Söz büyüğün sus küçüğün / 2

28/10/2008 · Kategori: Arastirma

Söz büyüğün sus küçüğün / 2

İçimizdeki polis Çocuk ve gençlik yazını, yazın ve eğitimi buluşturma kaygısında olduğu için, yetişkinler için yazılan yazının her zaman gerisinde gitti. Bu açıdan da toplumsal cinsiyet sorununun kitaplarda daha yeni yeni gündeme gelmesine pek şaşırmamak gerekir. Şu da gerçek ki, yazarlar kendi içlerindeki gizli polisten kurtuldukları anda bu alanda daha verimli ürünler vereceklerdir. 

Zehra İpşiroğlu

Tutuculuk genç kuşakta artarken, çocuk ve gençlere yönelik kitaplarda ise cinsiyet ayrımcılığı destekleniyor.

İçimizdeki polis Çocuk ve gençlik yazını, yazın ve eğitimi buluşturma kaygısında olduğu için, yetişkinler için yazılan yazının her zaman gerisinde gitti. Bu açıdan da toplumsal cinsiyet sorununun kitaplarda daha yeni yeni gündeme gelmesine pek şaşırmamak gerekir. Şu da gerçek ki, yazarlar kendi içlerindeki gizli polisten kurtuldukları anda bu alanda daha verimli ürünler vereceklerdir. Günümüz çocuklarına ille bir şeyler dayatmamız ve öğretmemiz gerekmiyor. Önemli olan kadın-erkek eşitliğinin geçerli olduğu, kadının hiçbir biçimde ikinci plana itilmemesi gerektiği, çağdaş bir anlayışın ışığında onlara kendi yollarını bulmaları ve yeteneklerini keşfetmeleri için destek olabilmek.

Kadının toplumdaki yeri ve konumunun sorgulanması, cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkılması yıllardır roman ve öykülerimizin ağırlık noktasını oluştururken, çocuklara ve gençlere yönelik yayınlarda genellikle bu konu ya göz ardı ediliyor ya da bilinçli bir biçimde ayırımcılığı savunan bir söylem benimsetilmeye çalışılıyor. Okullarda okutulan ders kitaplarında buna sayısız örnek bulabiliriz.(1)

Milli Eğitim Bakanlığının çıkardığı çocuk kitapları da bu tür örneklerle dolup taşıyor. Resmi ideolojinin yıllardır planlı ve programlı bir biçimde nasıl bir cinsiyet ayırımcılığı yaptığını göz önüne alacak olursak, bugünkü genç kuşakta giderek yoğunlaşan tutuculuğa, örneğin kızların ısrarla başörtüsünü savunmalarına da pek şaşırmamamız gerekir. Son yıllarda sayıları giderek artan dinci basın da çocuklara ve gençlere yönelik kitaplarla cinsiyet ayırımcılığını başarıyla destekliyor.

Ancak resmi ideolojinin dışında kalan çocuk yazınında son yirmi yıldır bir dönüşüm yaşanıyor. Örneğin birçok kitapta gözlemlenen ilginç bir olgu kitapların başkişilerinin kız olması. Altmışlı yetmişli yıllarda yazılan çocuk kitaplarında başkişiler hep erkek çocukken, bunun değişmeye başlaması belki de Türkiyede son yıllarda gelişen kadın hareketiyle, kadınların örgütlenip, giderek daha çok söz hakkı olmasıyla ilişkili. Çocuklar için yazan kadın yazarların sayılarının çokluğu da bir başka etken. Ancak doğrudan kızların sorunları üzerinde duran, cinsel ayırımcılık, seksizm, cinsel sömürü, şiddet vb. sorunları irdeleyen yayınlar oldukça az. Oysa toplumumuzun kırsal kesiminde özellikle kız çocukların yaşadıkları sorunlar, eğitimde kız-erkek ayırımı, kızların okutulmaması, evden kaçan kızlar, zorla evlendirilme, cinsel taciz vb. olgular azımsanamayacak denli çok.

Kitapları toplumsal cinsiyet açısından irdelerken üç eğilim göze çarpıyor:

Toplumsal cinsiyet sorununu bütünüyle yok sayan kitaplar.

Bu konuyu ataerkil toplumun izin verdiği bir çerçeve içinde çok dikkatli ve sınırlı bir biçimde ele alan kitaplar.

Toplumsal cinsiyet sorununu hiçbir kısıtlama yapmadan gündeme getiren yayınlar.

 

Yaptıklarım utandıracak mı?

Toplumsal cinsiyet sorununu bütünüyle yok sayan kitapları çocuk ve gençlik kitaplarının çoğunda görüyoruz. Cinsiyet sorununu ataerkil toplumun izin verdiği bir çerçevede çok dikkatli ve sınırlı bir biçimde ele alan kitaplarda göze çarpan, sorunu genellikle de çok fazla sorunsallaştırmaktan kaçınmaları. Bu kitaplarda geleneksel değerler pek fazla sorgulanmadan, toplumun beklentileri doğrultusunda başarılı toplumsallaşma süreçleri gösteriliyor. Bu açıdan da bu yayınlar çok satışı olan piyasa yazınının başını çekiyor.

 

Modernlik ve baskı

Örneğin Nur İçözü Reyhanda yoksulluktan gelen bir kızın bin bir güçlükle parasız yatılı olarak okumasını, âşık olmasını, evlenmesini genç okuyucunun hoşuna gidecek başarı öyküsü olarak anlatır. Aynı yaklaşımı çok satışı olan Gülten Dayıoğlu ve İpek Ongunun kitaplarında da görüyoruz. Bu kitaplarda genellikle toplumun beklentileri doğrultusunda başarılı toplumsallaşma süreçleri gösteriliyor. Dayıoğlunun sevilerek okunan Yeşil Kirazı gibi. Bu tür kitaplarda gündeme gelen ahlaksal değerler de çoğu kez okuyucunun beklentileriyle ve toplumun genelgeçer değerleriyle bire bir örtüşüyor. Örneğin İpek Ongunun Bir Pırıltıdır Yaşamak kitabında anne ile kız arasında modern bir ilişki varmış gibi görünse bile, bir baskı duyumsanıyor. Genç kız arkadaşlarıyla bir geziye gidecektir. Annesi bu bağlamda kendisine yazdığı mektupta içimizdeki gizli polisi harekete geçiren öğütlerde bulunuyor.

 

‘Başkaları ne der?’

Davranışlarım bana zarar veriyor mu, bundan utanacak mıyım, saygı duyduğum birinin yaptıklarımı görmesinden rahatsız olur muyum, yaptıklarım beni yalan söylemeye yönlendirecek mi.. gibi. Aslında ilk bakışta bu öğütlerin hiçbir tedirgin edici yanı yok.

Ancak Yaptıklarım beni utandıracak mı, ya da saygı duyduğum birinin bu davranışlarımı görmesinden tedirgin olur muyumsorusunun, toplumun özellikle geniş çevrelerinde gündeme gelen başkaları ne der?odaklı mahalle baskısından pek bir farkı olmadığı da söylenebilir.

Çünkü Yaptıklarım beni utandıracak mı?” sorusu bile ben kendimi başkalarının gözünde nasıl görüyorum anlamına geliyor çoğu kez. Oysa önemli olan, insanın bir birey olarak kendisini bulması, başkalarına göre değil de kendi seçimine göre karar verebilmesi.

 

Yürekli yayınlar

Toplumsal cinsiyet sorununu hiçbir kısıtlama yapmadan büyük bir yüreklilikle gündeme getiren, bu açıdan da özgürleşme yolunda önemli bir adım atan kitaplar parmakla sayılacak kadar az. Bu tür yayınların içinde yalnız kadın-erkek eşitliğini savunma açısından değil, yazınsal açıdan da en başarılı olanlar, sorunları doğrudan onların gözüyle, onların bakış açısından anlatan kitaplar... Bunların içinde son yıllarda çıkan çocuk kitaplarından Seza Aksoyun Şişko Patatesini, gençlik kitaplarından Pakize Özcanın Üstüme Kar Yağdı romanını buna örnek verebiliriz.

Baskı önüne geçilmez bir yazgı gibi sunuluyor

Şimdi ben çocuğuma hangi kitabı seçeyim ya da bu kitap acaba iyi midir?

Çocuk yayınlarının okuyucusu yalnız çocuklar değil, aynı zamanda bu kitapları onlara seçen yetişkinler. Seçimde bilinçli bir yaklaşım önem kazanıyor. Öte yandan ergenlik yaşlarındaki gençlerin de yalnız seçimlerinde aynı şekilde duyarlı olmalarının ötesinde eleştirme ve sorgulama yetilerini de geliştirmeleri gerekiyor. Cinsiyet açısından dikkat edilmesi gereken noktalar:

* Erkek çocuğun üstünlüğü doğal bir biçimde kabul ediliyor mu?

Bu, ders kitaplarının birçoğunda olduğu gibi ortaya çıkabilir veya gizli bir biçimde de gündeme gelebilir. Sözgelimi roman ve öykülerin başkişilerinin çoğu kez sadece erkek çocukları olması gibi...

* Kız çocuğun toplumsallaşma süreci içindeki bağımlılığı hiç sorgulanmadan onaylanıyor mu?

Kız çocuğun erkek çocuk kadar bağımsız ve özgür yetiştirilmemesi, baskı ve yasakları çok daha yoğun bir biçimde yaşaması birçok kitapta ya hiç gündeme getirilmiyor ya da önüne geçilemez bir yazgıymış gibi sunuluyor. Erkek çocuklar çoğunlukla yönlendiren ve keşfeden bir konumdayken kız çocuklar genellikle ikincil konumdalar.

* Yayınlarda klasik rollerin sunulduğu aile merkez mi yapılıyor ve mutluluk yalnızca ailede mi bulunuyor?

Erkek ve kadın rollerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı mutlu aile tablosu çoğu çocuk kitabının temelini oluşturuyor. Ayrılık vb. konulara yer verilmiyor, verilse de yalnızca olumsuz bir biçimde veriliyor. Bu bağlamda Mine Soysalın Eylülde Aşklar kitabını bölünmüş bir ailenin sorununu hiçbir mutlu aile edebiyatı yapmadan gerçekçi bir biçimde dile getiren olumlu bir örnek olarak getirebilirim. Ama bu tür kitaplar parmakla sayılacak kadar az.

* Genç kızın bir mesleği olması ve o meslekte çalışması yalnızca evlilik öncesi bir geçiş dönemi olarak mı gündeme geliyor? Genç kızın davranış biçimi hep erkeğe göre mi belirleniyor?

* Çekicilik (erkekler üzerinde), edilgenlik, duygusallık gibi klişeleşmiş özelliklere kadınsı özellikler olarak özendiriliyor mu?

 

Kadını çocuk gibi gören yayınlar

Köktendinci çocuk ve gençlik yayınlarında kadın da çocuk gibi kendi kendine karar veremeyen bağımlı bir varlık olarak değerlendirilir. Bunu da kadını yücelterek ona doğaüstü bazı özellikler tanıyarak gerçekleştirir. Böylece üstün bir varlık olarak gördüğü kadını koruma adına onu bağımlı kılar. Kadının Batı toplumlarındaki özgür konumunu hep olumsuz yanıyla göstererek kendi görüşlerini kanıtlamaya çalışır. Sözgelimi Batı toplumlarındaki cinsel özgürlüğün kadını metaya dönüştürdüğü düşüncesinden yola çıkarak içgüzellikleri olan İslamı kadın görüşünü savunur. Kadın toplumun omurgası olmaktan çıkıp eti haline gelmiştirdüşüncesiyle kadının örtünmesini o üstün ve yüce kişiliğin korunması olarak değerlendirir. Ya da gerek anne gerek ev kadını gerek işkadını olarak aşırı derece sömürülen ve ezilen kadına alternatif olarak kadının yeri ailesidirgörüşününe sürer ve çalışan kadına karşı çıkar.

Bu konuda en son çıkan yayınlardan birinde kadının kariyer yapmasının ailenin çatısını nasıl yıkabileceği dile getirilirken kariyer, bir karaçalı gibi aşkları bitirip son sevgi kırıntısını da yok eden bir baş belası olup çıkmakta, kadın üstelik de bir hemcinsi tarafından alabildiğine aşağılanmaktadır.

 

14 Ekim 2008

Krizler tek parti döneminde oluyor

2/10/2008 · Kategori: Arastirma

Krizler tek parti döneminde oluyor

Siyaset Bilimci M. Ayhan Kara:


Barış DOSTER -

Muzaffer Ayhan Kara ulusalcı, Atatürkçü kesimlerin yakından tanıdığı bir isim. Siyaset bilimi alanında lisans ve yüksek lisans yaptıktan sonra, bir yandan özel sektörde yöneticilik yapmış, bir yandan da Türk siyasal yaşamı, Türk dış politikası, yakın dönem Türk siyaseti hakkında yazılar, kitaplar kaleme almış.

1983 yılından bu yana çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri çıkan Kara'nın ilk kitabı olan "Yeni Tip Müdahale ve Ordunun Restorasyon İstemi" adını taşıyor ve asker- siyaset ilişkilerini inceliyor. Kara'nın ikinci baskısı Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan son kitabı "Yön'ün Devrimi, Devrim'in Yönü" ise Devrim gazetesini ele alıyor. Kara ile Türk siyasal yaşamının son 35 yılını ve günümüzü, Türkiye için çözüm önerilerini konuştuk.

Doğan Avcıoğlu'nun yönetiminde çıkan haftalık Devrim gazetesini biraz anlatır mısınız?

Devrim gazetesi 1969 yılı Ekim ayı ile 1971 yılı Nisan ayı arasında toplam 79 sayı çıkmış haftalık bir gazete. Ben bu çalışmayı yaparken Talat Turhan'ın arşivinden yararlandım. Devrim gazetesi dönemin çok etkin yayınlarından biri olarak öne çıkıyor. Seçkin Kemalist aydınlarının yazdığı, okuduğu, incelediği, izlediği önemli bir haftalık gazete ve Kemalist çıkışın sözcüsü konumunda. Başında Doğan Avcıoğlu var. İlhan Selçuk sürekli olmasa da dergiye yazan aydınlarımız arasında. Uğur Mumcu ilk yazılarını bu gazeteye yazmış. Çetin Altan, İlhami Soysal gibi isimler Devrim'de yazmışlar.

Günümüzde de ulusalcı çizgide faaliyet yürüten çok sayıda demokratik kitle örgütü, bu çizgide yayın yapan pek çok dergi söz konusu. Ama bunların ne toplam satışı ne de etkinliği Devrim gazetesi kadar olamıyor. Sizce bunun nedeni ne?

Kemalist Devrim'i tamamlama iddiasıyla yola çıkan çok sayıdaki vakıf, dernek, derginin son toplamda çok da etkili olamamasının temel nedeni eşgüdüm eksikliği. Bu nedenle küçük, bölgesel, yerel girişimler olarak, çoban ateşleri olarak kalıyorlar. Bunlar bir noktada, tek bir çatı altında toplanmaz ise köklü birikim oluşturamazlarsa başarısız olmaya mahkûmlar.

Devrim gazetesinin ise iktidar perspektifi var. Devrim, iktidar talebinin yayın organı. 9 Mart ile yakından ilgili, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Gürler'in başında ve içinde bulunduğu geniş bir asker kesimin Kemalist iktidar özlemiyle örtüşen bir gazete.

Kamuoyunda Devrim gazetesinin, Yön dergisinin devamı olduğu yönünde yaygın bir kanaat vardır. Buna ne kadar katılıyorsunuz, bu görüş ne ölçüde doğru?

İlk bakışta Devrim, Yön'ün devamı gibi görülebilir. Ancak gerçekte Devrim, Yön'ün ayrışarak devamı ve farklı bir aşamasıdır. Yön, 1960'lı yıllarda tüm solu kucaklayan bir platform konumundadır. Ama Devrim için bunu söyleyemeyiz. Yön Bildirgesi'nde Deniz Baykal, Haluk Ülman, Nihat Erim gibi sosyal demokrat aydınların da imzası vardır.

Devrim ise daha farklı bir duruşa sahiptir, farklı koşulları vardır. Örneğin sosyal demokratlar yoktur, Mihri Belli gibi Yön'de imzası bulunan pek çok sosyalist aydın Devrim'de yoktur. Yön'de net bir iktidar talebi yoktur ama Devrim'de net bir iktidar talebi vardır. 9 Mart sürecini ve onu ezen 12 Mart müdahalesini anlatan bu kitabı yazmak için o dönemi tüm ayrıntılarıyla inceledim. Ziverbey Köşkü'nde yaşananları, Cemal Madanoğlu davasını ve diğer gelişmeleri ele aldım.

Üç bölümden oluşan kitabınızı neye göre bölümlendirdiniz?

İlk bölümde 9 Mart girişiminin örgütsel boyutunu ele aldım. Yaptıkları çıkışı ve yaşadıkları hüsranı anlattım. Avcıoğlu'nun fikriyatının tarihsel izdüşümünü inceledim. Sultan Galiyev'den Jön Türklere, onlardan İttihat ve Terakki'ye uzanan, Kadro dergisi, sonrasında Yön hareketi ile yükselen ve Devrim gazetesi ile devam eden süreci tahlil ettim.

Avcıoğlu'nun önderlik ettiği hareket, diğer sol hareketlerle karşılaştırıldığında nerelerde buluşup, nerelerde ayrışıyor?

Avcıoğlu'nun fikri zeminini, dönemin diğer sol akımlarıyla karşılaştırdığımda ki bunların başında kısaca MDD denen Milli Demokratik Devrim çizgisi ile TİP vardır, şunu gördüm: MDD kamuoyunda genelde Mihri Belli'ye maledilir ama MDD çizgisinin gerçek fikri önderi bence Doğan Avcıoğlu. Avcıoğlu ve Madanoğlu, ulusal kurtuluş devrimi stratejisini bir bildirge olarak ortaya koymuşlar.

Bu çok önemli bir belge, MDD tezinin kapsamlı bir belgesi niteliğinde. Özü de şu: Kemalist Devrim yarıda kalmıştır, ortaya konan bu stratejiyle tamamlanması gerekir. Toprak reformunu sürekli gündeme taşıyan, aşiret düzenini eleştiren, yozlaşmış siyasal yapıya karşı çözüm öneren bir tavra sahiptir. İkinci bölümde ise Devrim gazetesinin yayın serüvenini işledim. 79 sayıyı incelerken, süreci gün gün, hafta hafta inceledim.

Gazetenin manşetlerini, yazılarını ele aldım. İlk çıktığı dönemde tirajı 50 bin olan, 9 Mart sonrasında ise ortalama 20 bin satan bir gazete Devrim. Kitabımda ayrıca Avcıoğlu'nun başyazılarından seçmelere, önemli yazı dizilerine, Devrim'de çıkan önemli ilan ve reklâmlara, devrim bildirilerine, devrim stratejilerine, devrimci ordu gücünün birinci ve ikinci bildirilerine de yer verdim. Kitabın üçüncü ve son bölümünde ise dönemle ilgili çok önemli eklere yer verdim.

Kadro'nun fikriyatı, Yön bildirisinin içeriği, bunlarda imzası olanlar, Muhsin Batur'un Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a verdiği muhtıra, 12 Mart muhtırası bulunuyor.

Koalisyonlar kitabınızda ise önemli bir saptama yapmışsınız. Kamuoyunda yaygın ama yanlış şekilde yerleşmiş bulunan koalisyon karşıtı yaklaşımı çürütmüşsünüz.

Bu kitabımda da 1950 – 2002 arasındaki koalisyon hükümetleri ile tek parti dönemlerini karşılaştırdım. Hatta yönetimde kaldıkları süre açısından koalisyon hükümetleri çok az da olsa öndeler. Ama ülkemizde koalisyonlar hep eleştirilmiş, hep istikrarı bozan unsurlar olarak gösterilmiş. Silahlı Kuvvetler de, sermaye de, halk da koalisyonları istikrarı bozan iktidarlar olarak bellemiş.

Ama öte yandan 1950 sonrası dönemin yarısı da koalisyonlarla geçmiş. 2002 yılına kadar incelediğimde gördüm ki, istikrarı bozan hükümetler genelde tek parti hükümetleri, koalisyon hükümetleri değil. Örneğin 1950 – 60 dönemin Demokrat Parti'nin tek parti iktidarıyla geçiyor ve sonrasında demokrasiyi katleden, tek parti diktasına giden iktidara karşı 27 Mayıs 1960 Devrimi gerçekleşiyor.

12 Mart 1971 muhtırası AP iktidarına rastlıyor. 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde de AP iktidarda. Günümüzde de AKP yüzde 47 oyla tek başına iktidar olmuş ama hakkında kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açılmış bir parti. Geriye dönüp bakınca 1950 sonrası süreçte koalisyon hükümetlerinin daha istikrarlı olduklarını, askeri müdahaleye maruz kalmadıklarını görüyoruz. Bunalım ve müdahale dönemlerinde hep tek parti iktidarları var.

Bizim gibi demokrasi kültürü zayıf, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemediği ülkelerde tek parti iktidarı kendiliğinden istikrar getirmiyor. Koalisyonlar ise demokrasi kültürünü besliyor. Elbette tüm koalisyon örnekleri olumlu değil ama olumlu örnekler de söz konusu. Örneğin 20 Ekim 1991 genel seçimleri sonrasında kurulan DYP – SHP koalisyon hükümetinin, Demirel ve İnönü'nün başında bulunduğu ilk 1.5 yıllık dönemi, DSP – MHP – ANAP hükümetinin ilk 2.5 yıllık dönemi böyle dönemler.

Çalışmalarınız ışığında ülkemizdeki muhalefete nasıl bir yol öneriyorsunuz?

CHP'nin tarihsel köklerinden kopması, tarihsel özgörevini devam ettirememesi, Türk çağdaşlaşmasının öncü bir unsuru olarak görevini gerektiği gibi yapmaması onu eritti ve 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde baraj altında kaldı. Fakat CHP'nin bir dönem TBMM dışında kalması da halkın ve ülkenin bu partiye ne kadar çok gereksinim duyduğunu bir kez daha kanıtladı.

CHP yönetiminin Meclis dışında kaldığı bu dönemi özeleştiri vererek, yeterince değerlendirdiğini söylemek çok zor. Gelinen noktada CHP'nin hızla yenileşmesi, gençleşmesi, genç kuşaklarla ve genç kadrolarla buluşması gerektiği açık. Ülkemizin temel harcı olan CHP, Kemalist Devrimi yeniden ve günümüze özgü kodlarla sahiplenerek yoluna devam etmek zorunda. Bunu yapması durumunda yeniden Türk çağdaşlaşmasının motor gücü ve en ciddi iktidar seçeneği olacaktır.

CHP'nin işlevi ve görevi budur, Atatürk'ün "devrimin siyasal örgütü" olarak tanımladığı CHP'yi kurma nedeni budur. Bunları yapmayan bir CHP'nin varlık nedeni de sorgulanır. CHP, devrimden geri adım attıkça topluma yaklaştığını sanıyor ama yanılıyor. Çünkü toplum muhafazakârlaşıyor, başkalaşıyor. CHP, önüne toprak reformunu, bölgelerarası gelişmişlik farkını azaltmayı, aşiret düzenine son vermeyi, eşitliği, emeği, hakça bölüşümü koyarsa büyür. Bunu yapmayan bir CHP ise küçülür.

Türkiye'nin ciddi bir restorasyona ihtiyacı var. Kemalist, ulusal devrimci birikim, Türkiye'ye hızla kaybettiği kanı, heyecanı ve özgüveni kazandıracak, Atatürk Türkiye'sini yeniden güçlendirecektir. Kemalist Devrim'in tamamlanması için toprak reformunu, aşiret düzeninin yıkılmasını, bölgelerarası gelişmişlik farkını azaltmayı, ülkenin tamamında anayasa ve yasaların eksiksiz uygulanmasını, yurttaşlık temelinde ilişkilerin tesis edilmesini öncelikle ele almak gerekir.

Başı dik ve onurlu bir dış politikaya yönelmek şarttır. Bunun için öncelikle ve özellikle Atatürk'ün bölge merkezli dış politikasını, komşularla işbirliğini yeniden ele almak lazımdır. Emperyalizmin ulus devletleri yok etme politikasına karşı, Türkiye ulus devletlerin yer aldığı bir örgüte öncülük, çok yönlü, çok boyutlu, çok taraflı bir ittifaka liderlik etmelidir.

İran ve Venezüella'nın yaptığını yapmalıdır. Bunun için Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok, kendi tarihimize bakmamız yeter. Bir de Türkiye'nin yeniden Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nu gündemine alması lazım. Çekiç Güç, Keşif Güç nasıl geldi yerleşti, bunlara TBMM'de ve MGK'da kimler evet dedi, kimler önünü açtı, Irak'ın kuzeyinde Kürt devletinin altyapısı hazırlanırken kimler el kaldırdı bunları sorgulamak lazım.

Şeriat ülkesinde kadın olmak!

1/4/2008 · Kategori: Arastirma

Şeriat ülkesinde kadın olmak!

BELMA AKÇURA

Suudi Arabistan’da şeriat kurallarına uygun kadın olmanın ne anlama geldiğini öğrenmem uzun sürmedi. İlk kural yanımda bir erkek olmadan tek başıma sokaklarda dolaşamayacağımdı...

Türkiye’de türban tartışmalarını geride bırakıp, Vehhabi yorumuna dayalı katı şeriat kurallarıyla yönetilen Suudi Arabistan’ın Riyad Havaalanı’nda yüzlerce erkeğin arasında bekliyorum...
İki yıl önce 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “İlle de başı bağlı olarak okumak isteyen varsa gitsin” dediği Suudi Arabistan kadınlarının “siyah”, erkeklerinin “beyaz” örtündüğü, örtünmenin şart olduğu, yasaklarla çevrili bir İslam ülkesi.
Belki de bu nedenle çantamdan, pasaportumdan önce siyah bir eşarp çıkarıyorum. Çünkü biliyorum ki; Suudi kadınlarının yarısı peçeli olmak üzere, tamamı abaya denilen kara çarşafları giymek zorunda. Aslında aynı zorunluluk erkeklerinde de var ve onlar da thop denilen beyaz uzun bir elbise giyiyor, başlarını da poşuyla örtüyor.
Riyad Havaalanı’nda pasaport kontrolü için sıra beklerken; sürekli başımdan kayan başörtüsünü takma konusunda beceriksizce ama ısrarlı mücadelem yabancı kadınların başörtüsü takmak zorunda olmadıklarını öğrenince son buluyor. Ama abaya giymek zorundayım.
Yarısı toprak, yarısı kurşuni renge boyanmış gökdelenleriyle çölün ortasında bir uzay araştırma merkezi gibi duran Suudi Arabistan’da şeriat kurallarına uygun kadın olmanın ne anlama geldiğini de hemen sonrasında öğreniyorum.

Siyaset konuşan Kral’a karşıdır, Kral’ı konuşan şeriata karşıdır
Tek başıma yanımda tanıdığım bir erkek olmadan Suudi sokaklarında dolaşamayacağımı, kadınların araba kullanmalarının yasak olduğunu, istediğim her yere elimi kolumu sallayarak girip çıkamayacağımı, sadece kadınların girebileceği belli yerlerin olduğunu, erkekleriyle tokalaşamayacağımı, neredeyse her şeyi yasaklayan mutava dedikleri din polisleri ile karşılaşırsam başıma nelerin gelebileceğini de...  
Dünya basını 11 Eylül olaylarından sonra El Kaide ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin ülkeyi petrol zenginliğinin yanı sıra Ortadoğu’da siyasal açıdan da önemli hale getirdiğini yazmasına karşın, burada siyaset hiç konuşulmuyor. Çünkü Suudi Arabistan’da siyaset konuşmak Kral’a karşı olmak, Kral’ı konuşmak ise resmi ideolojinin temelini oluşturan şeriata karşı çıkış sayılıyor. Bir başka deyişle şeriata karşı olmak; iki kutsal caminin koruyucusu Kral’a karşı olmak ve onun yönetimine sınır getirmeye çalışmak olarak algılanıyor.
Bazı Suudi Arabistanlılara “Hiç mi muhalefet yapılmıyor?” diye soruyorum; 1990’lı yıllarda ülkede gelişen muhalefet hareketlerinin büyük bir kısmının yine İslamcı karakterde olduğu hatırlatılıyor. Bu nedenle Suudlar, Kral Abdullah bin Abdülaziz’in ileriyi gören, yeniliklere açık biri olmasını bir kazanç sayıyorlar. Son üç yıldır rahatlar.
Şeriatla yönetilen bir ülkede böylesine abartılı örtünmenin dinin bir gereği olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Bazılarına göre, Suudlu erkeğin ve kadının örtünme biçimi dini bir gereklilikten çok ikisi için de geleneksel bir dayatma. Sadece kadınların girebildiği dükkanları geziyorum; bir gökdelenin üçüncü katı kadınlara ayrılmış: inanılmaz dekolte kıyafetler; ortalık şıngır şıngır...
Sırtı açık, yırtmaçlı elbiseler, göğüs dekoltesinin sınırını zorladığı bluzlar, fantastik iç çamaşırları. Sonuçta Vehhabiler mi değişiyor yoksa ülkedeki yasaklar mı kadınlarını bu kadar abartılı yapmış anlamak mümkün değil... Çünkü burada kadınlar örtünürken de abartılılar, evlerinde açılırken de...
25 yıldır Suudi Arabistan’da yaşayan Recep Anaş’a göre Suudi Arabistan’da sosyal hayattaki baskılar tamamen siyasi. Anaş “Bütün dinler örtünür ama burada din, siyasi rejimin esas kaynağı olarak varlık gösteriyor. 1978’de Suudi rejimini sarsan Kabe baskınından sonra aşırı uçlar çıkmasın diye dini kontrol altına aldılar. Önceleri mutava gönüllülerdi. Sonra sistemi koruma refleksi sonucu bunlar maaşlara bağlandılar. Polis gücü oldular. Çok fazla yetki verdiler ve yasaklar da böylece arttı” diyor.
Yasaklardan biri de bir Suudlunun yabancı bir kadınla ya da erkekle oturuyor olması. Oysa elimi uzattığım her Suudlu erkek elini uzatıyor. “Eli elimde” benimle sohbet edenlerden biri de Suudlu işadamı Abdullah Algahtani.
10 yıldır Ortadoğu’da yaşayan gazeteci Nazif Erışık’ın mükemmel Arapçasıyla Algahtani’den çok şey öğreniyorum.
Algahtani’ye “Hep mi vardı bu yasaklar?” diyorum. “Hayır” diyor. 25-30 yıl önce dini eğitim ve medreselere fazla önem verildiğini hatırlatarak “Bunların sayısı arttıkça önüne gelen bir kural koydu. Öyle bir hale getirdiler ki; neredeyse dinen her şey yasak oldu. İnsanlar isyan etmeye başladı. Zaten son üç yıldır yasaklar artık eskisi kadar katı değil. Burası da gelişiyor. Çünkü Kral son derece anlayışlı ve yeniliklere açık biri” diyor. 

Suudlu kadınlar evde iktidar
ABD’de sosyoloji üzerine mastır yapmış, eşi Kral’ın kardeşinin müsteşarı, bir general kızı olan Leyla Ali Wahbi ise Suudlu kadınların mutlu olduğuna inanlardan. Evde hakim olanın kadın olduğunu söylüyor. Kocalarının hakimiyeti ise dışarıda başlıyor.
12 yıl önce 70 Suudlu kadının araç kullanmak için eylem yaptığını bilmesem bu hakimiyet duygusu ve dünyanın en zengin ülkesinde ekonomik rahatlığın Suudi kadınlarına eşitlik kavramını tamamen unutturmuş olacağına inanacağım. Ki Suudi kadınlarının “eşitlik” kavramına yabancı oldukları da bir gerçek. Çünkü 20 kadın derneği ama neredeyse hemen hepsi “hayır işleri” yapıyor.

“Biz de peçeyi tartışıyoruz”
Doktor Muhammet Abalk, Suudlarla ilgili benim bütün ezberimi bozuyor: “Siz Türkiye’de nasıl türbanı tartışıyorsanız Suudlular da peçeyi tartışılabiliyor. Zaten İslamda yüz kapatılmaz.”
Kendisi gibi doktor olan eşi Yeter Abalk ise evde beş oğluna Türkçe öğretmiş, Muhammet beyin adını Mehmet diye değiştirmiş bir Türk. Doktor Yeter hanımı da  Suudlu eşine duyduğu “sevgi” kapattırmış. “Dışarı çıkınca alt tarafı bir çarşaf giyiyorum o kadar olacak” diyor. Riyad Büyükelçiliğimizde ise durum daha farklı. Büyükelçiliğin verdiği davette elçilikte çalışanlardan birinin eşinin sesini duyuyorum: “Bu ülke insanı feminist yapıyor.”
Dönerken elimdeki gazetede Demirel’in açıklaması gözüme çarpıyor: “Türban ‘özgürlük’ olarak değerlendirilecek kadar masum bir simge değil. Türban başka ülkelerde şeriat devleti arayanların aracı olmuştur.”
Bense hâlâ, çölün ortasında yükselen dev binalar ve dünyanın en pahalı arabalarıyla caddeleri turlayan beyaz ve siyah insanlara bakıp “Türkiye batıdan vazgeçmeden doğuyla buluşabilir mi?”sorusuna yanıt bulmaya çalışıyorum.

“Suudi Arabistan daha çok gelenekler ülkesi”

Ali Naci Koru Türkiye’nin Riyad Büyükelçisi. İzmir İmam Hatip Lisesi ve Mülkiye mezunu. Cidde, Bregenz, Bonn, Roma, Mainz ve Şikago’da görev yaparken Dışişleri’nin bilgisayar dehası olarak tanındı. Bakanlığın bilgisayara geçişinde çok önemli rol oynadı. Yurtdışında yaşayan Türklerin konsolosluklardaki işlemlerini internet aracılığıyla yapmalarına imkan sağlayan “e-konsolosluk” projesinin mimarı.
Koru son olarak bütün büyükelçiliklerimizin iletişimini sağlayan “medyaarşiv” sistemini kurdu. Koru Riyad elçiliğini başkan aşağı yenilemekle kalmadı; sinema günlerinden, Osmanlı eserlerinin tanıtılması amacıyla düzenlenen konferanslara kadar pek çok faaliyetin de büyükelçilik bünyesinde gerçekleşmesinin yolunu açtı.

Suudi Arabistan’da örtünme ve yasakların sınırı yok. İslam bu mu?
Burada gördüğünüz günlük hayat, sosyal hayat aslında tam olarak İslam diye anlatılamaz. Her ülkenin, dini kendisine göre yorumlayış tarzı farklı olabiliyor. Körfez ülkelerine gidiniz; Yemen, Kuveyt, Bahreyn’e, oralarda da çok daha farklı bir hayat tarzı var ama onlar da Müslüman ülke. Bu ülkelere baktığınızda hepsinde yorumlayış ve uygulayış farkını hemen görebiliyorsunuz.
Suudi Arabistan’daki din anlayışı kültürle iç içe girmiş. Kültür ağırlıklı bir din var burada. Dolayısıyla burada gördüğünüz uygulamaları din olarak izah etmek çok yanlış olabilir. Suudlar da zaten bunun böyle olduğunu biliyor ve ona göre de davranıyor. Onun için burası daha çok gelenekler ülkesi. Tarihlerine bakın; o günden bugüne gelen bir çizgileri var. O gün de dini yorumları farklıydı bugün de. Ama bu kültür ağırlıklı bir yorum onun için o şekilde değerlendirmek daha doğru olur diye düşünüyorum.

Türban tartışmaları yaşanırken Malezya ile karşılaştırıldık. Türkiye ile Suudi Arabistan’ı mukayese etmek mümkün mü?
Türkiye ile mukayese edilebileceğini düşünmüyorum. İki ülke birbirinden tamamen farklı; sosyal hayatlarımız da farklı, uygulamalarımız da farklı. Türkiye’deki türban ya da başörtüsü tartışmasını başka bir boyutta değerlendirmek lazım. Türkiye’nin her tarafında insanlar çok rahatlıkla beraber yaşıyor, kol kola dolaşıyor. Dolayısıyla sosyal hayat açısından bizdeki o zenginliği başka bir ülkede, bu Suudi Arabistan olması şart değil, bir başka ülkede görmek zor olabilir. Bizde diğer dinlerden, kültürlerden gelen insanlar var. Ve biz bu insanlarla yüzlerce yıldır beraber yaşıyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu mozaiğini Ortadoğu’daki bir başka ülkede görmek tabiatıyla biraz zor.

“Artık eserlerine sahip çıkıyorlar”

Suudi Arabistan Türkiye açısından nasıl bir öneme sahip?
Suudi Arabistan Türkiye’ ye göre daha yeni gelişmekte olan bir ülke ama önümüzdeki yıllarda çok önemli gelişmelerin olabileceğini görüyoruz. Kral halkıyla çok barışık bir insan. Bu toplumun daha ileriye gidebilmesi için kraliyetin bu rejimin de bir çalışma içerisinde olduğunu görüyorum. Toplumu daha ileri düzeye getirmek için çağdaşlaşma konusundaki çalışmalara önayak olacağını düşünüyorum.
İki ülke bölgesel konularda kendilerini birbirlerine daha yakın görüyor, pek çok konuda benzer düşünce ve görüşlere sahip. Türkiye ile ilişkileri de son 10 yıldır daha iyiye gidiyor, gelişiyor. Bu sadece siyasal açıdan değil, ekonomik ve kültürel açıdan da böyle.

Suudi Arabistan Osmanlı eserlerine sahip çıkmadığı için her defasında eleştiri konusu oluyor.
Artık eserlerine sahip çıkıyorlar. Biz de önümüzdeki birkaç ay içerisinde Suudi Arabistan’da Osmanlı eserleriyle ilgili bir veritabanı çalışması yapacağız. Nerede Osmanlı’dan kalma eser var, bunları tespit edeceğiz. Suriyeli mimar ve arkeolog Mahmut Zeynel Abidin gibi, Osmanlı mimarisi üzerine çalışmış, Arapça bilen böyle birkaç bilim adamıyla birlikte yapacağız ve bunun için bir de katalog hazırlıyoruz. Çünkü Suudi Arabistan’da bu konuda büyük bir bilinçlenme var.

Orhan Pamuk'un "Kar" romanı gerçek mi oluyor?

1/10/2007 · Kategori: Arastirma

Serpil YILMAZ  

Orhan Pamuk'un "Kar" romanı gerçek mi oluyor?

KARS

Milliyet'in 2005 yılından beri yürüttüğü "Baba Beni Okula Gönder" kampanyasının kutlandığı Hilton'daki gecede, aynı masaya düşmüştüm bağışçılarımızdan Yadigar-Mehmet Binal çiftiyle ve onların hikâyesini aktarmıştım sizlere.
12 Eylül askeri darbesinden 4 ay sonra, TÜBİTAK'ta görev yapan 19 bilim adamıyla 50 gün gözaltında kalan Mehmet Binal, serbest kaldığı gün soluğu Amsterdam uçağında almıştı. Kaçmıştı. 10 yıl ülkesine girememişti. NATO'nun Hollanda'daki merkezinden, ABD'de girişimci olmaya uzanan bir öyküydü. Onlarla, önceki gün kampanyamıza bağışladıkları kız yurdunun açılışında Kars'ta yeniden buluştuk.

Ne doğduğu, ne doyduğu yer
Binal çifti, Amerika'nın Connecticut eyaletinde kurdukları ve NEC, Samsung gibi dünya şirketlerine lisans ihraç eden telekomünikasyon şirketi Bicom'u büyütmekle doldurmamış "gurbet" yıllarını, çağdaş Türkiye'ye özlem de biriktirmişti. Kars'ta kucaklaştılar memleketleriyle. 100 kızın "köyün soğuğunda" donma tehlikesi geçiren geleceklerine sıcak bir yuva kurdular. Binal çifti ne doğdukları ne doydukları bir yere bağış yaptı.
Mehmet Bey, "Neden Kars?" diye sorulduğunda, "Daha ötesi yok" diyor.
"Ötesi", "öteki", "ötelemek" hepsi uygun düşüyor Kars'a. Yoksulluk gibi, gözyaşı dolu bir tarih gibi, tütmeyen baca gibi.
Binal, törendeki umutlu konuşmasında kız öğrencilere, "Doğru arayışında olun, size sunulanları bilimin süzgecinden geçirin, çevrenizde her dilden, ırktan insanla dostça yaşayın" diye sesleniyor.
"Çocuklar yalnızca bir bina yaptırdığımızı düşünüyorlar, oysa ben onlara bir gelecek düşlüyorum. Yeteneklerini ve çalışmalarını izleyeceğim. Başarılı olanları Amerika'da evimde misafir edip dil öğrenmelerini sağlayacağım" diye sıralıyor içinden geçenleri bana da.

17 yıldır gelen ilk eş
Törende ÇYDD Başkanı Türkân Saylan, kürsüye geçtiğinde tek tek gözlerinin içine bakarak kızlara sesleniyor: Hepimiz Atatürk'ün kızlarıyız!
Saylan, "Cumhuriyet'ten önce eğitimli erkeklerin oranı yüzde 10'du, kızlarda bu oran koca bir "0". Saraydaki hanımefendiler ise özel hocalarından piyano dersleri alıyorlardı. Cumhuriyet aynı zamanda kadın devrimidir" diye başlıyor konuşmaya ve çağdaş yaşamın her noktasına dokunmaya çalışarak sürdürüyor sözlerini: Saçınızı tarayın, dişlerinizi fırçalayın, arkadaşlarınız arasında zengin fakir ayrımı yapmayın, herkese eşit davranın, kendi kararlarınızı alın, 14'ünüzde kuma gitmeyin, öğrenmeye açık olun.
17 yıldır Kars'a ilk kez eşiyle birlikte gelen vali olan Mehmet Ufuk Erden ve Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu'nun da katılımıyla bu kentte kampanyamızın üçüncü yurdunun kapısını açıyorduk.

Ya intiharlar!
Kars'ta çok kişiden, "Orhan Pamuk'un Kar romanı artık burada gerçek oldu" sözlerini duyuyorum. Pamuk, bu romanında Kars'taki intiharları ve tarikat ilişkilerini anlatıyordu.
"Mahalle baskısı olur mu?" sorusuyla birlikte duyduklarımı 9 yıldır bu kentte belediye başkanlığı yapan Alibeyoğlu'na yöneltiyorum, "Yoksulluk cahilliği getiriyor. Bu döngüyü kırmak için mücadele ediyorum" diyor. Merkezdeki 20 bin aileden 15 bininin devletin verdiği kömürle ısındığı, tarikat baskılarının sinsice yol aldığı Kars'ta son 7 ayda 10 genç intihar etti, 33'ü de intiharı denedi.
Acaba yalnızca eğitim hakkı için mi mücadele ediliyor, Türkiye'nin en ötesinde?
Genç olarak da, kadın olarak da, insan olarak da yaşama hakkı için!

syilmaz@milliyet.com.tr