi edebiyat’tan söz edilmeye başlandı; ama biçim değiştirmiş olsa da emperyalizmin hâlâ yürürlükte olduğu, hatta ülkelerin işgal edildiği, dış ve iç sömürünün yoğun biçimde devam ettiği bir tarih döneminde, bu tür kavramlara yaslanarak bir kuram oluşturmaya kalkışıldığında, ulusötesi kavramının doğal olarak komprador edebiyat kavramını da gündeme getireceğini, onu çağrıştıracağını kabul etmeniz gerekir. İkiz kavramlardır bunlar. Örnekleri var: Komprador edebiyatçılarımız çifte pasaport taşımaya çok istekli görünüyorlar. Herkes, kendine yabancı bir ad bulma noktasına gelmeye özendiriliyor. Komprador yazar, İngilizceden Türkçeye çevrilmeyi bekliyor. Dillerin bozulması da bu yüzden. İngilizce yazarken Türkçeyi unutuyorlar. En iyisi, emperyalizmin sürüp gittiği bir sırada çözümlemelere bu türden ikircikli yorumlar getirmemektir. Burada söz konusu olan enternasyonalizm değil. Marx’ın söz ettiği bağlamda bir ‘Dünya Edebiyatı’, ancak sınıf ve mülkiyet ilişkileri devreye sokulduktan sonra düşünülebilir ve anlaşılabilir hale gelir. Son kertede, yazınsal sorun siyasal sorunla bağlantılıdır. Ekleyeyim: Bunu söylemek edebiyatın özerkliğini yok etmek anlamına gelmez. Tam tersine: Edebiyatın ve şiirin toplumsala gömülü olan (socially embedded) ve toplumsal olarak düzenlenen (socially regularized) içeriğini ve biçimini daha iyi anlama ve anlamlandırma olanağı sağlar. Buradaki terimleri ödünç aldığım Bob Jessop (Hegemonya, Post-Fordizm ve Küreselleşme Ekseninde Kapitalist Devlet, s.189, Çev: B.Yarar/A. Özkazanç, İletişim Yay, 2005) şunları da yazıyor:

 ‘Kültürel ekonomi-politik, eleştirel semiyoloji incelemelerinden gelen kavram ve araçlar ile kapitalist toplumsal fonksiyonlara farklı bir yaklaşım geliştirmeye çalışan eleştirel ekonomi-politiğin kavram ve araçlarını birleş(tirmek)’ (Age. s.22). Böyle bir çaba, emperyalizm çözümlerini, yorumlarını, son kertede miliyetçiliğe özgü sağcı içerimlerden ve tuzaklardan koruyabilir.

 

 

VARLIK NİSAN 2006

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »