Nabokov’un ünlü romanı ''Lolita'' 50 yaşın
16/3/2009 · Kategori: Kitap Tanitma
Nabokov’un ünlü romanı ''Lolita'' 50 yaşında. Kitap, Time dergisinin 1923-2005 arasında yazılmış en iyi 100 roman listesine girdi.
HALÛK SUNAT
haluksunat@superonline.com
EVET efendim, yüzde yüz katılıyorum; yazınsal metin hakkında konuşacak, metne estetik bir ölçü tutacaksak, elbet, metnin arkasındaki bey ya da hanımefendinin yaşama edebi (-siz’liği de dahil) bizi ilgilendirmez. Peki; mevcut edeb ya da siz’liğin, ne denli edebi kılındığı, ne ölçü ve derinlikte yazınsallığa geçirildiği de bizi ilgilendirmez mi, ortada lutfedip yazılmış bir metin var ise? Ya da şöyle sorsam; söz gelimi bir romanı elinize aldığınızda, o yapraklarda kalem oynatan yazar bey ya da hanımefendiyi durduk yerde kalemini oynatmaya dürtükleyen şeyin ne olduğunu, gerçek / inandırıcı bir dürtü/sü olup olmadığını, varsa, dürteni ile yazınsal düzeyde ne denli ve nasıl hemhâl olduğunu merak etmez misiniz? Bey ya da hanımefendi, varsa bir derdi-dürteni, neden benim divanıma uzanmaz da, gider romana döker derdini - merak etmez miyim? Siz, münasebetsizlik deyin isterseniz, ben ederim. Biraz daha yaklaşın; bakın ne diy’cem; hani o, kocca gazete sayfası genişliğinde melul mahzun müstakbel okuruna göz süzen ya da sıradan hayatlarımızda hiç denemediğimiz pozları bizler için takınıp metnine davet eden ‘tahammülfersa müellifler’ var ya; asıl onların o hallerinin metne yazınsallık dahilinde tercüme edilip edilmediğini, o fotoğraflarda bana görünenin yazdıklarında kendilerine de görünüp görünmediğini; yeminle, ziyade merak ederim.
Yaratma serüveni nedir?
Müsaadenizle; Vladimir Nabokov, bu yıl 50. yaşına giren ''Lolita''sının ucuna eklediği, ‘Lolita Adlı Bir Kitap Üzerine’ başlıklı arzıhâlinde, ''...yarattığım Humbert bir yabancı ve anarşisttir, su pericikleri bir yana, daha birçok konuda onunla aynı düşünceleri paylaşmıyorum.'', diye afralandığında da, misal, ‘Aa, öyle mi; peki o zaman’ deyip kenara çekilmem. Nasıl olup da bir yazarın, bilinçli tercihlerinin, dahası, hayata geçirebildiği düşüncelerinin, yarattığı kahramanın hayat hakkındaki düşünceleri ile örtüşebileceğini varsaydığını düşünürüm. Öyle ya, yarattığımız kahramanın düşünceleri (herhalde, kurusundan düşüncelerini değil, varoluşsal tutumunu anlıyoruz), bizimki (yani, sorduklarında söylediklerimiz ve etrafın hakkımızda bildikleri) ile örtüşecek ise, neden bir de oturup romanını yazalım ki - yazılsın ki? Roman ya da genel anlamda yaratma serüveni, dürten şeyin peşine takılıp kendi içimizde yolculuğa çıkmak; bildik hayat/ımız içimizde nasıl yankılanmış, ne türde kırılımlara uğramış, onları, metnin aynasına tutmak değilse nedir diye de sormaz mısınız? Ben sorarım. Dilediği kadar, Nabokov, ''Edebiyat öğretimiyle uğraşanlar'' (yani, yazınsal olanı yaşayamayan, bir tür öğretim nesnesi kılanlar) safına çeksin beni; ''‘Yazarın amacı nedir?’ ya da daha da kötüsü, ‘Bu herif ne söylemek istiyor?’ gibi sorunlar yaratmaya hevesli muhterisler'' arasına katsın...
Nabokov’un ihtiyaçları
Az daha yaklaşın; daha açık konuşacağım: Aslında, bu, Nabokov, hınzırın tekidir ve bendenizi de (divan başı meşguliyetlerimden), ‘bu herif ne söylüyor’a ayartmaktadır. Bakın hele; kapağında kendi adı yazan romanın önsözünden nasıl da bahis açmakta: ''Lolita’nın önsöz’ünü kaleme alan roman kişisi, tatlı dilli John Ray’in taklidini yaptıktan sonra doğrudan doğruya tarafından yapılacak her türlü açıklama kimilerine -gerçeği söylemek gerekirse bana da- kendi kitabı hakkında konuşan Vladimir Nabokov taklidi gibi gelecektir.'' Nasıl? Siz ne derseniz deyin, hınzırın ustalıklı ifadesi, beni, romanın, yazarın şahsi (ve o nedenle de, asli) ihtiyaçları üzerinden yazıldığı fikrine iyiden iyiye kışkırtmaktadır.
Elinde olmadan (huyundan zahir) ettiği hınzırlık yetmezmiş gibi, ekliyor da: ''Lolita’nın ilk küçük sancısı 1939 sonları ya da 1940 başlarında Paris’te, amansız bir göğüs nevraljisi kriziyle yatağa düştüğüm sıralarda geldi, geçti içimden.'' Biliyor musunuz, -artık size sormuyorum, lafın gelişi- bu türden (hele hele varoluşsal tehdit duygusu yaşatan) ağrılar var ya, üzerimizde kurduğumuz baskıları hafifletip, içimizin kuytuluklarına iteklediklerimizi gün ışığına çekmeye de yarar.
''O kadar az kendimiziz ki...''
Efendim? ''Müsebbibi Paris’tir, yazarların başına Paris’te öyle şeyler gelir'' mi diyorsunuz? Tanpınar da, 1960’ta, bir türlü ‘Bitti!’ diyemediği şiiri (ki, şiirlerini bitirememekle maruf olduğunu işittim) ''Eşik''in arızalı noktasını, ‘menhus’ fıtık sancısı sırasında keşfettiğini, Adalet Cimcoz’a, bir Paris baharından müjdelemiştir, diye de ısrar mı gösteriyorsunuz?
Vallahi bilemeyeceğim, belki de ısrarınızda haklılık payı vardır. Lakin, Tanpınar’dakinin de, bir tür, içindekini gün yüzüne çıkaramama maluliyeti olduğunu, ‘Boşluğa Açılan Kapı’ isimli çalışmasında ayrıntılı bir şekilde ortaya koyan incelemecimiz de aklımı karıştırmıyor değil hani: Güya, efendim, Tanpınar, koliti - gazı - fıtığı, içkiden bilinecek etrafa kepaze olacak diye korkar; korkusunu da, ''[C]emiyet hayatı ne korkunç. İnsan ölümün eşiğinde dahi etrafa bırakacağı tesirden korkuyor'' diye dillendirirmiş dostlarına. İncelemeci de, güya, meselenin Paris’te cereyan etmesi, menhus fıtık sancısı, vs.’den ziyade; ‘etrafa kepaze olmaktan korkma hâlet-i rûhiyyesi’nin, içindekini ortaya koyma (içtenlikli / yaratıcı olma) adına anlamını keşfe durmuş muş. Güya efendim, Paris’teki yazarın kendisi de bir türlü içine inememekten yakınmakta; idamlık bir adamın hikâyesi, -babasının anıları, o günlerin ışığı ve manzarası ile yüklü Antalya yıllarından- sökün edip eşiğe dayandığında, dostu Kudsi’ye, ''Mevzu, idamına şahit olduğum bir asker kaçağıdır. Bilmiyorum, mahzuru olur mu?'' diye yazaraktan etrafın muhtemel tesirinden korkmakta; şahsi yazışmalarında dahi, ''Talih kısmet eder de serbest anlar verirse, sana ben de daha alttan ve içten cevap veririm. Heyhat o kadar az kendimiz oluyoruz ki.'' (1943), deyu, yaratıcılık adına en elzem olan şeyin kıtlığından yakınmakta; yakınmalarının, aradan bir on altı yıl geçtikten sonra dahi geçmediği (''Dedim ya, içime inemiyorum. İçim memnu mıntıka oldu'', demesinden / 1959) anlaşılmakta imiş miş.
Romanlaşan sancı
Ah, bak, gördünüz mü, karanlığa açılan kapılarda oyalana oyalana; Vladimir Bey’i, oracıkta, göğüs nevraljileriyle yapayalnız bıraktık. Ama, o taraftaki hastamız, meğer, yalnızlığını ve sancısını hayırlara tebdil etmiş; bir büyük adamın, bir küçük kızla halvetini (üstelik adamı kızın annesi ile evlendirip kadıncağızı makul bir süre sonra da öldürerekten), ‘lo-li-ta’/cılık namıyla bir romanla taçlandırıvermiş. Hem de nasıl; ‘büyük adam küçük kız halveti’ edepsizliğini edebiyatın içinden yürütüp, öbür iki tabusu, ''bir sürü çocuk ve torunla noktalanan eksiksiz, görkemli bir başarı niteliğindeki zenci-beyaz evliliği'', bir; ''bir de mutlu ve çevresine yararlı bir hayat yaşayıp, 106 yaşında mutlu uykusunda ölen mutlak Tanrıtanımaz'' olan Amerikalı yayıncıların tezgâhına sürerekten. Evet; on beş yıl boyunca zonklamasına kulak verilen; etrafın tesirlerini hiçe sayan, ‘Mahsuru olur mu?’ diye sağa-sola kulak kabartma ihtiyacı duymayan, (‘endişe’sini yazarlığının önünde bir engel olarak taşımayan) gerçek bir yaratıcının elinde romanlaşan sancı.
''Yumurta gibi bir kız...''
Peki; dönelim Paris’e. Yıl, 1959. Tamam, ötekinin sancısı çoktan olmuş roman: ''Lolita''... Berikine kulak verelim biz: ''Lolita’cılığı ayıplamayı benden bekleme [yine Adalet’e seslenmekte]. İçim gidiyor vallahi. Ne var ki yaş geçtikçe insanda haysiyet fikri artıyor.'' (Az önce andığım incelemeci, tam bu noktada, bir ‘?’ koymuş; bir de ‘!’ mi koyaymış acaba?) ''Burada anneannesinin ayakkabısını ayağına geçiren sokakta. Çünkü Lolitalar hakiki Lolita’dan bahsediyorum - düzgün ayakkabı meraklısı. Saint-Germain kahvelerinde, Select’te dolu... Geçen akşam muhacir kuş cinsinden bir Lolita’ya rastladım. Saat ona doğru idi. Komşu sinemaya gitmek için otelden çıkmıştım. Yumurta gibi bir kız yaklaştı, yolunu sordu. İlk önce itiyat bu ya, bizim evin adresini vermeğe kalktım, tabii aklım başıma geldi. Sokağın başına götürdüm. Viyanalı imiş... Onu kaderine teslim ederek, ben de hamakatimden [beyinsizliğimden, ahmaklığımdan] memnun, cinaî film seyrine gittim.'' (''Boşluğa Açılan Kapı''cı incelemeci, tam üç adet ‘!’ koymuş.)
Edeb’sizlik ve edebiyat
Korkarım (ki, gereksiz; korkulan başa gelmiş ve...) eleştirmenlik mürekkebi yalamış okurun kaşı, ‘Ne demek istiyor şimdi bu herif?’ hoşnutsuzluğuyla havaya kalka kalka kel kafasını çoktan aşıp ensesine düşmüş olmalı’ (cümleyi biraz Humbert Humbert’ten arakladım) ... Efendim; kimselerin, ölümün eşiğinde, eşiği atlatıp hayata geçiremediği arzuları, cinai film seyrine durmakla yatıştırmaya çalıştığı öfkesi ilgilendirmiyor beni (yani, mezhebi genişlerdeniz biraz); başta da arz etmiştim, yazar öznenin, bir biçimde şiddetle uç veren ihtiyaçlarını, her türden edeb’sizliğini edeb/iyat içine çekip çekememesi ilgilendiriyor. Diyelim, ‘sağduyunun içine sığdıramadığı duyuları’ var ise (bu laf da ‘önsöz’den devşirme), onları, hayatın dışına iteklemek yerine, yaratma serüvenine / yaratısına ne denli dahil edip edemediği, ‘içinin memnu mıntıka’ kalıp kalmadığı ilgilendiriyor; derdimiz, edeb değil ‘edebiyyat’ yani.
Erotika felsefesi
Şimdi; ey eleştirmenlik mürekkebi yalamış okur, sen, karanlıkta öfkesi ile başbaşa cinai film seyrine duran adamın nasıl da muhkem bir ‘erotika felsefesi’ geliştirdiğini (‘aşkı başlatanın can sıkıntısı olduğu, ruhlara sarhoşluk ve heyecan veren şeylerin aşka zemin hazırladığı, bütün bu sığlıklar bedensel lezzetleri başlatmaya yetse de, büyük anlamında aşklara, kendi gizinden yeniden doğmalara, başlangıcı olmayan geçmiş zamanla buluşmalara yetmediği’, vs., vs.); ‘poetika’sını, nasıl da ‘kâinatın hududuna, mutlak sükûna, çıktığımız derinliklere, Tanrısal güzellik ve gerçeklikle karşılaşmalara’, velhasıl, dünya içre güzelin ve güzelliklerin ötesine hasrettiğini; bütün bunların, hikâyesinde, romanında, içsel / öznel olanın dışsal / nesnel olanla çatışmasının (imgelemsel) sıçrayışı anlamındaki yaratma serüvenini nasıl da ketlediğini lütfen git, ‘Kapı’cı incelemecinin (yalnızca ‘muhtemel’ 500 [beş yüz] adet seçkin okuru için döktürdüğü) incilerinden takip et. Ama, madem ki ben burada, popüler olanla olmayanın arasını yapmakla iştigal etmekteyim; dur öyleyse, fıtık sancısını tek bir şiirindeki tek bir arızanın halline tahvil edebilen yazarımızın, sinema salonunun karanlığına taşıdığı öfkesinin ardındaki (sıradışı) arzunun ne denli yazınsallaşabildiğini de azcık çıtlatayım sana: ''Beş Şehir''; Bursa gezisinin sonuna doğru bastıran boşluk ve anlamsızlık duygusu, yaşayamamışlığın öfkesi (''Bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur.'' Veya, ''Aşk, sanat, arzu, zafer, hepsi hasta nahvetimizin oyuncaklarından başka bir şey değildi ve hepsinin arkasından kaderin büyük çarkı işliyordu.''), kahvecinin zarif hareketiyle şadırvanın kurnasına fırlatılan muhteşem kırmızı gül, kurna başında ‘cilveleşen’ iki güvercin ve anca o ân önü açılan arzu: ''En iyisi budur, diyorum; eşyayı bırakmalı güzelliğinin saltanatını içimizde kursun.'' Hikâyeler; bir ‘Yaz Gecesi’nin dillenemeyen hikâyesi. Romanlar: ''Huzur''; ‘baba / babanın öldürülüşü - çocuk Mümtaz - anne - genç kadın, tensellik ve ilgili rüyalar’, ‘Genç adam, Mümtaz - dul, çocuklu ve yaşça büyük kadın, Nuran’ sarmallarının yazınsal / yaratısal anlamda serpilemeyişi; ''Mahur Beste''nin (‘kadınlar gibi’ babasının sevgisini kazanma telaşı ile büyüyen) muhteşem Behçet’inin yazarın kopardığı gürültü içinde kaynayıp gidişi, Refik Bey - Atiye, İsmail Molla - Atiye, (Sahnenin Dışındakiler ’de) İhsan - Sabiha, Kudret Bey - Sabiha, Cemal’e yaşatılan (hasta yatağında koynuna dul ve büyük bir kadının sokuluşu tarzında, yazınsal anlamda beklenmedik ve tuhaf) cinsellik (dolayısıyla, ‘büyük adam küçük kız halvetleri’ ya da tersi), Cemal - Çöpçatan Sakine Hanım (...evlenmenin imkânsızlığı), Muhlis Ağabey’in sapkın cinsel ilgileri... Ve bütün bunların öylece bir görünüp geçivermeleri.
Üç basamaklı yol...
Evet; bir yazar, bir göğüs nevraljisi ile yaratmanın eşiğine dayanan içsel yaşantısını, on beş yıl teninde büyütmüş ve sonrasında, dil ucuna -üçüncüsü gidip dişlere dayanmak suretiyle- damağından dişlerine doğru üç basamaklı bir yol aldırarak dillendirmiş (Lo-li-ta!); bir günah, bir hayat ışığı ve bir kasık ateşi olarak roman kahramanı Humbert Humbert’in yazınsal macerasına (Dante’nin Beatrice’i misali) yerleştirmiştir.
Ve, Türkçede romanın güdüklüğü adına ‘günah çıkarma’ geleneğinin olmamaklığını anan bir başka yazar, yaratmanın ‘memnu mıntıka temizlikçiliği’ne itibar etmemiş; bir el bileği zarafetiyle atılan muhteşem kırmızı gül, nasıl, cilveleşen güvercinlerin pırpırladığı küçük şadırvan kurnasında kala kalmışsa, Târıdil Hanımefendiler’in taze cariye dolu yalısından doğru atılan büyük kırmızı gül de, öylece, Behçet Bey’in ayaklarının dibinde, kanayıp kalmıştır yazınsallık adına.
* ''Lolita'' / Vladimir Nabokov / Çeviri: Fatih Özgüven / İletişim Yayınları / Fiyatı: 10,50 YTL / ROMAN

