• Bağlantılarım

'Bildiğim bir ağrıyı yazdım'

5/1/2010 · Kategori: Soylesi

 

'Bildiğim bir ağrıyı yazdım'


 

'Bildiğim bir ağrıyı yazdım'

 

 
<_script /> document.write(); <_script /> BURCU AKTAŞ


RADİKAL KİTAP / 02/10/2009

 
 
 

Sema Kaygusuz: 'Yüzünde Bir Yer'i yazmak, hesaplaşmayla değil de geriye kalan duyguyu ifşa etmekle ilgiliydi. Bildiğim bir ağrıyı yazmaya çalıştım. Benim babaannem Dersim sürgünü. Feci bir deneyim yaşamış ve o deneyimden sonra bir suskunluk bırakmış geriye. Böylece suskunluğunu yırtan bir kahraman tasarladım. Bu kahraman bir başkası, ama birçok açıdan beni andırıyor

KAPAK
Tüh ve ah... Acıyı, afallamayı, yazıklanmayı en iyi anlatan iki ünlem. Sözcüklerin değerini bilen bir yazarın, Sema Kaygsuz’un yeni romanı Yüzünde Bir Yer’in bölümleri aynı zamanda Tüh ve Ah... Yazar, kimi zaman ağızdan can havliyle çıkan bu ünlemlerin hakkını verecek bir hikâye anlatıyor yeni romanında. Kendine bir yer bulmaya çalışan utanç duygusu ve suskunluk romanı Yüzünde Bir Yer. Kaygusuz, Dersim katliamı sonrasında miras kalan ruh halleri ve duygular ile uğraşıyor.
Romanın temelinde Dersim Katliamı’ndan kurtulmuş bir babaanne (Bese) ve torunu var. Bese’nin esin perisi ise Sema Kaygusuz’un bir Dersim sürgünü olan babaannesi. Sema Kaygusuz’a göre acıyı ve utancı miras alanlarda bir tutulma hali oluyor: “Atalar yaşıyor, yeni kuşak ise o yaşantının izleriyle doğuyor. Tatmadığın bir acı göğsüne yuvalanmış gibi. Tuhaf bir duygu... Ve o içine sirayet eden anlamsız utanç hayatla uyumunu bozuyor, durduruyor, en önemlisi susturuyor. Romanın ana meselesi bu suskunluk, bir tutulma hali.” Kaygusuz tüm bunları anlatırken de ‘incir’ ve ‘Hızır’ yardımına yetişiyor. Sema Kaygusuz’la yeni romanını konuştuk...

Yüzünde Bir Yer’in politik bir roman olma gibi bir derdi yok. Utancı miras alanın iç dünyası ilgilendiğiniz. Kitabınızı politik bir roman olarak adlandırır mısınız?
Hayır. Politik bir roman yazmaya kalkışmadım. Kendi poetik anlayışımdan ötürü, bireylerin iç yaşantısıyla, bilinçdışıyla ilgilendim. Üstelik politik dil çok indirgemeci bir dil. İçerdiği birçok şeyle birlikte bireysel dünyayı dışlayabiliyor. Dolayısıyla romanın özgürleştiriciliğine müdahale etmiş oluyorsun. Böyle bir müdahale olsun istemedim. Sonuçta becerebileceğim bir yoldan gittim. Ortada Bese’ye ait bir acı var. Bese, Dersim Katliamı sonrasında sürgün ediliyor... O acı ile nasıl ayakta kaldı? Bu, torununu nasıl etkiledi? Bunlara odaklandım. ‘Hayatta kalmak insan maneviyatında neye denk düşüyor?’ ilgilendiğim soru buydu. Egemenin millet kurarken, halkını tek tipleştirirkenki yöntemleri dünyanın her yerinde aynı, ama sonrasında bireylere yansıyan duygu biricik. O biricik duygunun peşine düştüm.

Dersim Katliamı’nı yazmak bir hesaplaşmamı sizin için?
Yüzünde Bir Yer’i yazmak, hesaplaşmayla değil de geriye kalan duyguyu ifşa etmekle ilgiliydi. Bildiğim bir ağrıyı yazmaya çalıştım. Benim babaannem Dersim sürgünü. Feci bir deneyim yaşamış ve o deneyimden sonra bir suskunluk bırakmış geriye. Böylece suskunluğunu yırtan bir kahraman tasarladım. Bu kahraman bir başkası, ama birçok açıdan beni andırıyor. Diyeceğim, Yüzünde Bir Yer aynı zamanda benim özgürleştirici mitimdir. Karnımdan bir şey çıkardım. Başkalarının acısına bakmak kolay değildir. Romanın poetik anlayışında bir başkasına bakarkenki ahlak da ele alınıyor. Dikizleyebilirsiniz, bön bön bakarak iğdiş edebilirsiniz bir insanı... O yüzden fotoğrafçı bir karakter var romanda. Baktığın şeyin kendisi olmak sanatsal olduğu kadar aynı zamanda etik bir tutumdur. Dolayısıyla romanın etik omurgasını kurmak, kendime karşı dürüst olmak için bildiğim bir ağrıyı yazmak istedim. 

Bu romanda babaanneniz daha belirgin... Onun genel anlamda edebiyatınızda derin bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz...
Bilmem ki. Yazdığım her şeyde bir etkisi var mı yok mu, bunu tespit edemem. Ama bu romanda bir karakter olarak değil de bir esin perisi olarak kesinlikle vardı. Ben, aklın çok baskın olduğu bir evde büyüdüm. Babaannem ise zaman zaman akıldışı bir kocakarı, zaman zaman bilge bir büyükanneydi. Tütün fabrikasında işçi olarak çalışan emekçi bir kadındı. Onun maneviyatı, çalışkanlığı, doğayla ilişkisi içime işlemiş olmalı. Çocukluğumda onu yılda 15 gün kadar görürdüm aslında. Burnumun dibinde olsaydı bu kadar kıymetini bilemeyebilirdim. Kendisini çok az tanıdım ama çok etkisinde kaldım. Zaman zaman şüphe ediyorum, acaba kendimden bir büyükanne mi yaratıyorum diye. Bir yandan da artık onu geride bırakmak istiyorum. Onun varlığını özümsedim artık. Bir parçam oldu. 

Miras kalan duygular insanı hırpalıyor, bunu romanınızda görüyoruz. Ama burada suçluluk duygusu da var değil mi?
Miras kalan duygular elbette insanı hırpalar. Sadece mağduriyet, mahrumiyet duyguları değil suçluluk duygusu da hırpalar bireyi. Sözgelimi, ailenizde katliama katılmış bir asker, ne bileyim bir dolandırıcı, zalim bir politikacı varsa farklı bir utancın bir parçası haline gelebilirsiniz. Bu da başka bir suçluluk duygusu... Geriden gelen suçluluk duygusu, utanç, korku şimdiki bireyin kimyasını, ruhsal alanını değiştirebilir. Sanat bir yönüyle bu başıbozuk duyguları fark etmemizi sağlıyor. Aristotales doğru söylemiş, gerçekten bir arınma alanı sanat. Ben de roman sanatıyla ilgilendiğim için bu arınmayı hem bir okur olarak kendimde, hem de bir yazar olarak kahramanımda denedim. İncir çağına girmişken, yani her şeyi söylemeye, ballı özünü bir ötekine aktarmaya, kendimi bir başkasına vermeye ve bunu gözü kara yapmaya zihinsel olarak hazır olduğum zaman bu hikâyeyi yazdım. Romanda hatırlamak ve unutmaktan da bahsediyorum. Bir şeyi çok hatırlamak da bir düşünsel hapishanedir. Örneğin belleği sadece soykırım üzerine kurulan halklar var. Bu, sürekli bir ölüm ürküntüsü ile yaşamak oluyor. Ölüm ürküntüsü de miras bırakılabilir ya da bilinçli, politik olarak sistematikleşti- rilebilir. Tersinden bir örnek verecek olursak, Alman toplumunda olduğu gibi önüne geçilemeyen aşırı suçluluk duygusu olarak yeni kuşakları tutulmaya uğratabilir. Hatırlamak ya da unutmak, bir devlet politikası, bir toplumsal kimlik meselesi haline gelince tek tek ruhlara müdahale ediliyor demektir. An gelir, unutmak hatırlamak kadar kıymetli olur. Oysa ki bütün bunların dışında vicdan, daha kapsayıcı ve özgürleştirici bir anlam kurar.

Peki, konuyu biraz değiştirerek günümüzden bir örnekle sorsam. Türk ve Kürt meselesinde ölümleri ele alırken örneğin... Türk ordusunun askeriyken ölen ile dağda ölenin özellikle annelere yaşattığı duygu, geriye kalan miras aynı değil midir?
Yaşanan acıya asla farklı bakmamak gerekiyor. Ama öte yandan, anneliğin bir ideolojisi olduğuna inanıyorum. O evladı hayata katarken kültürünü, dilini, dinini geçiriyorsun, kendi bildiğin her şeyi ona aktarıyorsun. Kimi anne evladına Dede Korkut masalı anlatır kimi anne Pepuk Kuşu masalını. Her iki masalın sorunsalı tematik ve ahlaki olarak birbirinden farklıdır. Ama yas söz konusu olduğunda herkes birbirine ortaktır. Sonra yine farklılık başlar, birisi çocuğunu bayrağa sararak gömer, öbürü zılgıt çekerek, bir başkası dilinin altına defne yaprağı koyarak... Mesele halkları birbirine düşüren zihniyette ve o zihniyet şimdi anneliği fedakârlıkla allayıp pullayarak tektip, düşünsellik içermeyen bir kadınlık modeli koyuyor önümüze.

Ülkenin tarihini, katliamlarını düşünürsek utanç duygusu bizim kaderimiz mi? Hep utanacak mıyız biz?
Kader sözcüğünü düşünelim biraz. Cinsiyetimiz kaderimizdir. Ama asıl olan nasıl birer kadın, nasıl birer erkek, en önemlisi nasıl birer kişi olduğumuzdur. Bütün bu macera kültürel kodlarla, toplumsal cinsiyetle, dinsel anlayışlarla, ekonomik ve sınıfsal unsurlarla harmanlanarak devam eder. Sisteme bakalım: Egemenler Sünni esaslı milli devlet olacağız, diye bir karar veriyor ve kendi içinde öteki olarak algıladığını değiştirmeye çalışıyor. Dersim katliamının başlangıcında devlet üç-dört yaşında çocukları alıyor ya da kızlar Türklerle evlendiriliyor. Yabancı olanı eritmeye çalışıyorlar. Öteki, devletten mahrum bırakılıyor. Bu sistemli bir şey, kader değil. Kader olarak adlandırılmaya başlandığında bir pasifizasyon başlıyor. Mesela halkı dilenci hale getirdiler. Bir kilo pirinç ile insanların evine girer ve oyunu alabilirsin artık. Yoksul insan o pirince o kadar muhtaçtır ki onun iradesine bir kilo pirinç karşılığında el koyabilirsin. Bu sistemli bir şey, kader değil. 12 Eylül örneğin... Hapishanelerdeki sağcı ya da solcu aydınların, yazarların, düşünce insanlarının, akademisyenlerin her biri münevver kişiliklerdi. Kimi sürgün oldu, kimi işkence gördü. Bir kuşağı böyle aşındırırsan geriye Özal kuşağı gelir. Çok sistemli buluyorum ben tüm bunları. Utançlarımızı kaderimiz olarak kabullenmektense o utancın sorumluluğunu almak artık her birimiz için kaçınılmazdır. 

Romana dönersek... Üç belirleyici tema var romanda: Bese, Hızır, incir ağacı. Öncelikle incirden başlayalım isterseniz, az önce incir çağındayım dediğiniz için...
İncir, aslında temel eleştirinin ana dayanağı. İnsanoğlunun uygarlaşma telaşını eleştirmek için dallı budaklı bir sığınak. Doğayla olan ilişkimizde bir yanlışlık var çünkü kadınla olan ilişkimizde bir yanlışlık var. Toplumsal cinsiyet nasıl erkek ise doğaya da dişil anlamlar yükleyerek onun üstünde hegemonya kuran bir uygarlık geliştirmişiz. Sonuçlarını da hep beraber görüyoruz. Bütün toplumların -belki kuzey ülkelerini biraz ayırabiliriz- kadınla olan ilişkisi, doğa ile ilişkisiyle aynı. Bir ağaca nasıl muamele ediliyorsa kadına da aynı şekilde davranılıyor. İncirin cezbeden ve mahveden, şifa veren ve zehirleyen, kutsal ve şeytani gibi birçok çifte anlamı var. Şimdi bu anlamları alalım, kadın mitlerine yerleştirelim, aynı. Kültürel algıya yerleştirelim, hemen hemen aynı. Ama incir bütün bunlarda azade bir varlık. İncirin aklıyla düşünmeye başladığımızda belki bir dönüşüm yaşayacağız. Belki o bize ustalık edecektir. Belki de henüz vakıf olmadığımız bir akıl vardır orada. 

Yere Düşen Dualar’da da şarap vardı. Şimdi de incir... Sizden hep doğaya dair bir şey beklemeli miyiz?
Bence her yazardan beklemeliyiz bunu. Biz doğaya aitiz. Benim biraz eko-feminist bir bakış açım vardır. Taşı, toprağı, kendi azabını çeken hayvanlar âlemini görmezden geldikçe kendi şehirlerimize sığamayan, birbirini mahveden varlıklar haline geliyoruz. Bizim uygarlıkla olan ilişkimiz yanlış. Kumsaldaki taşların bile hakkını savunarak başlamalıyız canlılığı kutsamaya. 

Yoğun bir antropolojik, mitolojik okuma var romanda Hızır üzerine... Bu romanda Hızır mıydı sınırlarınızı belirleyen?
Önce Hızır ile başladım. 2006’da bir belgesel kitap çalışması yapıyordum, bir izlenim kitabı. Birkaç fotoğrafçıyla birlikte Türkiye’nin çeşitli yerlerine gittik. Antakya’ya gittiğimde orada Hızır söylencelerinin ne kadar yaygın ve canlı olduğunu fark ettim. Ve Hızır içime düşüverdi. Her zaman için, bir tema üstüne çalışırken niçin bununla ilgileniyorum diye hep merak ederim. Kişinin kendine duyduğu merak, meselesini derinleştirmesini sağlıyor. Uzun süre ‘Ne işim var Hızırla’ diye düşündüm. Fark ettim ki meğerse Hızır söylenceleri ile büyümüşüm. Aslında Hızır çoktan beri içime yer etmiş bir figürmüş. Ve bunun bir rastlantı değil çok köklü bir nedensellik olduğunu fark ettim. O nedensellikle Bese’nin hikâyesi buluştu. Bütün araştırmaları bitirdikten sonra da romanı yazmaya başladım. 

‘Her yere ağ atıyordum ama bağ kuramıyordum yaşadığım yerle’
Doğa ve insan ile kurduğu ilişkiye bakınca Sema Kaygusuz’un çocukluk yıllarını çok merak ediyorum, nasıl bir çocukluktu sizinki?
Biz, babamın görevi nedeniyle neredeyse her üç yılda bir yer değiştiren bir aileydik. Dolayısıyla çok değişik iklimlerde yaşadım. En çok iklim değişikliklerinden etkilendim. Doğa ile olan ilişkimde bu değişimlerin etkisi vardır herhalde. Doğanın değişken ritimlerini keşfettim. Gelibolu’da yüzerken yunuslar burnumun dibindeydi, her yer akasyalarla kaplıydı. Sonra birdenbire Sarıkamış... Dağ, uluyan kurtlar, çam ormanları, kar, kardan yüzü kararmış ve kırışmış, erkenden yaşlanmış çocuklar, tezekten damları olan evler... Sonra Antep... 40 derece sıcak, asfalt ayaklarımıza yapışıyor, fıstık ağaçları, refah, zenginlik, ağız tatları, kadın hayatı, erkek hayatı... Derken Girne, evin balkonuna vuran dalgalar, sonra Ankara, tutuk bir bozkır yaşamı ve daha bir sürü yer. Müthiş bir değişim. Dil değişiyor, üslup değişiyor, anlatım değişiyor. Bu ani şoklar beni insana çekmiş olmalı. Babam sosyalist bir adam, annem keza gerçeklikle ilişkisi sağlam bir kadın... Derken, yıllık izinlerde akrabaların yanına gittiğimizde cinlerden, perilerden, Hızır’dan bahseden, kendi iç dünyası olan bir babaanne ve Balzac romanları okuyan bir anneanne figürü ile karşılaşıyordum. Tüm bunlar beni çok etkiledi. Çeşitlilik içinde insana duyduğum merak artmış olmalı.

Ama hep bir değişim de vardı hayatınızda...
Evet, hep bir değişime maruz kaldım. Standart bir yaşantım olmadı. İlkokulu üç ayrı okulda okudum. Öğretmenlerimin çoğunun adlarını, bazı arkadaşlarımın yüzlerini anımsamıyorum. Çünkü hiçbirine alışamadan ayrılık yaşadım. Bu yüzden hayatımda hasret duygusu gelip geçici bir duygu oldu. Yerleşmek, köklenmek bir sorundu. Her yere ağ atıyordum ama bağ kuramıyordum yaşadığım yerle. Sürekli gidecekmişim gibi geliyordu. Sonra bu bana yer etti ve gitmelere başladım. Bir iki aylık da olsa farklı yerlerde konaklamaya başladım. Anadolu’nun herhangi bir yeri, bir kıyı kasabası örneğin... En son Fransa’nın kuzeyinde bir kır evinde kaldım. Önümüzdeki yılı DAAD bursuyla Berlin’de geçireceğim. Kısacası, başka yerlere gitmek için hep bir vesile yarattım kendime. Bu, beni gezici biri haline getirdi. Bir süre sonra aynı yerde çok duramıyorum. Değişime hep ihtiyaç duruyorum. Kendi evime dönebilme koşuluyla elbette.

YÜZÜNDE BİR YER
Sema Kaygusuz
Doğan Kitap
2009
168 sayfa
12 TL.

ÇOCUKLARA YAZIK OLACAK

17/5/2009 · Kategori: Siir

ÇOCUKLARA YAZIK OLACAK

 

ölü bir kente yönelik antenler

kırmızı ışıklar yeni

zaman durmuş desem

renkli soğuklar sarıyor bedeni

çocuklar düşsel bir çağda

ışınlanmış beyinleriyle

şarkısız türküsüz sevinçlerden uzak

günbatımına yol almakta

 

sarmış çok deneyi alevler

sevgiler rota değiştirmekte

yarına yollanan haberler

mutsuz bir kuş gibi yormakta afacanları

kendimize özgü bir çağı

gökyüzünü yeryüzünü yakını uzağı

oturtup çocukların yüreğine

bencilce gülleri soldurmak

ellerine verip aletlerin çocukları

uzaklarda bir zaman diliminde

çocuklar mı yoksa aletler mi oyuncak

 

kanamayan yaralar aldatıyor bizi

ölüme programlı bir dünya

insan beyni utancı unutup öfkeyi patlayacak

vücudumuzda bu kirler

umarsız illetken

bilim adına kimileri

evrensel arenada

nötronlu tekniği denemedeler

 

bilgisayar beyinli çocuklar

bahara çiçek olacak yaştalar

analize ne gerek bal rengi gözler

teslim almaya yetecektir sevgiyi

çiçek tozları güneşe verecek rengini

kuşlar kanatlarını güneşe verecek

 

çiçek renkli kuş kanatlı güneş

-aptal ışınlar kör adamlar

robotlaşmış bakışlar ölmüş kuşkular-­

meyvesi yerse ağacını

yavru sıkarsa boğazını ananın

meteorların rengarenk gölgesi

korkuları alınmış insanlar

makineler aptallaşıyor

göz göze geldiğinde

korku kuşku insan

beyinler renkli bir düğme

çocuklara yazık olacak

bakmayın onların güldüğüne

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 55-56)

 

Oğuz Tansel Şiir Ödülü Töreni 2009‏

16/3/2009 · Kategori: Etkinlik


Degerli Arkadasim,
23 Mart 2009, pazartesi gunu, saat 18:00de Cankaya Belediyesi Cagdas
Sanatlar Merkezinde gerceklestirecegimiz, "Sair Oguz Tansel Siir Odulu
Toreni"ne katilmaniz bizlere onur verecektir. Etkinligimiz Ankara
Aydinligi Girisimi tarafindan düzenlenmektedir. Ilisikte toplantinin
programini(afis) sunuyorum.
Gorusmek dileklerim ve saygilarimla,
Prof. Dr. Aysit Tansel
--
Prof. Dr. Aysit Tansel

Department of Economics
Middle East Technical University
06531 Ankara Turkey

Tel: +90-312-210 2057
Fax: +90-312-210 7964

Hasan Hüseyin/ Yolcu

16/3/2009 · Kategori: Siir

 Hasan Hüseyin/ Yolcu

Kategori: Siir

Yolcu

Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin
kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu
coşkunluğun ne güzel, öfken ne güzel
Sana selam, sana saygı
ey yolcu

Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu ?
Neler var yolunun üstünde, düşündün mü?
Koşar-adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin
bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı ?
Ovada dikenler yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır,
kar yağmıştır belki o tepelere ? Böyle, uçar gibi geçip
gidebilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya ?
Belki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgunlar tutmuştur belki
yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcuların.
Bütün bunları düşündün mu ey yolcu ? çünkü sen, ne ilk yolcususun
bu yolun, ne de son.

Derim ki sana :
Nehirler boyu git
Nerelerde ve niçin durgundur nehirler,
nerelerde ve niçin hırçındır nehirler,
nerelerde ve niçin mendereslidir,
nerelerde ve niçin çağlayanlı ve de çavlanlıdır nehirler,
gözlerinle gör, duy kulaklarınla
Gör ve duy ki, nasıl varır nehirler denizlere

Derim ki sana :
Denize varmaktır amacı nehrin, denize varmak, ey yolcu
Büyükse dağ, aşamıyorsa üstünden nehir, dolanır çevresini dağın.
Büyükse kaya, söküp atamıyorsa nehir, birikip birikip taşar
üstünden, dolanır yanını yöresini. Yokuşsa yolu, koşamıyorsa
menderesler çizer nehir. uçurum çıkarsa önüne, kapıp bırakır kendini
nehir, açar kanatlarını; varır varacağı yere, oraya denize

Derim ki sana :
Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını
sen de bir nehirsin ey yolcu
Senin de varmak istediğin bir yer var
Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak
Engeller
nasıl aşılır, öğren nehirlerden
Yarı yolda yokolup gitmek değildir
amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya
Varmaktır oraya, ey yolcu

Derim ki sana :
iyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil
Dizlerini, ciğerlerini,
yüreğini sıkı tut, iyi dengele
Ovada koşar gibi vurma kendini
dik yokuşlara
uçuruma atlar gibi bindirme kayalara
"daha koş, daha koş" diye alkış tutanlara kanıp da, kesilip
kalma yarı yolda
Dipdiri varmalısın oraya
Hız koşusu değil bu,
ey yolcu, engelli koşudur bu
Engelleri aşa aşa, gücünü koruya
koruya varmalısın oraya
çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil
Boşuna sevmedim nehirleri
Aktıkça büyümesi boşuna değil
nehirlerin
Akan büyür, ey yolcu
"erişir menzil-i maksuduna aheste giden" demiyorum ben sana,
"tiz reftar olanın payine damen dolaşır " demiyorum. Böyle
demiyor çünkü nehirler. Duracaksın, dolacaksın, atlıyacaksın,
aşacaksın, koşacaksın ve varacaksın oraya, diyor nehirler.
öyle diyorum ben de
Beni dinle, beni anla ey yolcu

adım adım
kulaç kulaç
ilerliyor nehir
yoklayıp
araştırarak
tartıp
dengeliyerek
adım adım
pençe pençe
ilerliyor nehir
birdenbire koçbaşı
birdenbire ipek bir çarşaf
ve balıklar kurbağalar yosunlar
köprüler ve yoksul değirmenleri bozkırın
birdenbire bir uğultu
birdenbire bir kıyamet
bindirip
çekilerek
çekilip
toparlanarak
varıyor cüceleşip
devleşerek
varıyor
nehirlerce kahkalarla

şarkılar söylemeliyim
nehirler gibi uzun
nehirler gibi kollu
nehirler gibi hırçın
ve yumuşak
ve nehirler gibi
dur
durak bilmeyen şarkılar söylemeliyim

gitmek
nehirlerle yanyana
gitmek
nehirler gibi zor
nehirler gibi çetin
nehirler gibi umutlu
gitmek
nehirlerden de öteye
oraya
taaa oraya
o büyük kurtuluşa
yüreğim
yaralı kuşum
topla ve aç kanatlarını

Hasan Hüseyin

 

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL

Sevgili Hasan Hüseyin'in anısına saygıyla...

YAŞAMI

(1927 Gürün - 26 Şubat 1984 Ankara)

Adana Erkek Lisesi (1948), Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (1950) mezunu. Göksun'da (K.Maraş) başladığı öğretmenlikten siyasi eylemde bulunduğu gerekçesiyle atıldı, tutuklandı, hüküm giydi. Daha sonra Gürün'de ve Sivas'ta arzuhalcilik, tabela ve portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı (1955-60). 1960'da İstanbul'a, sonra Ankara'ya yerleşti. Akis dergisinde çalıştı, bir süre de Forum dergisini yönetti (1968-70). Kızılırmak kitabı nedeniyle hakkında 142. maddeden dava açıldı, yargılandı, aklandı. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Hasan Hüseyin'in ilk şiiri 1959'da Dost dergisinde çıktı. Bu yıllarda mizahi hikayeleri de yayımlandı. Kavel (1963) adlı kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı'nı, Kızılkuğu (1971) ile TRT'nin 1970 Sanat Başarı Ödülü'nü, Filizkıran Fırtınası (1981) ile 1981 Toprak ve Nevzat Üstün şiir ödüllerini aldı.


YAPITLARI

 

ŞİİR KİTAPLARI

  1. Acıyı Bal Eyledik, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1973
  2. Oğlak, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1972
  3. Kızılırmak, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1966
  4. Temmuz Bildirisi, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1965
  5. Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1974
  6. Ağlasun Ayşafağı, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1972
  7. Koçero Vatan Şiiri, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1976
  8. Haziranda Ölmek Zor, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1977
  9. Filizkıran Fırtınası, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1981
10. Acılara Tutunmak, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1981
11. Işıklarla Oynamayın, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1982
12. Kavel, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1963
13. Kızılkuğu, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1971
14. Kandan Kına Yakılmaz, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1985
15. Tohumlar Tuz İçinde, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1988

MİZAHİ HİKAYE

Öhhöö! (1964)
Made in Türkey (1970)
Bıyıklar Konuşuyor (1971)

 

ŞİİRLERİ

Acılara Tutunmak
Acıyı Bal Eyledik
Akarsuya Bırakılan Mektup
Amenna
Benden Bilmeyin
Filizkıran Fırtınası
Haziranda Ölmek Zor  Download Grup Yorum - Haziranda Olmek Zor.mp3
Işıklarla Oynamayın
Kızılırmak
Masal Kokusu
Oranlama

 

 

Perihan Mağden:"Çıplak kadın köşe yazarlarını okurken hicap ve ö

16/3/2009 · Kategori: Edebiyat Arastirmalari

Perihan Mağden:"Çıplak kadın köşe yazarlarını okurken hicap ve öfke duyuyorum"
"Çıplak kadın yazarlara öfke duyuyorum"

"Sivil çıplak kadın köşe yazarları sadece aşk ve seks hayatları üzerine kurmuşlar köşelerini. Benim aşk meşk şeylerimi kimse öğrenemeyecek."

     Ahmet Tulgar

     Perihan Mağden bana hep uzun bir kahkaha gibi gelir. Perdeleri havalandıran... Ya da Günter Grass’ın "Teneke Trampet" romanında tiz sesiyle camları, çerçeveleri kıran Oskar’ın çığlığına. İster perdeler havalansın, ister cam çerçeve kırılsın, Perihan’ı okurken yeni ve çıplak bir şeylerle karşılaşırız.
     "İki Genç Kızın Romanı"nda ise Perihan Mağden bir bisturiye dönüşmüş. Ruhların, toplumsal sınıfların ve iki genç kızın arasından onun Türkçesi cart diye kayarak derin bir yara açıyor. Bir ameliyat izi: Yeni Türkiye. Ameliyat sonrası komplikasyonlar yüzünden dikişleri atan, içinden cerahat sızan bir yer.
     Romanını bitirdikten birkaç gün sonra elinde dosyasıyla bana gelişini hatırlıyorum. Deli gibiydi. Ertesi sabah "Nasıl buldun?" diye aradı. Korkunçtu ve şahaneydi.
     
     Köşe yazarlığından roman yazarlığına dönüş kolay oldu mu?
     Hayır. İlk başta müthiş bir güvensizlik içine girdim. Ama ilk dört ay. Dört-beş ay. Son bir ay, bir buçuk ayda rahatladım.
     
     Neydi korkularınız?
     Çok bugünün Türkiye’sine, alt, orta sınıflarına, benim "Yeni Şehirli Türkler" dediğim kesime dair bir kitap yazıyordum. Akmerkez, Çemberlitaş. Halbuki öteki kitaplarım zamansız, mekansız, neredeyse bilimkurgusal şeyler olduğu için, şöyle bir kaygı içindeydim: "Allah’ım, ben banal bir şey mi yapıyorum, Allah’ım ben doğru bir şey mi yapıyorum, Allah’ım ben iyi bir şey mi yapıyorum?" Üç kere romanı terk ettim. Kitabın yarısında birden "Bütün arkadaşlarım yalan söylüyor, beni ağırlamaya çalışıyor, ben gerçeği öğreneceğim" dedim. Bu durumda ne yapılır? Fatih Özgüven’e gittim.
     
     Neden Fatih Özgüven?
     Fatih dünyanın en acımasız eleştiren insanıdır. Çak diye çakar. Maçka Parkı’na gittik. Ben heyecanımı yatıştırmak için bir de küçük viski aldım. Ben çikolata yiyip viski içtim, Fatih okudu çimlerin üstünde. Ve "Hakikaten umduğumdan daha iyi" dedi. "Ben bunu yazamayacağını düşünmüştüm. Gece kadını olmuştun sen" dedi.
     
     "Gece kadını" mı olmuştunuz sahiden? Ben bir kere Ajda’yı gidişimizi hatırlıyorum.
     Haftada bir Safran’a (Beyoğlu’nda bir bar) giderdim. Onun için bu "gece kadınlığı". "Ay" dedi, "Ben çok korktum Safran insanı oldun diye." Yine acımasızlıktan geçiriyordu bana.
     
     Güvensizliğiniz acaba köşe yazarlığı sonucu dilinizin bozulduğunu, ticarileştiğini düşünmenizden mi kaynaklanıyordu?
     Hayır. Tam tersine köşecilik benim dilimi kıvraklaştırdı ve yalınlaştırdı. Beni asıl köşe yazarlığıyla gelen ruhum, iktidar duygum korkutuyordu. Çünkü kitabım iktidarsızlık üstüne. O iktidar duygusundan sıyrılmak, kendimi bir hiç olarak, kaybetmişlerin en kaybetmişi, en yalnızı, en zavallısı olarak hissetmek zor olacaktı. Ama hissettim yani.
     
     Köşenizde en baba kitabınkinden daha çok okura ulaşıyordunuz. Niye ille de roman yazmak istediniz? Estetik ihtiyacınızı köşenizde karşılayamaz mıydınız?
     Bu kendime verilmiş bir söz gibiydi. Arkadaşlarım da "Ne zaman kitap, ne zaman kitap?" diyorlardı. Kendime ve üç-beş kişiye verilmiş bir sözdü. Ama en çok da anneme. Ben ne yazdıysam annem için yazdım.
     
"Hiçbir şeyde değil ama annelikte en normalim"
     Bütün bu başarılar annenize kendinizi sevdirme gayretinden mi kaynaklanıyor yani?
     Annemin beklentilerini karşılamak için, bana çaktırmadan bir şeyler bekliyormuş demek ki. Ece Ayhan dalga geçerek anlatıyor "Sana nasıl azarlayarak 9-10 yaşında Dostoyevski okuturdu" diye. Sonuç olarak ben bu kadının, yani annemin bir projesiyim.
     
     Fakat şimdi anneniz yok.
     Ama artık ben bir Japon gibi yapılmışım. Çatılmışım yani. Çatıp gitmiş kadın.
     
     Ya siz de kızınızı bir proje yaptıysanız?
     Hayır. Hiçbir şeyde normal olamasam da, annelikte en normal, en "cool" anneyim. Eşime, dostuma sorabilirsiniz.
     
     Ama işte annenizin projesi de pek kötü bir şey olmamış: Perihan Mağden.
     Siz onu gidin bir de o proje çocuklara sorun. Ben Perihan Mağden mi olmak isterdim, mutlu banka müdürü mü? Bunun cevabı o kadar kesin değil.
     
     Peki, köşe yazarlığını özlemediniz mi?
     Evden muhallebiciye inerken ben zaten her gün kafamda bir köşe yazıyordum. Maaş kesilmiş ama ben kafamdan o köşeyi hâlâ yazıyorum. Zavallı Elçin’e, Fulya’ya telefonda kin ve nefretle düşüncelerimi açıklıyordum.
     
     Gazetecilik romanınızın içeriğini etkiledi mi?
     Gazetede yazmak sadece romanımı değil, benim kendi içimi de Türkiye ile doldurdu. Kitabımda damardan Türkiye’yi, televizyonda seyrettiğimiz, alt, orta sınıfların borusunun öttüğü bir Türkiye’yi dehşet içinde yazdım.
     
     "Televizyonda seyrettiğimiz Türkiye" diyorsunuz. Televizyondaki Türkiye montaj masasında yapılmış bir Türkiye değil mi?
     Ama ben Beşiktaş’ta yaşıyorum. Ulus’ta bir sitede yaşamıyorum. Çoğu köşe yazarı burada Macaristan’ın varoşunda yaşıyor gibi. O güzel filan zannettikleri siteler çirkin çirkin şeyler. Onlar Türkiye’de yaşamıyorlar ki. Ben minibüse, otobüse biniyorum. Ben ciddi olarak bir hayat sürdürüyorum. Onlar hayatsız. Ben İstanbullu bir ev kadını olarak fıldır fıldır sokaklardayım.
     
     Siz bir kadınlar grubunun kavgacı lideri misiniz? O Elçinler, Fulyalar falan...
     Bana da üç kişilik grubu çok görmesinler. Benim kadar bir nevi peşinden koşulan bir insanın grubunun sayısını bu kadarda tutması bir irade gösterisi değil mi?
     
     Şimdi yazılarınızda adı geçen arkadaşlarınızı sayalım. Elçin (Yahşi)...
     Fulya...
     
     Çağla...
     Çağla yok. (Gülüyor)
     
     Bir de Ali’yi (Tükel) biliyoruz.
     O da yok. (Yine hınzırca gülüyor).
     
     Bir Elçin’le Fulya mı kaldı yani?
     Serhan, Nazan. Bir de Altan eklendi şimdi.
     
     Safran’ın sahibi Aslı Altan değil mi?
     Evet.
     
     Altan, Ayşe Arman’ın da "Altan Baba"sı değil mi? İkinizin "modern ikonası".
     Altan Baba lafını ben buldum be, Ayşe Arman değil.
     
     Ama Ayşe Arman da çok yazıyor onu.
     Ayşe Arman’ın Altan’ı ile benim Altan’ım aynı insan değil. (Yine hınzırca gülüyor).
     
     İnce bir ayrım. Peki, Safran siz kadın gazeteciler için ne ifade ediyor?
     Arkadaşımın kahvesi. Arkadaşımın evine gidip azmışım gibi hissediyorum.
     
"Bütün Perihanlar’ın kızlarının adı Melek’tir"
     Aslı Altan, Beyaz Türklere Orhan Gencebay dinleterek meşhur oldu. Orhan Baba’nın oğlunun adı da Altan değil mi?
     Çok enteresan. Ben de size bir şey söyleyeceğim. Benim kuşağımdan başka Perihan tanıyor musunuz? Biraz büyük olsa da Perihan Savaş değil mi?
     
     Evet.
     Benim kızımın adı Melek. Perihan Savaş’ın kızının adı ne?
     
     Melek.
     Orhan Pamuk’un "Cevdet Bey ve Oğulları" romanındaki Perihan’ın kızının adı?
     
     Melek.
     Çok tuhaf değil mi? Ama isimlerle zaten fal bakılabiliyor. Bir çeşit astroloji onlar da. Kaderimizi belirliyor isimler.
     
     İki kadının ilişkisi artık sinemada da çok kullanılan bir motif değil mi? "Thelma ve Louise", "Seremoni", "Düz Beni"; bu filmler şiddet kullanan kadın çiftleri anlatıyordu. İki kadının ilişkisi sizin için ne ifade ediyor?
     Kadınlar ırk, cins olarak sözel yaratıklar, erkekler değil. Ve sözel iki insanın, ışın kılıçlarını eşit süratte kullanan iki insanın düellosunu mu izlemek istersiniz, dilbaz birinin bir salak ile karşılaşmasını mı?
     
     Erkeklere "salak" mı diyorsunuz?
     "Kimse bana laf etmesin, penisime laf etmesin"; bu kaygılar içinde kavrula kavrula küçücük kalmış erkekler. Meyve kurusu gibi ruhları. Erkeklerin toplum, kapitalizm tarafından nasıl iğdiş edildiğini seyrediyoruz. Erkeklerin ciddi bir yalakalık sorunu oluyor. Erkeklik çok kelek bir şey. Bu yüzden herhalde kadınlara yöneliyor modern sanat.
     
     Bir de kadın-erkek ilişkisinde seks bütün hikayeyi kaplıyor, iç ediyor değil mi?
     Evet, seksten başka bir şeye yer kalmıyor o zaman. Halbuki "sexfree" yani seksten özgür ortamlarda kahramanlar hayatla baş başa kalıyor. Bu çok daha güzel, değil mi?
     
"Erkek yazarlar mühendis gibi, kadınlar ise damardan yazıyor"
     Aynı dönemde çıkan iki romanda da, Murathan Mungan’ın "Yüksek Topuklar"ında da, sizinkinde de Akmerkez anlatılıyor. Perihan Mağden’in Akmerkez’i nasıl bir yer?
     Benim romanımda Akmerkez öfke ve nefret sembolü, mabedi değil mi? Benim romanımda müthiş bir sınıf kini yok mu? Akmerkez bence Türkiye’de fazlasıyla olması gereken ama bir türlü olamayan sınıflararası çatışmanın en ciddi, kristal, pırlanta örneği gibi. Yani ben Akmerkez’i ağzımın suyu akarak ya da orada olmaktan mutlu olan bir yeni şehirli Türk coşkusuyla anlatmadım.
     
     Üç erkek, üç de kadın yazarın yeni çıkan kitaplarını okudum. Erkekler: Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Murathan Mungan. Kadınlar: Latife Tekin, Tomris Uyar ve siz. Kadınların kitaplarında dil bir amaç, erkeklerin kitaplarında ise olayları anlatmada bir araç. Nedir bu iki grup yazar arasındaki fark?
     Erkek yazarların kitapları birer proje. Şöyle yola çıkıyorlar: "Abi, ne yaparsam satar?" "Bu zamanda gereken nedir?" "Şimdi ben bakayım, ne istiyor bu insanlar?" Ben buna şey diyorum, "Mühendis yazarlar ve projeleri". Peki, yazar nerede? Yazar kim? Yazarın hayatla ilgili problemi ne? Göremiyorum ben bunu. Damardan yazanlar kadınlar.
     
     Hanecke’nin "Piyanist" filmindeki gibi pek göstermeden müthiş bir şiddet hissetiriliyor okura kitabınızda...
     Çok enteresan bir şey söylüyorsunuz, Hanecke benim son 10 yılda en sevdiğim yönetmen. Ahmet Salih köşesinde bunu çok güzel anlattı: Kitabımdaki şiddet şefkat uyandırıyor ve kendini affettiriyor.
     
     Çocuk yaşta iki genç kızla ilgili bir şiddet romanı yazıyorsunuz. Ve siz de bir kız çocuk büyütüyorsunuz. Kızınız ne yazdığınızı sorsa ne yaparsınız?
     Asla okutmam. Hatta Mehmet Yılmaz’la telefonda konuştuk. "Size getireceğim kitabı ama dikkat edin, Yasemin okumasın" dedim. Mehmet Yılmaz’ın kızı da bildiğim kadarıyla 12-13 yaşında. Bu kitabı 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalıdır.
     
     Roman yazmak için çekildiğiniz inzivadan Meral Tamer’in evindeki bir partiye katılmak için çıktınız. Neydi bu partinin esbabı mucibesi?
     Bu partiye ben minnet duygusuyla gittim. Çünkü ben "Çağrılmayan Yakup" gibiyimdir. Kimse beni partisine, düğününe, evine çağırmaz. Birisi çağırdığında minnetten ağlayarak gidiyorum. Bu davetin amacı Tuğrul Eryılmaz’ın "kültür baronluğunu" yani Milliyet Kültür ve Sanat’ın çıkışını kutlamaktı. Aynı dönemde romanını yazan Murathan da gelmişti. Murathan gecenin sonunda çok sessizleşti. "Ne oldu Murathan?" dedim. "Yoruldum insanlardan" dedi. Aslında benden yorulmuştu. Ben o gece çok hiper’dım. Haftalarca evden çıkmamıştım. Oramdan buramdan ışık, enerji, şaka, teori saçıyordum. Yordum onları.
     
"Kimse aşk meşk şeylerimi öğrenemeyecek"
     Ya, siz kendi gündelik hayatını da anlatan "sivil kadın köşe yazarı" diyebileceğimiz tür bir yazarsınız. Ama sizin yazılarınıza erkeklerle ilişkileriniz, duygusal ya da cinsel hayatınız asla girmiyor. Neden bundan kaçınıyorsunuz?
     Sizin "sivil kadın köşe yazarı" dediğiniz yazarlar "sivil çıplak kadın köşe yazarları". Onlar sadece aşk ve seks hayatları üzerine kurmuşlar köşelerini. Onların yazılarını okurken hem hicap hem kızgınlık duyuyorum. Üstelik ben o kırmızı kazak giymeden büyümüş devrimci kuşaktanım. Bizim çok ağır ahlaki kaygılarımız olmuştur. Aşk ve meşk şeylerimi kimse öğrenemeyecek bu yüzden.
     
Köşe yazarları loncasının gardıroptaki sözcüsü: Serdar Turgut

     Serdar Turgut’un özetle sizin hem köşe yazarlığının nimetlerinden yararlanıp hem de köşe yazarlığını aşağıladığınıza ilişkin eleştirisine ne diyeceksiniz?
     Ben yazıya yazıyla cevap verileceğini düşündüğüm için bir yazı yazdım. İsterseniz onu vereyim size.
     
     Okuyabilir miyim?
     Tabii.
     
     "Müşteri Hakları Savunucusu Zata Dair:
     Meğer kutsal köşe yazarları loncasının gardıroptaki sözcüsü bu beymiş.
     Kendisi köşesinde işinden ve hayatından ne kadar müşteki olduğunu ağlaya ağlaya bir haller olmuştu. Oldu yani. Yıllarca okuduk durduk.
     Biz onu Manhattan sokaklarında pizza yiyip, şarap içip, hayalindeki kitabı yazmak için yanıp tutuşur sanırken, öyle bir misyonu varmış. Şerefime pattadanak çıkarıverdi: Köşeyazarlığının saygınlığını koruma kollama / yaptığı işe tapınma / müşteri velinimetimizdir / kahrolsun nankör kediler / ciğerimi yediler numaraları.
     Sözünü döndüre döndüre ettiği kavim / kabile / masonlar dayanışmasından nasiplenmek bana hiç kısmet olmadı. Mehmet Yılmaz yazı kitabımı okuduğunun ertesi günü köşe yazarı yaptı beni. Onu bunu tetikleyerek oralara "yükselmedim" yani.
     Ama ilişkiler kıyağından dere tepe nasiplenen bir köşecinin bu konularda bayram değil ama seyran cellalenmesi tam bir komedi. Yazı da komikti ama eğlendirici değil, acıklıydı.
     Yeni Dünya’dan teleskobunu doğru yöne çevirirse belki Türkiye’yi bir nebze daha iyi görüp anlayabilir. Yazılarında üstümüze üstümüze gelen ırkçılığını az biraz denetim altına alabilir.
     Köşeciliğin MHP ağzını yaptı aslında: "Ya sev, ya terk et." Valla Türkiye için de öyle, köşecilik için de: Ne seveceğim ne terk edeceğim.
     Sıradan faşistler delirse de, bu benim en tabii hakkım.
     
      Ne zaman köşe yazarlığına döneceksiniz? Ve nerede? Radikal eski gazeteniz, Milliyet’in genel yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz sizi köşe yazarı yapan kişi.
     Evet, ben köşe yazarı olarak Mehmet Yılmaz’ın projesiyim. Ama Radikal okuruyla da bağlarım çok sıkı.
     
     Nerede başlayacaksınız peki?
     Cevap olarak Perihan Mağden sadece güler.

 

Ahmet Tulgar ile Söyleşisi'nden; Milliyet,02 Haziran 2002

Nabokov’un ünlü romanı ''Lolita'' 50 yaşın

16/3/2009 · Kategori: Kitap Tanitma

Nabokov’un ünlü romanı ''Lolita'' 50 yaşında. Kitap, Time dergisinin 1923-2005 arasında yazılmış en iyi 100 roman listesine girdi.

HALÛK SUNAT
haluksunat@superonline.com


EVET efendim, yüzde yüz katılıyorum; yazınsal metin hakkında konuşacak, metne estetik bir ölçü tutacaksak, elbet, metnin arkasındaki bey ya da hanımefendinin yaşama edebi (-siz’liği de dahil) bizi ilgilendirmez. Peki; mevcut edeb ya da siz’liğin, ne denli edebi kılındığı, ne ölçü ve derinlikte yazınsallığa geçirildiği de bizi ilgilendirmez mi, ortada lutfedip yazılmış bir metin var ise? Ya da şöyle sorsam; söz gelimi bir romanı elinize aldığınızda, o yapraklarda kalem oynatan yazar bey ya da hanımefendiyi durduk yerde kalemini oynatmaya dürtükleyen şeyin ne olduğunu, gerçek / inandırıcı bir dürtü/sü olup olmadığını, varsa, dürteni ile yazınsal düzeyde ne denli ve nasıl hemhâl olduğunu merak etmez misiniz? Bey ya da hanımefendi, varsa bir derdi-dürteni, neden benim divanıma uzanmaz da, gider romana döker derdini - merak etmez miyim? Siz, münasebetsizlik deyin isterseniz, ben ederim. Biraz daha yaklaşın; bakın ne diy’cem; hani o, kocca gazete sayfası genişliğinde melul mahzun müstakbel okuruna göz süzen ya da sıradan hayatlarımızda hiç denemediğimiz pozları bizler için takınıp metnine davet eden ‘tahammülfersa müellifler’ var ya; asıl onların o hallerinin metne yazınsallık dahilinde tercüme edilip edilmediğini, o fotoğraflarda bana görünenin yazdıklarında kendilerine de görünüp görünmediğini; yeminle, ziyade merak ederim.

    Yaratma serüveni nedir?
Müsaadenizle; Vladimir Nabokov, bu yıl 50. yaşına giren ''Lolita''sının ucuna eklediği, ‘Lolita Adlı Bir Kitap Üzerine’ başlıklı arzıhâlinde, ''...yarattığım Humbert bir yabancı ve anarşisttir, su pericikleri bir yana, daha birçok konuda onunla aynı düşünceleri paylaşmıyorum.'', diye afralandığında da, misal, ‘Aa, öyle mi; peki o zaman’ deyip kenara çekilmem. Nasıl olup da bir yazarın, bilinçli tercihlerinin, dahası, hayata geçirebildiği düşüncelerinin, yarattığı kahramanın hayat hakkındaki düşünceleri ile örtüşebileceğini varsaydığını düşünürüm. Öyle ya, yarattığımız kahramanın düşünceleri (herhalde, kurusundan düşüncelerini değil, varoluşsal tutumunu anlıyoruz), bizimki (yani, sorduklarında söylediklerimiz ve etrafın hakkımızda bildikleri) ile örtüşecek ise, neden bir de oturup romanını yazalım ki - yazılsın ki? Roman ya da genel anlamda yaratma serüveni, dürten şeyin peşine takılıp kendi içimizde yolculuğa çıkmak; bildik hayat/ımız içimizde nasıl yankılanmış, ne türde kırılımlara uğramış, onları, metnin aynasına tutmak değilse nedir diye de sormaz mısınız? Ben sorarım. Dilediği kadar, Nabokov, ''Edebiyat öğretimiyle uğraşanlar'' (yani, yazınsal olanı yaşayamayan, bir tür öğretim nesnesi kılanlar) safına çeksin beni; ''‘Yazarın amacı nedir?’ ya da daha da kötüsü, ‘Bu herif ne söylemek istiyor?’ gibi sorunlar yaratmaya hevesli muhterisler'' arasına katsın...

    Nabokov’un ihtiyaçları
Az daha yaklaşın; daha açık konuşacağım: Aslında, bu, Nabokov, hınzırın tekidir ve bendenizi de (divan başı meşguliyetlerimden), ‘bu herif ne söylüyor’a ayartmaktadır. Bakın hele; kapağında kendi adı yazan romanın önsözünden nasıl da bahis açmakta: ''Lolita’nın önsöz’ünü kaleme alan roman kişisi, tatlı dilli John Ray’in taklidini yaptıktan sonra doğrudan doğruya tarafından yapılacak her türlü açıklama kimilerine -gerçeği söylemek gerekirse bana da- kendi kitabı hakkında konuşan Vladimir Nabokov taklidi gibi gelecektir.'' Nasıl? Siz ne derseniz deyin, hınzırın ustalıklı ifadesi, beni, romanın, yazarın şahsi (ve o nedenle de, asli) ihtiyaçları üzerinden yazıldığı fikrine iyiden iyiye kışkırtmaktadır.
Elinde olmadan (huyundan zahir) ettiği hınzırlık yetmezmiş gibi, ekliyor da: ''Lolita’nın ilk küçük sancısı 1939 sonları ya da 1940 başlarında Paris’te, amansız bir göğüs nevraljisi kriziyle yatağa düştüğüm sıralarda geldi, geçti içimden.'' Biliyor musunuz, -artık size sormuyorum, lafın gelişi- bu türden (hele hele varoluşsal tehdit duygusu yaşatan) ağrılar var ya, üzerimizde kurduğumuz baskıları hafifletip, içimizin kuytuluklarına iteklediklerimizi gün ışığına çekmeye de yarar.

    ''O kadar az kendimiziz ki...''
Efendim? ''Müsebbibi Paris’tir, yazarların başına Paris’te öyle şeyler gelir'' mi diyorsunuz? Tanpınar da, 1960’ta, bir türlü ‘Bitti!’ diyemediği şiiri (ki, şiirlerini bitirememekle maruf olduğunu işittim) ''Eşik''in arızalı noktasını, ‘menhus’ fıtık sancısı sırasında keşfettiğini, Adalet Cimcoz’a, bir Paris baharından müjdelemiştir, diye de ısrar mı gösteriyorsunuz?
Vallahi bilemeyeceğim, belki de ısrarınızda haklılık payı vardır. Lakin, Tanpınar’dakinin de, bir tür, içindekini gün yüzüne çıkaramama maluliyeti olduğunu, ‘Boşluğa Açılan Kapı’ isimli çalışmasında ayrıntılı bir şekilde ortaya koyan incelemecimiz de aklımı karıştırmıyor değil hani: Güya, efendim, Tanpınar, koliti - gazı - fıtığı, içkiden bilinecek etrafa kepaze olacak diye korkar; korkusunu da, ''[C]emiyet hayatı ne korkunç. İnsan ölümün eşiğinde dahi etrafa bırakacağı tesirden korkuyor'' diye dillendirirmiş dostlarına. İncelemeci de, güya, meselenin Paris’te cereyan etmesi, menhus fıtık sancısı, vs.’den ziyade; ‘etrafa kepaze olmaktan korkma hâlet-i rûhiyyesi’nin, içindekini ortaya koyma (içtenlikli / yaratıcı olma) adına anlamını keşfe durmuş muş. Güya efendim, Paris’teki yazarın kendisi de bir türlü içine inememekten yakınmakta; idamlık bir adamın hikâyesi, -babasının anıları, o günlerin ışığı ve manzarası ile yüklü Antalya yıllarından- sökün edip eşiğe dayandığında, dostu Kudsi’ye, ''Mevzu, idamına şahit olduğum bir asker kaçağıdır. Bilmiyorum, mahzuru olur mu?'' diye yazaraktan etrafın muhtemel tesirinden korkmakta; şahsi yazışmalarında dahi, ''Talih kısmet eder de serbest anlar verirse, sana ben de daha alttan ve içten cevap veririm. Heyhat o kadar az kendimiz oluyoruz ki.'' (1943), deyu, yaratıcılık adına en elzem olan şeyin kıtlığından yakınmakta; yakınmalarının, aradan bir on altı yıl geçtikten sonra dahi geçmediği (''Dedim ya, içime inemiyorum. İçim memnu mıntıka oldu'', demesinden / 1959) anlaşılmakta imiş miş.

    Romanlaşan sancı
Ah, bak, gördünüz mü, karanlığa açılan kapılarda oyalana oyalana; Vladimir Bey’i, oracıkta, göğüs nevraljileriyle yapayalnız bıraktık. Ama, o taraftaki hastamız, meğer, yalnızlığını ve sancısını hayırlara tebdil etmiş; bir büyük adamın, bir küçük kızla halvetini (üstelik adamı kızın annesi ile evlendirip kadıncağızı makul bir süre sonra da öldürerekten), ‘lo-li-ta’/cılık namıyla bir romanla taçlandırıvermiş. Hem de nasıl; ‘büyük adam küçük kız halveti’ edepsizliğini edebiyatın içinden yürütüp, öbür iki tabusu, ''bir sürü çocuk ve torunla noktalanan eksiksiz, görkemli bir başarı niteliğindeki zenci-beyaz evliliği'', bir; ''bir de mutlu ve çevresine yararlı bir hayat yaşayıp, 106 yaşında mutlu uykusunda ölen mutlak Tanrıtanımaz'' olan Amerikalı yayıncıların tezgâhına sürerekten. Evet; on beş yıl boyunca zonklamasına kulak verilen; etrafın tesirlerini hiçe sayan, ‘Mahsuru olur mu?’ diye sağa-sola kulak kabartma ihtiyacı duymayan, (‘endişe’sini yazarlığının önünde bir engel olarak taşımayan) gerçek bir yaratıcının elinde romanlaşan sancı.

    ''Yumurta gibi bir kız...''
Peki; dönelim Paris’e. Yıl, 1959. Tamam, ötekinin sancısı çoktan olmuş roman: ''Lolita''... Berikine kulak verelim biz: ''Lolita’cılığı ayıplamayı benden bekleme [yine Adalet’e seslenmekte]. İçim gidiyor vallahi. Ne var ki yaş geçtikçe insanda haysiyet fikri artıyor.'' (Az önce andığım incelemeci, tam bu noktada, bir ‘?’ koymuş; bir de ‘!’ mi koyaymış acaba?) ''Burada anneannesinin ayakkabısını ayağına geçiren sokakta. Çünkü Lolitalar hakiki Lolita’dan bahsediyorum - düzgün ayakkabı meraklısı. Saint-Germain kahvelerinde, Select’te dolu... Geçen akşam muhacir kuş cinsinden bir Lolita’ya rastladım. Saat ona doğru idi. Komşu sinemaya gitmek için otelden çıkmıştım. Yumurta gibi bir kız yaklaştı, yolunu sordu. İlk önce itiyat bu ya, bizim evin adresini vermeğe kalktım, tabii aklım başıma geldi. Sokağın başına götürdüm. Viyanalı imiş... Onu kaderine teslim ederek, ben de hamakatimden [beyinsizliğimden, ahmaklığımdan] memnun, cinaî film seyrine gittim.'' (''Boşluğa Açılan Kapı''cı incelemeci, tam üç adet ‘!’ koymuş.)

    Edeb’sizlik ve edebiyat
Korkarım (ki, gereksiz; korkulan başa gelmiş ve...) eleştirmenlik mürekkebi yalamış okurun kaşı, ‘Ne demek istiyor şimdi bu herif?’ hoşnutsuzluğuyla havaya kalka kalka kel kafasını çoktan aşıp ensesine düşmüş olmalı’ (cümleyi biraz Humbert Humbert’ten arakladım) ... Efendim; kimselerin, ölümün eşiğinde, eşiği atlatıp hayata geçiremediği arzuları, cinai film seyrine durmakla yatıştırmaya çalıştığı öfkesi ilgilendirmiyor beni (yani, mezhebi genişlerdeniz biraz); başta da arz etmiştim, yazar öznenin, bir biçimde şiddetle uç veren ihtiyaçlarını, her türden edeb’sizliğini edeb/iyat içine çekip çekememesi ilgilendiriyor. Diyelim, ‘sağduyunun içine sığdıramadığı duyuları’ var ise (bu laf da ‘önsöz’den devşirme), onları, hayatın dışına iteklemek yerine, yaratma serüvenine / yaratısına ne denli dahil edip edemediği, ‘içinin memnu mıntıka’ kalıp kalmadığı ilgilendiriyor; derdimiz, edeb değil ‘edebiyyat’ yani.

    Erotika felsefesi
Şimdi; ey eleştirmenlik mürekkebi yalamış okur, sen, karanlıkta öfkesi ile başbaşa cinai film seyrine duran adamın nasıl da muhkem bir ‘erotika felsefesi’ geliştirdiğini (‘aşkı başlatanın can sıkıntısı olduğu, ruhlara sarhoşluk ve heyecan veren şeylerin aşka zemin hazırladığı, bütün bu sığlıklar bedensel lezzetleri başlatmaya yetse de, büyük anlamında aşklara, kendi gizinden yeniden doğmalara, başlangıcı olmayan geçmiş zamanla buluşmalara yetmediği’, vs., vs.); ‘poetika’sını, nasıl da ‘kâinatın hududuna, mutlak sükûna, çıktığımız derinliklere, Tanrısal güzellik ve gerçeklikle karşılaşmalara’, velhasıl, dünya içre güzelin ve güzelliklerin ötesine hasrettiğini; bütün bunların, hikâyesinde, romanında, içsel / öznel olanın dışsal / nesnel olanla çatışmasının (imgelemsel) sıçrayışı anlamındaki yaratma serüvenini nasıl da ketlediğini lütfen git, ‘Kapı’cı incelemecinin (yalnızca ‘muhtemel’ 500 [beş yüz] adet seçkin okuru için döktürdüğü) incilerinden takip et. Ama, madem ki ben burada, popüler olanla olmayanın arasını yapmakla iştigal etmekteyim; dur öyleyse, fıtık sancısını tek bir şiirindeki tek bir arızanın halline tahvil edebilen yazarımızın, sinema salonunun karanlığına taşıdığı öfkesinin ardındaki (sıradışı) arzunun ne denli yazınsallaşabildiğini de azcık çıtlatayım sana: ''Beş Şehir''; Bursa gezisinin sonuna doğru bastıran boşluk ve anlamsızlık duygusu, yaşayamamışlığın öfkesi (''Bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur.'' Veya, ''Aşk, sanat, arzu, zafer, hepsi hasta nahvetimizin oyuncaklarından başka bir şey değildi ve hepsinin arkasından kaderin büyük çarkı işliyordu.''), kahvecinin zarif hareketiyle şadırvanın kurnasına fırlatılan muhteşem kırmızı gül, kurna başında ‘cilveleşen’ iki güvercin ve anca o ân önü açılan arzu: ''En iyisi budur, diyorum; eşyayı bırakmalı güzelliğinin saltanatını içimizde kursun.'' Hikâyeler; bir ‘Yaz Gecesi’nin dillenemeyen hikâyesi. Romanlar: ''Huzur''; ‘baba / babanın öldürülüşü - çocuk Mümtaz - anne - genç kadın, tensellik ve ilgili rüyalar’, ‘Genç adam, Mümtaz - dul, çocuklu ve yaşça büyük kadın, Nuran’ sarmallarının yazınsal / yaratısal anlamda serpilemeyişi; ''Mahur Beste''nin (‘kadınlar gibi’ babasının sevgisini kazanma telaşı ile büyüyen) muhteşem Behçet’inin yazarın kopardığı gürültü içinde kaynayıp gidişi, Refik Bey - Atiye, İsmail Molla - Atiye, (Sahnenin Dışındakiler ’de) İhsan - Sabiha, Kudret Bey - Sabiha, Cemal’e yaşatılan (hasta yatağında koynuna dul ve büyük bir kadının sokuluşu tarzında, yazınsal anlamda beklenmedik ve tuhaf) cinsellik (dolayısıyla, ‘büyük adam küçük kız halvetleri’ ya da tersi), Cemal - Çöpçatan Sakine Hanım (...evlenmenin imkânsızlığı), Muhlis Ağabey’in sapkın cinsel ilgileri... Ve bütün bunların öylece bir görünüp geçivermeleri.

    Üç basamaklı yol...
Evet; bir yazar, bir göğüs nevraljisi ile yaratmanın eşiğine dayanan içsel yaşantısını, on beş yıl teninde büyütmüş ve sonrasında, dil ucuna -üçüncüsü gidip dişlere dayanmak suretiyle- damağından dişlerine doğru üç basamaklı bir yol aldırarak dillendirmiş (Lo-li-ta!); bir günah, bir hayat ışığı ve bir kasık ateşi olarak roman kahramanı Humbert Humbert’in yazınsal macerasına (Dante’nin Beatrice’i misali) yerleştirmiştir.
Ve, Türkçede romanın güdüklüğü adına ‘günah çıkarma’ geleneğinin olmamaklığını anan bir başka yazar, yaratmanın ‘memnu mıntıka temizlikçiliği’ne itibar etmemiş; bir el bileği zarafetiyle atılan muhteşem kırmızı gül, nasıl, cilveleşen güvercinlerin pırpırladığı küçük şadırvan kurnasında kala kalmışsa, Târıdil Hanımefendiler’in taze cariye dolu yalısından doğru atılan büyük kırmızı gül de, öylece, Behçet Bey’in ayaklarının dibinde, kanayıp kalmıştır yazınsallık adına.
* ''Lolita'' / Vladimir Nabokov / Çeviri: Fatih Özgüven / İletişim Yayınları / Fiyatı: 10,50 YTL / ROMAN

Sarsıntılı Bir İmge

16/3/2009 · Kategori: Siir Tahlilleri

Sarsıntılı bir imge

Doğan Kitap, Can Yücel’in şiir kitaplarını basmaya devam ediyor. En son, ''Gökyokuş / Kuzgunun Yavrusu''nun yeni basımı çıktı. Bu yılki Can Şenliği yapılamadı ama Can Yücel üstüne söylenecek sözler, yapılacak çözümlemeler tükenmekten çok uzak.

NECMİYE ALPAY
nealpay@yahoo.com

CAN Yücel’i anlatan sıfatların en başında ''baba'' sıfatı geliyor. Sevenleri arasındaki lakabı, ''Can Baba''. Kişiliğiyle sınırlı bir adlandırma değil bu; bir şiir bütünü anlamındaki Can Yücel’le de bağlantılı. Her şiir bütününün yarattığı bir imge olur zihnimizde; Can Yücel’inki, sarsıntılı bir imge.
Sarsıntılı olması için ''baba''lığı bir başına yetebilirdi. Ama bundan öte, taşıdığı birbirine neredeyse taban tabana zıt özellikler sarsıntıya katkıda bulunuyor: Can Yücel şiiri, hepsi de güçlü bağlantılar olmak üzere, bir yanıyla Anglosakson edebiyatına (e. e. cummings, Dylan Thomas, ''beat generation''), bir yanıyla büyük özgürlükçü Şair Eşref’in ve Neyzen Tevfik’in devamcılığı katına, bir yanıyla Nâzım’ın devamcılığı katına, bir yanıyla Orhan Velivari Garipçiler arasına* yerleştirilebilir; tam olarak bunların hiçbirine dönüşmeksizin. Baba imgesi, bu yönlerin tümünü bir arada tutuyor.
''Baba'' kavramına ait çağrışımlardan bazıları elbette bu şiir bütününün dışında ve karşısında; örneğin, mafya çağrışımı. Bu anlamda yalnız ve çıkarsız bir babayla karşı karşıyayız. İmge, zaman zaman dendiği gibi biraz ''baba adam'' belki, sertliğini her zaman göstermeyen. Otoriter değil, otorite: Mesafe alışıyla ve şiir kişisi olarak zayıflıklarını ortaya dökerken bile sarsılmayan, kendinden emin tonuyla, otorite.
Mesafe alışının belli başlı iki yordamı var. Birincisi, ilk kitabı ''Yazma''da daha belirgin olup sonradan azar azar seyrelerek silinmeye yüz tutan ''kapalılık''. Okurun içini pır pır ettiren, kapatılabilir gibi duran bir mesafe yaratmak: ''Ne insanlar, ne kendisi vardı...'' (''Pul Pul'' şiiri) .

    Sokak dili
Mesafe alışının ikinci yordamı, dil düzeylerindeki çeşitlenme. Can Yücel’le ilgili olarak en çok dikkati çekmiş, herhalde en çok tartışılmış, ama yeterince çözümlenmemiş olan anlatım özelliği.
Sokak ve halk dilinden öğeler kullanmasından hareketle, ''onun dili, tam anlamıyla halkın dilidir'' biçimindeki yargılara hâlâ rastlanıyor. Aynı sorunlu yargıya Ece Ayhan’la ilgili olarak da varıldığı olmuştu. ''Halkın dili'' nedir ne değildir diye sormayan aceleci yargılar bunlar; kolaylıkla klişeleşip yazıdan yazıya aktarılan hükümlere dönüşme tehlikesi taşıyor. ''Halkın dili'' kavramı, yöre, bölge, köy, kasaba, kent, büyük kent, kenar mahalle ve sokak halkları arasında esaslı farklılıklar gösteren, halk edebiyatında da kendine özgü biçimler kazanan, çok boyutlu olguların genel adı. Şairin bütünüyle kendine özgü dilinin sokak dilinden, yer yer de bölgesel söyleyişlerden öğeler içermesi başka, ''tam anlamıyla halkın dili'' olmak başka. Belki, ''halkın dili'' gibi belirtili (''hangi halkın'' sorusunu sorduran) bir adlandırmayla değil, ''halk dili'' gibi belirtisizliğe dayalı bir adlandırmayla, Can Yücel’de yer yer yoğunlaşan bir söylemsel yakınlıktan söz edebiliriz. Can Yücel’in anlatımı esas olarak ''yüksek edebiyat''ın içinden gelen, ama bunu sokağın en koyu sözcükleriyle ve söyleyiş özellikleriyle birleştiren bir anlatım:
''Oyun durmuş godoşu bekler
Aydın kentin kolalı yakasında ''
İkinci kitabı ''Sevgi Duvarı''ndaki ''Kayıtlı'' adlı şiirinden)
Buradaki ''godoşu bekler'' sözü, ''Godot’yu Beklerken''i çağrıştırıyor, Beckett’in ünlü oyununu. Hem de güçlü bir biçimde çağrıştırıyor, ama doğrudan ''oyun durmuş Godot’yu bekler'' demiyor şair. Can Yücel şiiri, asla böyle demeyecek olan şiirdir işte: ''Oyun durmuş godoşu bekler'' diyecek ve böylelikle hem ''Godot’yu bekler''i tüm çağrışımlarıyla birlikte söylemiş, duyumsanmasını sağlamış ve gerek oyunun gerekse deyimin ölümsüzleşmesine katkıda bulunmuş hem de Beckett’in gölgesinde kalmayıp açık bir mesafe almış olacaktır. Godoş (muhabbet tellalı, pezevenk) sözcüğü burada okuru en azından ilk anda uzak tutmaya yetecektir: Hem kastın kolay anlaşılmaması, şiirin ''kapalılığı'' nedeniyle hem de sözcüğün irkilticiliğiyle. İrkilticilik, sözcüğün sokağa aitliği kadar, deyimdeki oynamadan da ileri geliyor. Başka bir deyişle, bu dizelerde Can Yücel’in mesafe alma yordamları bir arada.

    Şair Eşref ve Neyzen Tevfik
Efendiliğin ne olduğunu elbette bilen ve önemseyen bir zihnin (''Ege Denizi bu efendi deniz'' / ''Buluşmak Üzre'' şiiri, ''Sevgi Duvarı'') sokakla sarmaşmayı bilinçle seçtiği herhalde açıktır. Bu seçim Can Yücel şiir bütününde belirli bir uğrakta kendini gösteriyor: İkinci kitap olan ''Sevgi Duvarı''ndaki, bir hesaplaşma havasını taşıyan ''Otuzbirinci Nesil'' şiirinden itibaren. Acaba o sıralar yoğun bir biçimde Şair Eşref ve Neyzen Tevfik mi okumuştu Can Yücel diye düşündürecek kadar belirgin bir başlangıç ve bir daha hiç dinmeyecek olan bir rüzgârla.
Şair Eşref’in ve Neyzen Tevfik’in Can Yücel üstündeki etkileri açısından, baba Hasan Âli Yücel’in 1953 tarihli, Neyzen Tevfik konulu yazısı da dikkate alınmalı (yazı için, bkz. Alpay Kabacalı, ''Neyzen Tevfik'', Özgür Yayın Dağıtım, 2. baskı, 1990, s. 60). Şiirinden okuduğumuz üzere babasıyla hatırı sayılır bir duygusal ilişkisi olan Can Yücel’in bu yazıdaki Neyzen Tevfik yüceltmesinden (''kendini hiçbir kudrete teslim etmemiştir'') etkilenmemiş olduğunu düşünmek zor.

    Lanetli sözler
İmgenin sarsıntılı oluşuna katkıda bulunan en sivri örneklerden biri, belki de en sivrisi, ''Otuzbirinci Nesil'' şiirindeki lanetli bir söz, ''ırzına geçmek'' sözü:
''Sırf aynı şehirde yaşıyoruz diye
Yakışır mı onca sokağın ırzına geçmek
Hem ne akla uydum da yazdım o mektubu
Hadi yazdım neyse, ne bok** yemeye yolladım! ''
Buradaki asıl irkilticilik, özeleştiri tonunda da olsa ''ırzına geçmek'' fiilinin kullanılışındaki rahatlıkta yatıyor. Gerçi, ''ırzına geçmek'' fiilinin erkek dilinde düşük dozlarda bir olumsuzlamayla ya da olumsuzlanmaksızın yer bulabildiğini, hatta, düzanlamıyla kullanırken ''zorla'' sıfatını ekleme gereğini duyanlar olduğunu biliyoruz. Yine de, çoğunluk için fiilin her tür kullanımının irkiltici olmasını dileyelim ve soralım: Neden yazılır bu tür lanetli sözler? Nâzım’da ''kim girerse araya / çizmelerimizle altı aylık bir çocuk kafası gibi ezeceğiz!!!'' ve ''çocuklarımızın başlarıyla kıracağız / karanlık camlarını!...'' dizeleri, İsmet Özel’in 2004 tarihli bir şiirinde ''tecavüz''le ''tad''ın bir araya gelmesi (''Ondan aldıkları komutla / Tecavüz tadı yaydılar ortalığa''), Can Yücel’de yukarıdaki ''ırzına geçmek''... Başka her şairde kolayca ahlak sansürüne uğrayacak, yerini başka bir anlatıma bırakacak olan bu sözler neden yazılır? Kullandıkları her sözcüğün herkesten fazla farkında olan bu büyük şairler tarafından?
Bir olasılık ya da bir yorum, bu sözlerin şiire olan sınırsız teslimiyetten ötürü yazılmış olmasıdır. Şairin bir meczup gibi, hemcinslerinin ruhundan atılamayan bir pisliği dile dökme yükünü üstlenmesi, bu anlamda bir tür kurban rolünü seçmesi.

    Lorca’yla ruh kardeşliği
Bu varsayım Can Yücel’le ilgili olarak şairin argoculuğundaki, daha doğrusu sokak dilindeki başlıca iki yönsemeden biriyle bağlantılı görünüyor. Onun sokak dilinde, verili toplumsallıkla mesafe almanın (toplumsal yergiciliğin) yanı sıra, bu açıdan ortaklaştığı Şair Eşref’te de belirtileri görülen bir tür doğalcılık anlayışı ile, ruh-beden, ben-başkası, ben-doğa bütünlüğüne verilen önem de rol oynuyor. Bütün varlığıyla ya da varlığın bütünlüğü içinde yaşamak arzusu, yalnızca dış dünyayı değil, bedeni ve iç dünyayı da kapsıyor sonuçta. Bir tür müminlik, içi dışı bir olmak, olduğu gibi görünmek, ruhun kirlerini saklamamak arzusu, giderek ilkesi. Bu ilkeyle ''bilinç akışı''na yaklaşan bir anlatım ve Lorca’yla ruh kardeşliğine işaret, çok erken bir ''ben'' yadırgısı: ''Bir tuhaf âdem olduğumu Can adında '' (''Kayıp Çocuk'' şiiri / ''Yazma''). Lanetli ''ben''in sezgisiyle. ''Lanetli o’nun'' demek daha doğru olacak belki; şaire bakarak değil de şairin açısından bakarak konuşulduğunda bile. Şair de ''Kötü kişi oldum kendimle / Kendimden özür dilemeliyim'' diyor çünkü: Kendi=o.

    Eril erotizm
Arınma diyeceğim ama, bu nokta pek açık değil, çünkü şairin kullandığı sokak dilinin bir bölümünde, bir üsteleme, daha doğrusu ikinci yönsemesi dediğim özellik olarak, kullandığı erkek dilinden hoşnutluk seziliyor. Şiirinin pek çok yerinde tadını çıkardığı eril erotizmden de, özel bir hoşnutluk sezilmeyen, cinsellik dışı, yergi / taşlama içerikli (''godoş'' örneğindeki gibi) argo kullanımından da farklı, cinsiyetçi bir yönsemeden söz ediyorum burada. Örneğin, ''Seke Seke'' kitabının ''Önsöz'' adlı ilk şiirinde ya da bu kitaba aldığı ''Küçük İskender'' adlı şiirinde gayet belirgin olan bir yönseme bu: Derin yapıda, diğer toplumsal cinsiyetlerin ve yönelimlerin karşısında üstün tutulan, alışkanlıkla, yeniden ve yeniden üretilerek üstün tutulan erkeklik. Tıpkı sanat dışı yaşamdaki gibi.

    Amadeusvari bir bereket
Sosyalist ahlakçılar Can Yücel’in sosyalist ahlaka lümpenlik bulaştıran şair olup olmadığını düşünedursun, bu şiir bütününün devrimci yönlerinden biri, parti dilini de kapsayan bir ortalama dili taşlamasında yatıyor; yerdiği kişinin, olgunun ya da kurumun yanı sıra, uzlaşımsal dili de taşlıyor ve böylece o dili ayraç içine alıyor şair. Uzlaşımsal yaşamdan, dolayısıyla dilden dışlanmış olan bedensel, doğal, cinsel, ruhsal, toplumsal varlıkları, yaşantıları, dildeki en ilkel ve ilksel temsilcileriyle şiirine katıyor.
Can Yücel dilinin devrimci olmayan yönü ise erkeğin üstünlüğü varsayımına dayalı sözcükleri hoşnutlukla kullanabilmesinde yatıyor. Bir yanda taze, Türkçeyi Amadeusvari bir bereket içinde kullanarak tabu kıran bir dilin devrimciliği, diğer yanda saldırganca ve ''baba adam'' da içinde olmak üzere erkeklik hiyerarşisini ve ideolojisini yeniden üreten söylem öğeleri. Can Yücel’in bu boyuttaki devrimciliği, cinsiyetçiliğin üstesinden gelebilmiş değil. Bir karşı çıkış var bu ayrımcılığa, ama söylemde değil, sözde. (Bkz. ''Seke Seke'' adlı kitabındaki ''Kadın Olaydım'' şiiri.) Sokak çerçevesindeki baba dili, argo, bu açıdan bakınca, her zaman Hulki Aktunç’un deyişiyle ''dilin yeraltı'' değil; yerleşik yerüstü ideolojisini yerin altından temeller gibi destekleyen bir yönü de var bu dilin.
Can Yücel, biraz da Zeus: Bütün duygusu, pervasızlığı, yerine göre kaçak güreşen o erillik fazlası, erotizmi, sevecenlik dolu gür duyguları, çocuksu yüzeysellikleri ve ruhunun, pardon şiirinin, toplumsallığına karşın ısrarla kara kalan bölgeleriyle.
Bu savruk görünümlü büyük söz ustası, şiirlerini dönem dönem pek az ayıklıyor. Doğalcı-bedenci-bütüncü tavrın giderek karşışiir dolaylarında gezinmesi gibi bir yön de var belki bu süreçte.
* Orhan Velivari Garipçilik: ''Sizlere ömür Üsküdarlı / Saatin altında bekler dururken / Kundurası boyalı'' (''Sizlere Ömür'' şiiri, Yazma). Buna Özdemir Asaf ve Metin Eloğlu’yla yakınlaştığı şakacılık da eklenebilir.
** ''B.k'' sözcüğünü Can Yücel gibi Şair Eşref de seviyor:
''Gerçi ben bîtarafım sorsalar,
ammâ ki
Bizde şimdi yeniler eskilerden b.ktur.''
(Alpay Kabacalı, ''Şair Eşref'', Özgür Yayın Dağıtım, 1988, s. 154)

Arşiv 2007 AlsahBlog/Seçki

15/2/2009 · Kategori: Ali SAHIN _Alsah_ Yazilari

AlsahBlog/Seçki

13/9/2007: İşte yeni Anayasa taslağı
13/9/2007: Yaşar Kemal 'doğa' için yazdı
Yaşar Kemel İle "Edebiyat ve Politika"Üzerine Söyleşi / Abdi İPEKÇİ
Söz büyüğün sus küçüğün / 2
Krizler tek parti döneminde oluyor
Sosyal güvenlikte yeni dönem
Rutkay Aziz hayal ettiğim gibi kibar ve düşünceli!
TRT Yeni Dizileri Ekrana Getirmeye Hazırlanıyor
ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏
Güvercinim Uyur mu? / Rıfat Ilgaz
Nazım Hikmet
Avrupalılar laiklik olmadan demokrasi olmayacağını bilmez mi? / Melih Aşık Açık Pencere
Şeriat ülkesinde kadın olmak!
"Hatırla Sevgili 'Tarafsız' Olmak Zorunda"
AHMET OKTAY’A SORULAR / Kadir İNCESU
Orhan Pamuk'un "Kar" romanı gerçek mi oluyor?
İşte yeni Anayasa taslağı
Yaşar Kemal 'doğa' için yazdı
Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin
Sandığa Gidin / Rıza Zelyut
Erdoğan'ın Psiko-biyografisi
BİR KEZ DAHA LANETLENDİ
Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1
Baykal: 'Milli Takım Gibiyiz'
"Türk Sineması"nda Üç Kadın, Üç Ödül
Öğrencilerine, Okumayı-Yazmayı Sevdirmeye Çabalayan Genç Öğretmene Notlar/ Bilgin ADALI
Erdoğan argoda tavan yaptı: "Artistlik yapma lan"

• Arşiv21/7/2007: Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin
21/7/2007: Sandığa Gidin / Rıza Zelyut
16/7/2007: Erdoğan'ın Psiko-biyografisi
2/7/2007: BİR KEZ DAHA LANETLENDİ
Yaşar Kemel İle "Edebiyat ve Politika"Üzerine Söyleşi / Abdi İPEKÇİ
Söz büyüğün sus küçüğün / 2
Krizler tek parti döneminde oluyor
Sosyal güvenlikte yeni dönem
Rutkay Aziz hayal ettiğim gibi kibar ve düşünceli!
TRT Yeni Dizileri Ekrana Getirmeye Hazırlanıyor
ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏
Güvercinim Uyur mu? / Rıfat Ilgaz
Nazım Hikmet
Avrupalılar laiklik olmadan demokrasi olmayacağını bilmez mi? / Melih Aşık Açık Pencere
Şeriat ülkesinde kadın olmak!
"Hatırla Sevgili 'Tarafsız' Olmak Zorunda"
AHMET OKTAY’A SORULAR / Kadir İNCESU
Orhan Pamuk'un "Kar" romanı gerçek mi oluyor?
İşte yeni Anayasa taslağı
Yaşar Kemal 'doğa' için yazdı
Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin
Sandığa Gidin / Rıza Zelyut
Erdoğan'ın Psiko-biyografisi
BİR KEZ DAHA LANETLENDİ
Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1
Baykal: 'Milli Takım Gibiyiz'
"Türk Sineması"nda Üç Kadın, Üç Ödül
Öğrencilerine, Okumayı-Yazmayı Sevdirmeye Çabalayan Genç Öğretmene Notlar/ Bilgin ADALI
Erdoğan argoda tavan yaptı: "Artistlik yapma lan"

27/6/2007: Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1
21/6/2007: Baykal: 'Milli Takım Gibiyiz'
21/6/2007: "Türk Sineması"nda Üç Kadın, Üç Ödül
19/6/2007: Öğrencilerine, Okumayı-Yazmayı Sevdirmeye Çabalayan Genç Öğretmene Notlar/ Bilgin ADALI
19/6/2007: Erdoğan argoda tavan yaptı: "Artistlik yapma lan"
19/6/2007: Türk Solunun İkiz Kardeşleri/ Sönmez TARGAN
19/6/2007: Sumerolog Muazzez İlmiye Çığ: 'Baş Örtüsünü İlk Kez Sumerliler Taktı'
19/6/2007: Nasıl Yazar Oldum? / Emin ÖZDEMİR
18/6/2007: Gülten Akın Eskisi Gibi
Yaşar Kemel İle "Edebiyat ve Politika"Üzerine Söyleşi / Abdi İPEKÇİ
Söz büyüğün sus küçüğün / 2
Krizler tek parti döneminde oluyor
Sosyal güvenlikte yeni dönem
Rutkay Aziz hayal ettiğim gibi kibar ve düşünceli!
TRT Yeni Dizileri Ekrana Getirmeye Hazırlanıyor
ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏
Güvercinim Uyur mu? / Rıfat Ilgaz
Nazım Hikmet
Avrupalılar laiklik olmadan demokrasi olmayacağını bilmez mi? / Melih Aşık Açık Pencere
Şeriat ülkesinde kadın olmak!
"Hatırla Sevgili 'Tarafsız' Olmak Zorunda"
AHMET OKTAY’A SORULAR / Kadir İNCESU
Orhan Pamuk'un "Kar" romanı gerçek mi oluyor?
İşte yeni Anayasa taslağı
Yaşar Kemal 'doğa' için yazdı
Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin
Sandığa Gidin / Rıza Zelyut
Erdoğan'ın Psiko-biyografisi
BİR KEZ DAHA LANETLENDİ
Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1
Baykal: 'Milli Takım Gibiyiz'
"Türk Sineması"nda Üç Kadın, Üç Ödül
Öğrencilerine, Okumayı-Yazmayı Sevdirmeye Çabalayan Genç Öğretmene Notlar/ Bilgin ADALI
Erdoğan argoda tavan yaptı: "Artistlik yapma lan"

2008
Ekim 2008
Eylül 2008
Haziran 2008
Mayıs 2008
Nisan 2008

2007
Ekim 2007
Eylül 2007
Temmuz 2007
Haziran 2007

Yaşar Kemel İle "Edebiyat ve Politika"Üzerine Söyleşi / Abdi İPE

30/10/2008 · Kategori: Soylesi

Edebiyat ve Politika
19.04.1971

[Milliyet gazetesi Genel Yayın Müdürü Sayın Abdi İpekçi’nin “Her Hafta Bir Sohbet” köşesinde yer alan konuşma]

İPEKÇİ — Yaşar, bugüne kadar edebiyatta ne yapmak istedin, bundan sonra ne yapmak istiyorsun?
YAŞAR KEMAL — Ta çocukluğumdan bu yana, kendimi bildim bileli, okur-yazar değilken bile şiir söylerdim. Sonra folklor çalışmaları yaptım. Röportajlar yazdım. Hikayeler, romanlar yazdım. Çalışma tarzım gösteriyor ki, halktan yana, halkla birlikte işini gören bir sanatçıyım. Benim kişiliğimi ve sanatımı halktan ayırmak mümkün değil. Yirmi yedi yaşıma kadar halk içinde, halkla birlikte çalıştım. Yani bir kol emekçisiydim. 1951’de İstanbula geldiğimde, elimde bir kitaplık hikaye vardı. Örneğin, benim dünyaya çıkmış ilk eserim İnce Memed değildir, “Bebek” hikayesidir. Önce Fransızcaya çevrildi, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye, birçok dillere. Son yirmi yılın dünyada çıkmış birçok hikaye antolojisinde “Bebek” hikayesini de buluruz. 17-18 yaşlarımda bende sol düşünce belirmeye başlamıştı. Sanatım onunla tay gitti, yani paralel. Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine; halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz. Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Benim sanatım, içinden çıktığım sınıfın yani proletaryanın çıkarlarının emrindedir. Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.
İPEKÇİ — Evet, edebi çalışmalarına daima halka dönük bir düşünce hakim oldu ve bunu da bir yerde politik düşünce ile birleştirerek yürüttün. Bir ara aktif politikaya da girdin. Sonra da galiba çıktın. Neden girdin, neden çıktın?
YAŞAR KEMAL — 1960 Anayasasından sonra Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Bu partiyi kuranlar işçilerdi, sendika liderleriydi. Aşağıdan yukarı kurulan bir partiydi. Bu parti kuruluncaya kadarki bütün çabalarım, çalışmalarım gösteriyor ki, ben bu partiye girmeliydim. Kendimi mecbur saydım. Mehmet Ali Aybarın başkan olduğu bu partiye 1962 yılında girdim. Elimden geldiğince de çalıştım. Benim hiçbir politik ihtirasım olmadı, olmayacak. Bunda kararlıyım. Amma emekçilerin yanında, ölünceye kadar onların hakları için, onların yönetime gelmeleri için sonuna kadar çalışacağım. Benim bütün derdim emekçi sınıfının bizatihi, yüzde yüz yönetime gelmesidir. Sosyalizm, yalnız ve yalnız budur, işçilerin adına herhangi bir tabakanın, bölüğün yönetime el koymasını kabul etmiyorum. Emekçileri sömürenlere ne kadar karşıysam, emekçiler adına iktidara gelmek isteyenlere de aşağı yukarı o kadar karşıyım.
Benim işim, emekçi ile beraber olmaktır. Emekçiler adına iktidara el koymuşlar, sosyalizmi her zaman yozlaştırabilirler, demokrasiyi yozlaştırabilirler. Bilinçlenmiş emekçi, demokrasinin ve sosyalizmin yozlaşmasına hiçbir zaman izin vermez. Çünkü onun çıkarı demokraside ve sosyalizmin uygulanmasındadır. Türkiyede 1950’de halkın oyu ile gerçekleştirmeye çalıştığı demokrasiye ben biçimsel de olsa saygılıyım.
İPEKÇİ — Yani halkla beraber olmasını mı istiyorsun?
YAŞAR KEMAL — Halk, 1950 yılında ne yaptı? Kendisini 100 yıldır ezen bürokrasiyi olanak bulunca oylarıyla yönetimden uzaklaştırdı. Bana öyle geliyor ki, bu gizliden gizliye işleyen, biçimlenen, oluşan, emekçinin bir çıkar bilincidir. Biçimsel demokrasi, biz de gözümüzle gördük ve yaşadık ki, bürokrasinin 700 yıllık zulmüne son verdi. Şöyle geriye dönüp baktığımızda bürokrasinin jandarmalarının birer işkence zebanileri olduğunu görürüz. Bana öyle geliyor ki, Türk halkının bürokrasiden çektiğini dünyanın hiçbir halkı hiçbir yönetimden çekmemiştir. Yemen çölleri, Sarıkamışlar, 9 yıllık askerlikler, zeametler, timarlar, aşarlar ve dayaklar ve hapishaneler, Kuyucu Murat Paşalar, Celali kırımları... Anadolu halkı tarihin en büyük zulmü altında inlemiştir ve fırsat bulur bulmaz bürokrasiyi devirmiştir. Sonuç yanlış oldu. Halk bürokrasi ile Demokrat Partiyi seçmek durumunda bırakılmıştı. Halk, haklı olarak DP’yi seçti ve sonuç yanlış çıktı. Bu, halkın bilincinin yanlış yola yönelmesi değildir, yöneltilmesidir.
İPEKÇİ — Senin istediğin sosyalist düzeni halk getirebilecek mi? Buna inanıyor musun?
YAŞAR KEMAL — Benim istediğim sosyalist düzeni yalnız ve yalnız halk getirebilir. Benim istediğim sosyalist düzeni halktan başka hiç kimsenin getireceğine inanmıyorum. Emekçi adına, emekçiden başka hangi tabaka ve bölük yönetime el koyarsa, halk adına değil, emekçi adına değil, kendi adına, kendi çıkarına yönetime el koymuş olur. Sosyalizmi halk getiremezse kimse getiremez. Sosyalizm, bilinçlenmiş emekçinin kendi eliyle kuracağı düzendir. Başka türlüsü olmaz.
İPEKÇİ — Yani yukarıdan empoze edilecek bir sosyalist düzeni istemiyorsun, öyle mi?
YAŞAR KEMAL — Böyle bir sosyalist düzen olmaz ki...
İPEKÇİ — Ne olur?
YAŞAR KEMAL — Ne bileyim ben. Bir şey olur, bir düzen olur amma, emekçiler yüzde yüz yönetimde değillerse o sosyalizm olmaz. 30 yıldan bu yana, sosyalistçe düşündüm, sosyalizm ve emekçi meseleleri üzerinde epeyce düşündüm, epeyce de okudum, emekçiye sınıf bilinci nasıl götürülür, yani politik bilinç nasıl götürülür? Elbette aydınlar. Aydınların okumak, öğrenmek, sosyalist bilince varmak olanakları emekçiden daha çoktur. Yalnız, bu bilinç götürme, emekçi adına yönetime el koymak için olmamalıdır. Emekçiler içinden bir bürokrat tabaka yaratmak için olmamalıdır. Bu bilinç götürme işi, emekçileri yüzde yüz yönetime getirmek için, gelmeleri için olmalıdır.
İPEKÇİ — Bunun Türkiyede olamayacağını, hiç değilse kolay ve çabuk olamayacağını düşünenler var. Bunlara başka alternatifler arıyorlar, sosyalistler olarak. Bu görüşe karşı mısın, beraber misin?
YAŞAR KEMAL — Ben, yukarıda da boyuna tekrar ettiğim gibi, emekçinin yüzde yüz el koymadığı yönetimin adına sosyalizm demem.
İPEKÇİ — Türkiyede bugün sol, birçok parçalara bölünüyor. Bu hususta ne düşünüyorsun?
YAŞAR KEMAL — Artık epeyce yaşlıyım. Hoşgörürlükle düşünmeyi öğrendim. Bir bölük sosyalist benim önerdiğim yoldan gitmese de, sosyalizme varmak için, bana karşı olsa da, ben onu kabul ederim. Düşüncemi bir örnekle daha iyi anlatabilirim belki. Bugünlerde bir Deniz Gezmiş olayı var. Ben bu Deniz Gezmiş olayı ile birlik değilim. Ayrı düşüncelerde, ayrı yollardayız. Yalnız, Deniz Gezmişin karşısına durup dururken, düşünmeden, olayı derinliğine araştırmadan çıkmam. Deniz Gezmişlerin hareketinin emekçinin bilinçlenmesine “ne kadar faydası var, ne kadar zararı var?” bunun üzerinde önemle dururum. Büyük emekçi kitlesinin bilinçlenmesinde Deniz Gezmiş hareketi faydalı oluyorsa, bu yol benim yoluma karşı da olsa onu tutarım. Tutmasam bile, onlara yardım etmesem bile, hoşgörü ile karşılarım. Ben küçük bölümlerin, tabakaların, küçük örgütlerin bugün beynelmilel, sıkı, korkunç bir örgüt haline gelmiş burjuvazinin karşısında etkili olabileceklerine inanamıyorum. Organize burjuva örgütlerinin, pekişmiş sömürücü örgütlerinin modern kapitalizmin karşısına yalnız be yalnız bilinçlenmiş, örgütlenmiş işçi kitlelerinin bütünüyle çıkabileceğine, etkili olabileceğine, yönetimi ele geçirebileceğine inanırım.
İPEKÇİ — Yani bürokrat aydınların sosyalizmi yapmak amacıyla iktidara gelmesini kabul etmiyorsun. Bütün konuşmalarından bu sonuç çıkarılabilir mi?
YAŞAR KEMAL — Çıkarılmalı. “Tırnağın var ise başını kaşı”, “kurda neden boynun kalın demişler, kendi işimi kendim görürüm demiş.” Halkımızın böyle sözleri çok. Herhangi bir sebeple yönetimi ele geçirmiş aydın ve bürokrat tabakaları, emekçiler adına, çıkarına bir şeyler yapmazlar demiyorum. Belki bir şeyler yaparlar ama, o sosyalizm olmaz, emekçilerin yönetimi olmaz. Bürokrasi yönetimi almışsa, aydınlar, teknokratlar yönetimi ele geçirmişlerse, ekonomi onların çıkarları için çalışacak demektir. Emekçilerin çıkarlarından daha çok. Biz biliyoruz ki, gördük ki, çağımızda yönetimi ele almış, devlete el koymuş proletarya sınıfı, yönetimi elinde tutamamış, bürokrasiye kaptırmıştır. Bunun sebepleri vardır. Bilinç eksikliği, örgüt yetersizliği... Daha bir sürü sebepleri olabilir. Acı olan, korkunç olan emekçi sınıfının kendi yönetimini başka bir tabakaya kaptırmasıdır. Çağımızda devrim yapmış emekçi sınıfı, yönetimi başka bir tabakaya kaptırırken onların emekçilere devretmelerini beklemek safdillik olmaz mı? Belki olur. Belki derya tutuşa...
İPEKÇİ — Bir iki örnek verebilir misin?
YAŞAR KEMAL — Tabii, Leninin ölümünden sonra Sovyetler Birliği emekçileri, yönetimin tümünü değilse de büyük bir kısmını Staline, Stalinin bürokratlarına, kendi içlerinden çıkmış bürokratlara, birtakım aydınlara kaptırdı. Bugünlerde Sovyetler Birliğinde, yönetimdeki Stalin bürokratlarıyla emekçiler arasında kıyasıya bir savaş var. Benim üzerinde durduğum, bütün hayatımda karşı koyduğum ve korktuğum bir şey var. O da terörizmdir. Halkın üzerindeki baskıdır. Ben diktatoryadan dehşet korkarım.
İPEKÇİ — Sol diktatoryadan da korkar mısın?
YAŞAR KEMAL — Sosyalizmde diktatorya olmamalı. Gerçek bir sosyalizmde diktatorya olamaz, terörizm gerçekleşemez. Halka baskı diye bir şey düşünülemez. Örnekler vermek istiyorum. Burjuvaların demokrasisiyle, proleterlerin demokrasisini aynı kefeye koyacak değilim. İki demokrasinin çok az biribirlerine benzerlikleri vardır. Gene de benzerlikleri vardır. Burjuva demokrasisini ele alalım: Bizdeki Süleyman Bey demokrasisini herhalde demokrasi sayamayız. Bu demokrasinin gerçek bir burjuva demokrasisiyle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Benim dediğim, İngiliz demokrasisidir. Üstünde duracağım, İngiliz demokrasisinde özgürlük sorunudur. İngiliz demokrasisinde özgürlük var mı, yok mu? Bütün sorun bu. Bir yanıyla özgürlük yok. Çünkü İngiliz halkı kapitalistlerce koşullandırılıyor. Kapitalistlerin elindeki on milyonluk gazete tirajı, milyonlarca seyircisi olan televizyonlar, milyonlarca dinleyicisi olan radyolar... Halkın düşüncesinin üstünden bir karanlık gece gibi geçiyorlar. İnanılmaz bir baskı altına alıyorlar düşünceleri, duyguları. Bu modern araçlarla halkları tutsak kılıyorlar. 1963 yılında İngilteredeyken BBC benden konuşmalar istemişti. Radyoya on konuşma hazırladım. Konuşmalarımı teybe aldılar, ücretini verdiler, hem de çok büyük bir ücret, fakat yayınlamadılar. O konuşmalardan birinde İngiltere için “çelikperde” demiştim. Halk cumhuriyetlerine “demirperde” diyorlardı, Amerikaya “altınperde”, ben de İngiltereye “çelikperde”yi yakıştırmıştım. Epeyce bir süre kaldığım İngilterede, İngiltere için bu düşünceye varmıştım. İşte bu “çelikperde”de kapitalizmin bütün baskısına rağmen bir özgürlük var. İngilterede hiç kimse düşüncelerinden dolayı kınanmıyor, hapsedilmiyor, baskılara uğramıyor. Bunun sebebi üstünde düşündüm. Niçin bu özgürlük? Çünkü İngilterede uzun yıllardan bu yana yönetimde burjuvazi bulunuyor. Burjuvazinin ekonomik bir temeli vardır. Üretim araçlarına sahip olduğundan ve elindeki bu güce çok güvendiğinden İngiliz burjuvazisinin yönetimde kalabilmek için başka çarelere başvurmasına gerek yoktur. Gene biliyoruz ki, çağımızda başka çareye başvuran sınıflar, gücünün büyük bir kısmını yitirmiş sınıflardır. Almanyada proletarya karşısında bunalmış burjuvazi, Nazizm çaresine başvurdu. Hitler bürokratları Almanyada korkunç bir baskı düzeni yarattılar. İtalyada Mussolini de öyle... Proletarya iktidara yüzde yüz el koyduğu zaman da bir demokrasi gerçekleşecektir. Şimdiye kadar dünyamızın görmediği, tanımadığı bir özgürlük düzeni kurulacaktır. Ekonomik eşitlik sağlandığı zaman, arkasından mutlaka ve mutlaka politik eşitliği de getirecektir. Bütün baskılar ekonomik eşitsizliği sürdürebilmek içindir. Baskıların temelinde eşitsizlikler yatar. Şimdi bürokrasi üstünde durmak istiyorum. Bürokrasinin bir özgürlük sağlayabilmesi için ne burjuvazi, ne de proletarya gibi sağlam bir temeli vardır. O, yönetimde kalabilmek için korkunç bir baskı düzeni kurmak zorundadır. Bu havadaki sınıfın tek dayanağı bir baskı örgütü kurmasıdır. Onun için bürokratlar, nerede kim adına iktidara gelmişlerse, ayakta kalabilmek için, korkunç bir baskı rejimi kurmuşlardır. Unuttum. Şunu da ekleyeyim: Proletarya yönetime yüzde yüz el koyduğu zaman düşüncelerinden dolayı hiç kimseyi mahkum etmek gereğini duymayacaktır. Örgütlü proletaryanın gücü bir özgürlük düzeni, hem de dünyamızın şimdiye kadar görmediği bir özgürlük düzeni kurmaya yetecektir. Bilinçlenmiş, örgütlenmiş proletaryanın, düşüncesinden, eyleminden dolayı kimseyi mahkum etmeye, insanların özgürlüklerini kısıtlamaya bir ihtiyacı olmayacaktır.
İPEKÇİ — Ama Sovyet Rusyada bunun aksi yok mu bugün? Aydınların, sanatçıların hürriyetsizlikten şikayetleri...
YAŞAR KEMAL — Dedim ya, dünyada en gerçek demokrasi proletaryanın yönetime yüzde yüz el koyduğu zaman olacaktır. Sovyetler Birliğinde, eğer birtakım insanlar hapsediliyorsa, düşüncelerinden dolayı kınanıyorlarsa, proletarya orada yüzde yüz iktidarda değil demektir. Benim inancım, varılacak yere, en çabuk, gene Sovyet emekçilerinin savaşı sonucu varılacaktır. Sovyet emekçisi, ne pahasına olursa olsun bürokrasinin son kalıntılarını da temizleyecektir. Devrim bir bütündür ve süreklidir. Sovyetler Birliğinde emekçi her an kendini yeniliyor. Sovyet emekçisi 1917’den bu yana türlü unsurlarla, durmadan, yorulmadan savaşıyor. Sovyet emekçisinin, baştan bu yana, demokratik çabası, savaşı kesintisiz sürüp gidiyor.
İPEKÇİ — Başlangıçta dedin ki, en çok korktuğum şey terörizm ve diktatoryadır. Türkiyedeki bu kuşkuların ne durumda?
YAŞAR KEMAL — Türkiyede bürokrasi, sosyalist düşüncenin gücünden faydalanarak yeniden yönetime el koymak istiyor. Bu gücün büyük bir terör ve dikta yaratması için bir sebep yok gibime geliyor. Kadim bürokratik güç, sırtını baskıya ve diktaya dayayacağına, emekçilerle birleşir, onunla birlikte yönetime el koyarsa belki baskı ve dikta gereğini duymaz. Ya da hafif bir baskı ile yönetimi yürütür. Ben çok korkuyorum ki, Halk Partisinin zulüm devrine bir daha dönüş olmasın.
İPEKÇİ — O halde ne yapmak lazım?
YAŞAR KEMAL — Anayasayı sonuna kadar uygulamak gerek. Hükümetlerin, hangi hükümet olursa olsun, Anayasayı karşısına almaması gerekir. AP yönetimi ele aldığından bu yana Anayasayı karşısına aldı. Gizli ya da açık, Anayasayı uygulamamak için elinden geleni yaptı. Bilhassa ilericilere, sosyalistlere karşı inanılmayacak bir baskı düzeni uyguladı. 27 Mayıstan sonra gördük ki, Türkiyede örgüt olarak büyük güçler ilericilerdir, aydınlardır. İlerici Anayasaya düşman AP, komprador burjuvazi, toprak ağaları bir daha 27 Mayıs tuzağına düşmemek için ilerici güçlerin karşısına karşı bir örgüt, bir güç dikmek gereğini duydular. Bunun için camileri kullandılar. Bütünüyle gericiliği kullandılar. Bu gizli güçler, AP’nin yardımıyla Konya olaylarını, Kanlı Pazarları, Kırıkhanları yarattılar. Bence her şeyden önce AP yönetiminin başını, kurduğu bu örgütler yemiştir.
İPEKÇİ — Peki, solun savaşında şiddet metotlarına başvurulmasını uygun buluyor musun?
YAŞAR KEMAL — Şiddet zor yoldur. Her ne kadar kolay ve düz görünüyorsa da, şiddet her zaman dolambaçlı, güç bir yoldur. İnsan mecbur kalmadıkça şiddete başvurmaz. Şiddet çaresizliktir. Hemen hemen kuruluşundan bu yana İşçi Partisi içindeyim, şu on yıldır Türkiyede İşçi Partililerin, sosyalistlerin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. İşçi Partililer inanılmaz bir baskıya, zulüm altında yaşamaya mecbur tutuldular. İşçi Partilileri dövdüler, öldürdüler, işlerinden ettiler. Böylesine bir baskıya, zulme maruz bırakılmış insanlar elbette buna karşı koyacaklardı, koymalıydılar. Benim kanım şu ki, şiddeti doğuran şiddettir. Biz çok gayret ettik. Daha yeni filizlenen sol, şiddete başvurmasın istedik. Demokratik yollardan emekçilere biz bilinç götürürken, şiddetle karşılaşmayalım istedik. Anayasa, bizim emekçilere gitmemize, onlara sınıf bilinci götürmemize, örgütlenmemize izin veriyordu. Anayasanın tamı tamına uygulanmasını istedik. Yöneticilerin şiddete başvurmamaları istemekten dilimizde tüy bitti. Biz şiddetin şiddet doğuracağını biliyorduk. Ben bugünkü solun yersel bazı şiddet hareketlerini bir savunma sayıyorum, hem de en meşru bir savunma.
İPEKÇİ — Yani meşru yoldan mücadele etmek imkanları açık tutulsaydı, şiddet metotları...
YAŞAR KEMAL — Zannetmiyorum, olmayacaktı... Ben buna inanmıyorum ve partinin içinde olduğum için inanmıyorum.
İPEKÇİ — Şimdi Aybar yeni bir parti kurma hazırlıkları içinde görülüyor.
YAŞAR KEMAL — Ben Aybara güveniyorum. Aybar gerçek bir sosyalist. Aybar bizim politikacılarımız arasında kendi kişiliğine ve düşüncelerine saygı duymuş bir yiğit adam. Bizim çağımızda bağımsız düşünmek, bir düşüncenin kutsallığına kendini adamak, gerekirse kendi üstüne, kendi hataları üstüne yürümek güç bir iş. Aybar kendi hatalarımız üstüne yürümüş bir insan. Bir sosyalistin işi, dünyayı temelinden değiştirmektir. Değiştirip de ne olacak? Dünyayı ne için değiştireceğiz? İnsanları daha çok mutlu kılmak için. Aybarla bu düşünceyi sonuna kadar paylaşıyorum. Hiçbir taviz vermeden... O düşünce de şu: İnsan sosyalizm için değildir. Sosyalizm insan içindir. Eğer sosyalizm, insanları eşit kılmıyorsa, mutlu yapmayacaksa, ki bu mümkün değildir, başka yollar aramamız gerekir. Yahut da sosyalizmin uygulanmasında bir yanlışlık var, kendi üstümüze yürüyerek bu yanlışlarımızı düzeltmeliyiz, gözyaşlarımıza bakmayarak. Savaşlarımızda tek amacımız, insan soyunun mutluluğu olmalıdır. Sosyalizm bir mutluluk aracı olmayacaksa ne yapayım ben o sosyalizmi. Sosyalist düşünce bilimsel bir gerçektir. İnsanları mutlu yapmaması için hiçbir sebep yoktur.
İPEKÇİ — Sosyalist anlayışınız nedir?
YAŞAR KEMAL — Sosyalizm yaşayan bir şeydir, ölü değil. Her an hayatla tay gitmesi gereken bir düzendir. Her an yenilenen doğada, insan toplumları da her an yenilenir, değişir. Evren sonsuz çelişkilerden ibarettir. En büyük çelişki, sömürenlerle sömürülen sınıf arasındadır. Çelişkiler her zaman niteliklerini değiştirecektir. Ana çelişkiler güçlerini uzun sürelerde koruyabilirler. Ama onların da nitelikleri değişir. Bunun için bugünkü değişik dünyamızda bir model sosyalizmin, bir tek modelin olabileceğine inanmıyorum. Bir tek model sosyalizmi kabul etmek, Marksist düşünceye, diyalektiğe aykırıdır. Marksist düşüncenin en yetkili bir adamı saydığım Lenin, devrimi yaptıktan sonra, ya da devrime hazırlanırken kendi modelini yaratmaya uğraştı. Bütün gerçek büyük sosyalistlerin kurdukları sosyalizm kendi yurt gerçeklerinden, koşullarından doğmuştur. Sosyalizm modelini, çağın sosyal, ekonomik, coğrafik, kültürel koşulları yaratır. Türkiyenin sosyalizmi, Türkiyenin tarihi, kültürel, ekonomik, sosyal, coğrafik koşullarından doğacaktır. Sosyalizm durgun, ölü, ölecek bir düzen olsaydı her an yaşayan, her an yaratılan, her an yaratan bir düzen olmasaydı, ehh, belki de onun için bir tek model icat etmek olanağını bulabilirdik. Eğer dünyamız bir elden çıkmışçasına inişsiz, çıkışsız, düzenli, her yanı biribirine benzer bir dünya olsaydı, sosyalizmin belki bir tek modeli olabilirdi. Bu kadar karmaşık, bu kadar çelişkilerle dolu bir dünyada bir model sosyalizm olabileceğine inanmak, diyalektikten haberi olmamak demektir. Burjuva düzenlerinin aşağı yukarı bir modelleri vardır. Çünkü burjuva düzenleri, doğaya karşı, diyalektiğe karşı kurulmuş ölücü kuruluşlardır. Yaşayan sosyalizmi de bir model kabul edemeyiz. Onun için her memleket kendi sosyalizmini öbür kuruluşların deneylerinden de faydalanarak kendisi kuracaktır.
İPEKÇİ — Sosyalizmde bir model kabul etmediğine göre, Türkiye sosyalizmi için şimdiden bir biçim düşünüyor musun, ya da düşünülüyor mu?
YAŞAR KEMAL — Uzun süreli bir iştir. Bir memleketin sosyalizmini bütünüyle o memleketin koşulları, o memleketin düşünürleri, o memleketin emekçileri kurarlar. Kendine özgü sosyalizmin yaratılması uzun süreli bir çabanın sonucunda olacaktır.
İPEKÇİ — Yönetimi ele geçirdikten sonra mı Türkiye sosyalizmi kurulacaktır diyorsun?
YAŞAR KEMAL — Hayır. Şimdiden düşünülüyor tabii. Şimdiden oluşmaya başlıyor Türkiye sosyalizmi.
İPEKÇİ — Şu halde bunun için önemli olan birikim midir?
YAŞAR KEMAL — Evet, birikim. Nasıl emekçi sınıfının bilinçlenmesi bir birikim sonunda olursa, özgü sosyalizmler de birikimler sonucunda, büyük çabalarla oluşacaktır. Emekçiyi bilinçlendirme birikimi nasıl sosyalizme geçmek için kesin bir araçsa, kendine özgü sosyalizmi yaratmak da ona bağlı bir birikim sonucu olacaktır.
İPEKÇİ — Senin edebiyatta yapmak istediğin de bu birikime hizmettir denebilir mi?
YAŞAR KEMAL — Odur. Öyle düşünüyorum. Emekçileri bilinçlendirmek için uzun yıllardan bu yana emekçiler arasında bulunuyorum. Politika yapan bir adamım. Sanatım da buna bağlıdır. Onun da bilinçlendirmeye yararı olmasını, hem de çok yararı olmasını isterim. Sosyalizm benim için insanları bütün yabancılardan arıtıp bütün yozlaşmalardan kurtarıp kendi özüne kavuşturmaktır. İnsanın bir tek mi özü var? İnsanın özü nedir? Belalı bir soru. Bana öyle geliyor ki, insanın özü, onun yaratıcılığıdır. Ortaya gerçek, sağlam bir insan tarifi koyabiliriz bu yoldan giderek: İnsan, yaratıcı bir mahluktur. Gene yukarıda söylemiştim. Evrende iki sonsuz doğurgan yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa. İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün her şey bitecektir. Doğa da insan da yok olacaklardır. Biz, sosyalistler olarak insanları yitirmiş oldukları yaratıcılıklarına kavuşturmak amacındayız. Yeryüzünde en büyük çabamız budur. Çünkü sömürgenlerin ilk ve başlıca işleri insanları kişiliklerinden sıyırmak olmuştur.
İPEKÇİ — Son olarak bir soru sorayım Yaşar. Genel olarak tartışması yapılan bir sorun var. Sosyalist bir iktidarın kurulması şiddet yoluyla mı olmalıdır, oy yoluyla mı olmalıdır? Bu tabii çok şematik bir...
YAŞAR KEMAL — Birikim yoluyla olmalıdır. Şimdi şudur; bizim Türkiyedeki birtakım sosyalistlerin de hataları bu. Kimisi diyor ki, ben oyla gelirim. Elbette en güzel şey, en makbul şey, proletaryanın halkın oyu ile iktidara gelmesidir. Bundan daha ideal bir şey düşünülemez. Yalnız ben ille de oyla gelirim diye kaideler koymak yanlıştır, sosyalizme karşıdır. Ben ille şiddet yoluyla gelirim demek de sosyalist düşünceye karşıt olmak demektir. Kaide konamaz. İlle ben gerilla yoluyla gelirim, dağdan inerim, Ankarayı işgal ederim, yanlış bir düşüncedir. Marksizme karşıdır. O zaman nedir? O zaman birikim sağlayacağım ben. İşçi, emekçi bilinçlenecek ve örgütlenecek. Örgütlendiği zaman oyla gelir, oyla gelemezse öyle bir koşul doğar ki, öyle gelir. Belki de helikopterle gelir!
Şimdi arkadaş, edebiyata gelince; biraz evvel dedim ki, bizim işimiz kendi özüne kavuşturmak insanoğlunu. Ha, edebiyatın bunda büyük büyük faydası vardır. Mesela ben Türk aydınlarından çoğunun iyi niyetine rağmen sosyalizme yardımcı olacağına inanmıyorum. 200 yıldır Türk aydını Batının maymunluğunu yapmıştır. Taklit etmiştir Batıyı... Maymun, yaratıcı değildir. İnsana benzer ama, yaratıcı değildir. Türk burjuva aydınları da 200 yıldır Batının maymunluğunu yaptığı için 200 yıl insana bir yardımı olmamıştır.
İPEKÇİ — Sen maymun olmak istemiyorsun?
YAŞAR KEMAL — Evet! Maymunlara karşı dövüşen adam maymun olur mu canım? 200 yıldır insan soyuna hiçbir şey katmamış, çok az şey katmış yahut da, ne bileyim ben, karıncanın sidiğini denize yaptığı gibi bir şey yapmış. Buna da fayda denmez. Şimdi 200 sene sonra kendi özümüze dönelim, kendi sosyalizmimizi, gerçek sosyalizmi kuralım derken, bunlar karşımıza geçerler bizim. Bu sefer bunlar kendilerine model ararlar.
İPEKÇİ — Bunlar dediğin kim?
YAŞAR KEMAL — Aydınlar. Birtakım aydınlar model ararlar. Ya Sovyetler Birliği modelini ararlar, ya Çin modelini ararlar. Halbuki Leninin bütün çabası, kendi modelini yaratma çabası olmuştur.
İPEKÇİ — Allende’yi böyle kabul eder misin?
YAŞAR KEMAL — Allende benim için ideal. Ve dünyadaki bütün sosyalistlerin yüreğine su serpti. Çünkü bir iddia vardı ki, Marksizme karşı bir iddiadır bu, “Marksistler iktidara oyla gelemezler,” derler. Şimdi bu tecrübede Allende, sonunda yenilse bile, “oyla gelemez” düşüncesinin yanlış olduğunu göstermesi bakımından büyük bir iş yapmıştır. Yüreğime su serpti. “Oyla gelemez.” Ne demek oyla gelemez? Gelir. Göbek ata ata gelir işte. Oyla da gelir, şiddetle de gelir, bilmediğimiz türlü yollardan gelebilir. Yeter ki, bir birikim olsun, yeter ki, bilinç birikimi olsun, yeter ki, örgüt birikimi olsun. Yeter ki, kendi modelini yaratma birikimi ve çalışması olsun. Şimdi benim edebiyatta yaptığım şey, edebiyatçı olarak, bununla tay giden bir hikayedir. Ben sanatçı olarak elimden geldiğince kendi kendime, kendi değerlerimize karşı yabancılaşmamaya çalıştım. Bilinçli olarak kendi gerçeklerimize, kendi insani değerlerimize, kendi kendine sadık kalmaya çalıştım. Sanatımı memleketimin koşullarından, kişiliğinden, renginden ayırmamaya gayret ettim. Her insanın bir yoğurt yiyişi var. Her milletin de... Sosyalist insan yeni bir insandır. Sosyalist sanatçı yeni bir sanatçıdır. Bu kendimize dönüşte, roman sanatında birtakım kaynaklara başvurmak zorunluluğunu duydum. Dünyanın büyük ustalarından yararlanmak, onlara çıraklık etmek olağandır. Stendhal’den, Balzac’tan, Tolstoydan, Dostoyevskiden, Faulkner’dan faydalanmak olağandır. Dünyanın bütün kültür değerlerine başvurmak zorundayız. Dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Amma temel, kendimiz olacağız. Kendi kültür değerlerimiz ile yetiştikten, büyüdükten, kaynaştıktan sonra elbette dünya kültürüne başvuracağız, dünya kültür değerlerinden faydalanacağız. Yalnız, kendi kültür değerlerine sırt çevirmiş bir kimse hiçbir zaman dünya kültür değerlerinden faydalanamaz. Bir Türk romancısı, bir halk hikayecisi Köroğlunu nasıl anlatır bilmiyorsa, bir masalcının ustalığına varmamışsa, Dede Korkutu okumamışsa, Yunusu ezberlememişse, Karacaoğlanı, Pir Sultanı yüreğinin derinliğinde duyamamışsa, onun bir Homerosu anlayabileceğini sanmıyorum. Bir Kafka’ya, Bir Çehova, bir James Joyce’a varabileceğine inanamıyorum.
İPEKÇİ — Gene politikaya dönelim mi?
YAŞAR KEMAL — Dönelim.
İPEKÇİ — Sosyalist yönetimin kurulması şiddet yoluyla mı, yoksa oy yoluyla mı olmalıdır?
YAŞAR KEMAL — Bence böyle bir sual sorulmamalı bile. İlle de oy yoluyla gelirim diye bir kaide koymak sosyalizme aykırıdır. İlle de şiddet yoluyla gelirim, o da aykırıdır. Mesele, birikim meselesidir. Emekçiyi bilinçlemek, örgütlemek, onda yönetime el koyacak birikimi gerçekleştirmek. İşte bütün mesele bu. Geleceğin koşulları bilinmez ki, yönetime nasıl geleceği bilinsin. Tahminler yapılabilir ve bu tahminler her zaman doğru çıkmayabilir de.
İPEKÇİ — İktidara gelmek için senin hiçbir tahminin yok mu?
YAŞAR KEMAL — Ben Türkiyede işçi kadar köylünün de gücüne güveniyorum. Devrimci yeteneğine inanıyorum. Ekonomik denge bozulduğunda, köylü bugünkü durumundan aşağı bir yere indiğinde Türkiyede devrim gerçekleşebilir. Köylünün bugün bulunduğu durumdan aşağılara inmesi gün meselesidir, bugünkü gidiş, köylüyü şimdiki ekonomik düzeyinde tutamaz.
İPEKÇİ — Söz sözü açtı, unuttuk. TİP’ten neden ayrıldığını söylemedin.
YAŞAR KEMAL — Basit bir gerçek. TİP niteliğini yitirdi. Bürokratların eline geçti. Emekçilerden koptu. Bir aydınlar kulübü oldu. Emekçilerden yana bir insan olarak TİP’te daha uzun bir süre kalamazdım. Yolcu yolunda gerek. Ben kendi yoluma, onlar kendi yoluna.
İPEKÇİ — Teşekkür ederim.

Söz büyüğün sus küçüğün / 2

28/10/2008 · Kategori: Arastirma

Söz büyüğün sus küçüğün / 2

İçimizdeki polis Çocuk ve gençlik yazını, yazın ve eğitimi buluşturma kaygısında olduğu için, yetişkinler için yazılan yazının her zaman gerisinde gitti. Bu açıdan da toplumsal cinsiyet sorununun kitaplarda daha yeni yeni gündeme gelmesine pek şaşırmamak gerekir. Şu da gerçek ki, yazarlar kendi içlerindeki gizli polisten kurtuldukları anda bu alanda daha verimli ürünler vereceklerdir. 

Zehra İpşiroğlu

Tutuculuk genç kuşakta artarken, çocuk ve gençlere yönelik kitaplarda ise cinsiyet ayrımcılığı destekleniyor.

İçimizdeki polis Çocuk ve gençlik yazını, yazın ve eğitimi buluşturma kaygısında olduğu için, yetişkinler için yazılan yazının her zaman gerisinde gitti. Bu açıdan da toplumsal cinsiyet sorununun kitaplarda daha yeni yeni gündeme gelmesine pek şaşırmamak gerekir. Şu da gerçek ki, yazarlar kendi içlerindeki gizli polisten kurtuldukları anda bu alanda daha verimli ürünler vereceklerdir. Günümüz çocuklarına ille bir şeyler dayatmamız ve öğretmemiz gerekmiyor. Önemli olan kadın-erkek eşitliğinin geçerli olduğu, kadının hiçbir biçimde ikinci plana itilmemesi gerektiği, çağdaş bir anlayışın ışığında onlara kendi yollarını bulmaları ve yeteneklerini keşfetmeleri için destek olabilmek.

Kadının toplumdaki yeri ve konumunun sorgulanması, cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkılması yıllardır roman ve öykülerimizin ağırlık noktasını oluştururken, çocuklara ve gençlere yönelik yayınlarda genellikle bu konu ya göz ardı ediliyor ya da bilinçli bir biçimde ayırımcılığı savunan bir söylem benimsetilmeye çalışılıyor. Okullarda okutulan ders kitaplarında buna sayısız örnek bulabiliriz.(1)

Milli Eğitim Bakanlığının çıkardığı çocuk kitapları da bu tür örneklerle dolup taşıyor. Resmi ideolojinin yıllardır planlı ve programlı bir biçimde nasıl bir cinsiyet ayırımcılığı yaptığını göz önüne alacak olursak, bugünkü genç kuşakta giderek yoğunlaşan tutuculuğa, örneğin kızların ısrarla başörtüsünü savunmalarına da pek şaşırmamamız gerekir. Son yıllarda sayıları giderek artan dinci basın da çocuklara ve gençlere yönelik kitaplarla cinsiyet ayırımcılığını başarıyla destekliyor.

Ancak resmi ideolojinin dışında kalan çocuk yazınında son yirmi yıldır bir dönüşüm yaşanıyor. Örneğin birçok kitapta gözlemlenen ilginç bir olgu kitapların başkişilerinin kız olması. Altmışlı yetmişli yıllarda yazılan çocuk kitaplarında başkişiler hep erkek çocukken, bunun değişmeye başlaması belki de Türkiyede son yıllarda gelişen kadın hareketiyle, kadınların örgütlenip, giderek daha çok söz hakkı olmasıyla ilişkili. Çocuklar için yazan kadın yazarların sayılarının çokluğu da bir başka etken. Ancak doğrudan kızların sorunları üzerinde duran, cinsel ayırımcılık, seksizm, cinsel sömürü, şiddet vb. sorunları irdeleyen yayınlar oldukça az. Oysa toplumumuzun kırsal kesiminde özellikle kız çocukların yaşadıkları sorunlar, eğitimde kız-erkek ayırımı, kızların okutulmaması, evden kaçan kızlar, zorla evlendirilme, cinsel taciz vb. olgular azımsanamayacak denli çok.

Kitapları toplumsal cinsiyet açısından irdelerken üç eğilim göze çarpıyor:

Toplumsal cinsiyet sorununu bütünüyle yok sayan kitaplar.

Bu konuyu ataerkil toplumun izin verdiği bir çerçeve içinde çok dikkatli ve sınırlı bir biçimde ele alan kitaplar.

Toplumsal cinsiyet sorununu hiçbir kısıtlama yapmadan gündeme getiren yayınlar.

 

Yaptıklarım utandıracak mı?

Toplumsal cinsiyet sorununu bütünüyle yok sayan kitapları çocuk ve gençlik kitaplarının çoğunda görüyoruz. Cinsiyet sorununu ataerkil toplumun izin verdiği bir çerçevede çok dikkatli ve sınırlı bir biçimde ele alan kitaplarda göze çarpan, sorunu genellikle de çok fazla sorunsallaştırmaktan kaçınmaları. Bu kitaplarda geleneksel değerler pek fazla sorgulanmadan, toplumun beklentileri doğrultusunda başarılı toplumsallaşma süreçleri gösteriliyor. Bu açıdan da bu yayınlar çok satışı olan piyasa yazınının başını çekiyor.

 

Modernlik ve baskı

Örneğin Nur İçözü Reyhanda yoksulluktan gelen bir kızın bin bir güçlükle parasız yatılı olarak okumasını, âşık olmasını, evlenmesini genç okuyucunun hoşuna gidecek başarı öyküsü olarak anlatır. Aynı yaklaşımı çok satışı olan Gülten Dayıoğlu ve İpek Ongunun kitaplarında da görüyoruz. Bu kitaplarda genellikle toplumun beklentileri doğrultusunda başarılı toplumsallaşma süreçleri gösteriliyor. Dayıoğlunun sevilerek okunan Yeşil Kirazı gibi. Bu tür kitaplarda gündeme gelen ahlaksal değerler de çoğu kez okuyucunun beklentileriyle ve toplumun genelgeçer değerleriyle bire bir örtüşüyor. Örneğin İpek Ongunun Bir Pırıltıdır Yaşamak kitabında anne ile kız arasında modern bir ilişki varmış gibi görünse bile, bir baskı duyumsanıyor. Genç kız arkadaşlarıyla bir geziye gidecektir. Annesi bu bağlamda kendisine yazdığı mektupta içimizdeki gizli polisi harekete geçiren öğütlerde bulunuyor.

 

‘Başkaları ne der?’

Davranışlarım bana zarar veriyor mu, bundan utanacak mıyım, saygı duyduğum birinin yaptıklarımı görmesinden rahatsız olur muyum, yaptıklarım beni yalan söylemeye yönlendirecek mi.. gibi. Aslında ilk bakışta bu öğütlerin hiçbir tedirgin edici yanı yok.

Ancak Yaptıklarım beni utandıracak mı, ya da saygı duyduğum birinin bu davranışlarımı görmesinden tedirgin olur muyumsorusunun, toplumun özellikle geniş çevrelerinde gündeme gelen başkaları ne der?odaklı mahalle baskısından pek bir farkı olmadığı da söylenebilir.

Çünkü Yaptıklarım beni utandıracak mı?” sorusu bile ben kendimi başkalarının gözünde nasıl görüyorum anlamına geliyor çoğu kez. Oysa önemli olan, insanın bir birey olarak kendisini bulması, başkalarına göre değil de kendi seçimine göre karar verebilmesi.

 

Yürekli yayınlar

Toplumsal cinsiyet sorununu hiçbir kısıtlama yapmadan büyük bir yüreklilikle gündeme getiren, bu açıdan da özgürleşme yolunda önemli bir adım atan kitaplar parmakla sayılacak kadar az. Bu tür yayınların içinde yalnız kadın-erkek eşitliğini savunma açısından değil, yazınsal açıdan da en başarılı olanlar, sorunları doğrudan onların gözüyle, onların bakış açısından anlatan kitaplar... Bunların içinde son yıllarda çıkan çocuk kitaplarından Seza Aksoyun Şişko Patatesini, gençlik kitaplarından Pakize Özcanın Üstüme Kar Yağdı romanını buna örnek verebiliriz.

Baskı önüne geçilmez bir yazgı gibi sunuluyor

Şimdi ben çocuğuma hangi kitabı seçeyim ya da bu kitap acaba iyi midir?

Çocuk yayınlarının okuyucusu yalnız çocuklar değil, aynı zamanda bu kitapları onlara seçen yetişkinler. Seçimde bilinçli bir yaklaşım önem kazanıyor. Öte yandan ergenlik yaşlarındaki gençlerin de yalnız seçimlerinde aynı şekilde duyarlı olmalarının ötesinde eleştirme ve sorgulama yetilerini de geliştirmeleri gerekiyor. Cinsiyet açısından dikkat edilmesi gereken noktalar:

* Erkek çocuğun üstünlüğü doğal bir biçimde kabul ediliyor mu?

Bu, ders kitaplarının birçoğunda olduğu gibi ortaya çıkabilir veya gizli bir biçimde de gündeme gelebilir. Sözgelimi roman ve öykülerin başkişilerinin çoğu kez sadece erkek çocukları olması gibi...

* Kız çocuğun toplumsallaşma süreci içindeki bağımlılığı hiç sorgulanmadan onaylanıyor mu?

Kız çocuğun erkek çocuk kadar bağımsız ve özgür yetiştirilmemesi, baskı ve yasakları çok daha yoğun bir biçimde yaşaması birçok kitapta ya hiç gündeme getirilmiyor ya da önüne geçilemez bir yazgıymış gibi sunuluyor. Erkek çocuklar çoğunlukla yönlendiren ve keşfeden bir konumdayken kız çocuklar genellikle ikincil konumdalar.

* Yayınlarda klasik rollerin sunulduğu aile merkez mi yapılıyor ve mutluluk yalnızca ailede mi bulunuyor?

Erkek ve kadın rollerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı mutlu aile tablosu çoğu çocuk kitabının temelini oluşturuyor. Ayrılık vb. konulara yer verilmiyor, verilse de yalnızca olumsuz bir biçimde veriliyor. Bu bağlamda Mine Soysalın Eylülde Aşklar kitabını bölünmüş bir ailenin sorununu hiçbir mutlu aile edebiyatı yapmadan gerçekçi bir biçimde dile getiren olumlu bir örnek olarak getirebilirim. Ama bu tür kitaplar parmakla sayılacak kadar az.

* Genç kızın bir mesleği olması ve o meslekte çalışması yalnızca evlilik öncesi bir geçiş dönemi olarak mı gündeme geliyor? Genç kızın davranış biçimi hep erkeğe göre mi belirleniyor?

* Çekicilik (erkekler üzerinde), edilgenlik, duygusallık gibi klişeleşmiş özelliklere kadınsı özellikler olarak özendiriliyor mu?

 

Kadını çocuk gibi gören yayınlar

Köktendinci çocuk ve gençlik yayınlarında kadın da çocuk gibi kendi kendine karar veremeyen bağımlı bir varlık olarak değerlendirilir. Bunu da kadını yücelterek ona doğaüstü bazı özellikler tanıyarak gerçekleştirir. Böylece üstün bir varlık olarak gördüğü kadını koruma adına onu bağımlı kılar. Kadının Batı toplumlarındaki özgür konumunu hep olumsuz yanıyla göstererek kendi görüşlerini kanıtlamaya çalışır. Sözgelimi Batı toplumlarındaki cinsel özgürlüğün kadını metaya dönüştürdüğü düşüncesinden yola çıkarak içgüzellikleri olan İslamı kadın görüşünü savunur. Kadın toplumun omurgası olmaktan çıkıp eti haline gelmiştirdüşüncesiyle kadının örtünmesini o üstün ve yüce kişiliğin korunması olarak değerlendirir. Ya da gerek anne gerek ev kadını gerek işkadını olarak aşırı derece sömürülen ve ezilen kadına alternatif olarak kadının yeri ailesidirgörüşününe sürer ve çalışan kadına karşı çıkar.

Bu konuda en son çıkan yayınlardan birinde kadının kariyer yapmasının ailenin çatısını nasıl yıkabileceği dile getirilirken kariyer, bir karaçalı gibi aşkları bitirip son sevgi kırıntısını da yok eden bir baş belası olup çıkmakta, kadın üstelik de bir hemcinsi tarafından alabildiğine aşağılanmaktadır.

 

14 Ekim 2008

Krizler tek parti döneminde oluyor

2/10/2008 · Kategori: Arastirma

Krizler tek parti döneminde oluyor

Siyaset Bilimci M. Ayhan Kara:


Barış DOSTER -

Muzaffer Ayhan Kara ulusalcı, Atatürkçü kesimlerin yakından tanıdığı bir isim. Siyaset bilimi alanında lisans ve yüksek lisans yaptıktan sonra, bir yandan özel sektörde yöneticilik yapmış, bir yandan da Türk siyasal yaşamı, Türk dış politikası, yakın dönem Türk siyaseti hakkında yazılar, kitaplar kaleme almış.

1983 yılından bu yana çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri çıkan Kara'nın ilk kitabı olan "Yeni Tip Müdahale ve Ordunun Restorasyon İstemi" adını taşıyor ve asker- siyaset ilişkilerini inceliyor. Kara'nın ikinci baskısı Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan son kitabı "Yön'ün Devrimi, Devrim'in Yönü" ise Devrim gazetesini ele alıyor. Kara ile Türk siyasal yaşamının son 35 yılını ve günümüzü, Türkiye için çözüm önerilerini konuştuk.

Doğan Avcıoğlu'nun yönetiminde çıkan haftalık Devrim gazetesini biraz anlatır mısınız?

Devrim gazetesi 1969 yılı Ekim ayı ile 1971 yılı Nisan ayı arasında toplam 79 sayı çıkmış haftalık bir gazete. Ben bu çalışmayı yaparken Talat Turhan'ın arşivinden yararlandım. Devrim gazetesi dönemin çok etkin yayınlarından biri olarak öne çıkıyor. Seçkin Kemalist aydınlarının yazdığı, okuduğu, incelediği, izlediği önemli bir haftalık gazete ve Kemalist çıkışın sözcüsü konumunda. Başında Doğan Avcıoğlu var. İlhan Selçuk sürekli olmasa da dergiye yazan aydınlarımız arasında. Uğur Mumcu ilk yazılarını bu gazeteye yazmış. Çetin Altan, İlhami Soysal gibi isimler Devrim'de yazmışlar.

Günümüzde de ulusalcı çizgide faaliyet yürüten çok sayıda demokratik kitle örgütü, bu çizgide yayın yapan pek çok dergi söz konusu. Ama bunların ne toplam satışı ne de etkinliği Devrim gazetesi kadar olamıyor. Sizce bunun nedeni ne?

Kemalist Devrim'i tamamlama iddiasıyla yola çıkan çok sayıdaki vakıf, dernek, derginin son toplamda çok da etkili olamamasının temel nedeni eşgüdüm eksikliği. Bu nedenle küçük, bölgesel, yerel girişimler olarak, çoban ateşleri olarak kalıyorlar. Bunlar bir noktada, tek bir çatı altında toplanmaz ise köklü birikim oluşturamazlarsa başarısız olmaya mahkûmlar.

Devrim gazetesinin ise iktidar perspektifi var. Devrim, iktidar talebinin yayın organı. 9 Mart ile yakından ilgili, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Gürler'in başında ve içinde bulunduğu geniş bir asker kesimin Kemalist iktidar özlemiyle örtüşen bir gazete.

Kamuoyunda Devrim gazetesinin, Yön dergisinin devamı olduğu yönünde yaygın bir kanaat vardır. Buna ne kadar katılıyorsunuz, bu görüş ne ölçüde doğru?

İlk bakışta Devrim, Yön'ün devamı gibi görülebilir. Ancak gerçekte Devrim, Yön'ün ayrışarak devamı ve farklı bir aşamasıdır. Yön, 1960'lı yıllarda tüm solu kucaklayan bir platform konumundadır. Ama Devrim için bunu söyleyemeyiz. Yön Bildirgesi'nde Deniz Baykal, Haluk Ülman, Nihat Erim gibi sosyal demokrat aydınların da imzası vardır.

Devrim ise daha farklı bir duruşa sahiptir, farklı koşulları vardır. Örneğin sosyal demokratlar yoktur, Mihri Belli gibi Yön'de imzası bulunan pek çok sosyalist aydın Devrim'de yoktur. Yön'de net bir iktidar talebi yoktur ama Devrim'de net bir iktidar talebi vardır. 9 Mart sürecini ve onu ezen 12 Mart müdahalesini anlatan bu kitabı yazmak için o dönemi tüm ayrıntılarıyla inceledim. Ziverbey Köşkü'nde yaşananları, Cemal Madanoğlu davasını ve diğer gelişmeleri ele aldım.

Üç bölümden oluşan kitabınızı neye göre bölümlendirdiniz?

İlk bölümde 9 Mart girişiminin örgütsel boyutunu ele aldım. Yaptıkları çıkışı ve yaşadıkları hüsranı anlattım. Avcıoğlu'nun fikriyatının tarihsel izdüşümünü inceledim. Sultan Galiyev'den Jön Türklere, onlardan İttihat ve Terakki'ye uzanan, Kadro dergisi, sonrasında Yön hareketi ile yükselen ve Devrim gazetesi ile devam eden süreci tahlil ettim.

Avcıoğlu'nun önderlik ettiği hareket, diğer sol hareketlerle karşılaştırıldığında nerelerde buluşup, nerelerde ayrışıyor?

Avcıoğlu'nun fikri zeminini, dönemin diğer sol akımlarıyla karşılaştırdığımda ki bunların başında kısaca MDD denen Milli Demokratik Devrim çizgisi ile TİP vardır, şunu gördüm: MDD kamuoyunda genelde Mihri Belli'ye maledilir ama MDD çizgisinin gerçek fikri önderi bence Doğan Avcıoğlu. Avcıoğlu ve Madanoğlu, ulusal kurtuluş devrimi stratejisini bir bildirge olarak ortaya koymuşlar.

Bu çok önemli bir belge, MDD tezinin kapsamlı bir belgesi niteliğinde. Özü de şu: Kemalist Devrim yarıda kalmıştır, ortaya konan bu stratejiyle tamamlanması gerekir. Toprak reformunu sürekli gündeme taşıyan, aşiret düzenini eleştiren, yozlaşmış siyasal yapıya karşı çözüm öneren bir tavra sahiptir. İkinci bölümde ise Devrim gazetesinin yayın serüvenini işledim. 79 sayıyı incelerken, süreci gün gün, hafta hafta inceledim.

Gazetenin manşetlerini, yazılarını ele aldım. İlk çıktığı dönemde tirajı 50 bin olan, 9 Mart sonrasında ise ortalama 20 bin satan bir gazete Devrim. Kitabımda ayrıca Avcıoğlu'nun başyazılarından seçmelere, önemli yazı dizilerine, Devrim'de çıkan önemli ilan ve reklâmlara, devrim bildirilerine, devrim stratejilerine, devrimci ordu gücünün birinci ve ikinci bildirilerine de yer verdim. Kitabın üçüncü ve son bölümünde ise dönemle ilgili çok önemli eklere yer verdim.

Kadro'nun fikriyatı, Yön bildirisinin içeriği, bunlarda imzası olanlar, Muhsin Batur'un Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a verdiği muhtıra, 12 Mart muhtırası bulunuyor.

Koalisyonlar kitabınızda ise önemli bir saptama yapmışsınız. Kamuoyunda yaygın ama yanlış şekilde yerleşmiş bulunan koalisyon karşıtı yaklaşımı çürütmüşsünüz.

Bu kitabımda da 1950 – 2002 arasındaki koalisyon hükümetleri ile tek parti dönemlerini karşılaştırdım. Hatta yönetimde kaldıkları süre açısından koalisyon hükümetleri çok az da olsa öndeler. Ama ülkemizde koalisyonlar hep eleştirilmiş, hep istikrarı bozan unsurlar olarak gösterilmiş. Silahlı Kuvvetler de, sermaye de, halk da koalisyonları istikrarı bozan iktidarlar olarak bellemiş.

Ama öte yandan 1950 sonrası dönemin yarısı da koalisyonlarla geçmiş. 2002 yılına kadar incelediğimde gördüm ki, istikrarı bozan hükümetler genelde tek parti hükümetleri, koalisyon hükümetleri değil. Örneğin 1950 – 60 dönemin Demokrat Parti'nin tek parti iktidarıyla geçiyor ve sonrasında demokrasiyi katleden, tek parti diktasına giden iktidara karşı 27 Mayıs 1960 Devrimi gerçekleşiyor.

12 Mart 1971 muhtırası AP iktidarına rastlıyor. 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde de AP iktidarda. Günümüzde de AKP yüzde 47 oyla tek başına iktidar olmuş ama hakkında kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açılmış bir parti. Geriye dönüp bakınca 1950 sonrası süreçte koalisyon hükümetlerinin daha istikrarlı olduklarını, askeri müdahaleye maruz kalmadıklarını görüyoruz. Bunalım ve müdahale dönemlerinde hep tek parti iktidarları var.

Bizim gibi demokrasi kültürü zayıf, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemediği ülkelerde tek parti iktidarı kendiliğinden istikrar getirmiyor. Koalisyonlar ise demokrasi kültürünü besliyor. Elbette tüm koalisyon örnekleri olumlu değil ama olumlu örnekler de söz konusu. Örneğin 20 Ekim 1991 genel seçimleri sonrasında kurulan DYP – SHP koalisyon hükümetinin, Demirel ve İnönü'nün başında bulunduğu ilk 1.5 yıllık dönemi, DSP – MHP – ANAP hükümetinin ilk 2.5 yıllık dönemi böyle dönemler.

Çalışmalarınız ışığında ülkemizdeki muhalefete nasıl bir yol öneriyorsunuz?

CHP'nin tarihsel köklerinden kopması, tarihsel özgörevini devam ettirememesi, Türk çağdaşlaşmasının öncü bir unsuru olarak görevini gerektiği gibi yapmaması onu eritti ve 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde baraj altında kaldı. Fakat CHP'nin bir dönem TBMM dışında kalması da halkın ve ülkenin bu partiye ne kadar çok gereksinim duyduğunu bir kez daha kanıtladı.

CHP yönetiminin Meclis dışında kaldığı bu dönemi özeleştiri vererek, yeterince değerlendirdiğini söylemek çok zor. Gelinen noktada CHP'nin hızla yenileşmesi, gençleşmesi, genç kuşaklarla ve genç kadrolarla buluşması gerektiği açık. Ülkemizin temel harcı olan CHP, Kemalist Devrimi yeniden ve günümüze özgü kodlarla sahiplenerek yoluna devam etmek zorunda. Bunu yapması durumunda yeniden Türk çağdaşlaşmasının motor gücü ve en ciddi iktidar seçeneği olacaktır.

CHP'nin işlevi ve görevi budur, Atatürk'ün "devrimin siyasal örgütü" olarak tanımladığı CHP'yi kurma nedeni budur. Bunları yapmayan bir CHP'nin varlık nedeni de sorgulanır. CHP, devrimden geri adım attıkça topluma yaklaştığını sanıyor ama yanılıyor. Çünkü toplum muhafazakârlaşıyor, başkalaşıyor. CHP, önüne toprak reformunu, bölgelerarası gelişmişlik farkını azaltmayı, aşiret düzenine son vermeyi, eşitliği, emeği, hakça bölüşümü koyarsa büyür. Bunu yapmayan bir CHP ise küçülür.

Türkiye'nin ciddi bir restorasyona ihtiyacı var. Kemalist, ulusal devrimci birikim, Türkiye'ye hızla kaybettiği kanı, heyecanı ve özgüveni kazandıracak, Atatürk Türkiye'sini yeniden güçlendirecektir. Kemalist Devrim'in tamamlanması için toprak reformunu, aşiret düzeninin yıkılmasını, bölgelerarası gelişmişlik farkını azaltmayı, ülkenin tamamında anayasa ve yasaların eksiksiz uygulanmasını, yurttaşlık temelinde ilişkilerin tesis edilmesini öncelikle ele almak gerekir.

Başı dik ve onurlu bir dış politikaya yönelmek şarttır. Bunun için öncelikle ve özellikle Atatürk'ün bölge merkezli dış politikasını, komşularla işbirliğini yeniden ele almak lazımdır. Emperyalizmin ulus devletleri yok etme politikasına karşı, Türkiye ulus devletlerin yer aldığı bir örgüte öncülük, çok yönlü, çok boyutlu, çok taraflı bir ittifaka liderlik etmelidir.

İran ve Venezüella'nın yaptığını yapmalıdır. Bunun için Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok, kendi tarihimize bakmamız yeter. Bir de Türkiye'nin yeniden Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nu gündemine alması lazım. Çekiç Güç, Keşif Güç nasıl geldi yerleşti, bunlara TBMM'de ve MGK'da kimler evet dedi, kimler önünü açtı, Irak'ın kuzeyinde Kürt devletinin altyapısı hazırlanırken kimler el kaldırdı bunları sorgulamak lazım.

Sosyal güvenlikte yeni dönem

28/9/2008 · Kategori: Haber

Sosyal güvenlikte yeni dönem

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 1 Ekim'de yürürlüğe girecek maddeleri ile sosyal güvenlik alanında yeni bir dönem başlayacak. Yeni düzenlemelerin uygulamasına açıklık getiren 15 tebliği Resmi Gazete'de yayımlandı.

ANKA - AA

Ankara- Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), Ekim başında yürürlüğe girecek ikinci aşama sosyal güvenlik reformu düzenlemelerinin uygulamasına açıklık getirdi. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun ilişkin hükümleri Ekim ayı başı itibariyle yürürlüğe giriyor. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun söz konusu hükümlerin uygulama esaslarına açıklık getiren 15 tebliği de bugünkü Resmi Gazete’de yayımlandı.


5510 Sayılı Kanunun 100. Maddesinin Uygulanması Hakkında Tebliğ, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 100. maddesi gereğince, Kurum tarafından kişilerin sosyal güvenliklerinin sağlanması, 6183 sayılı Kanuna göre Kurum alacaklarının takip ve tahsili ve 5510 sayılı Kanunla Kuruma verilen görevlerin yerine getirilmesi ile sınırlı olmak kaydıyla bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, gerçek ve tüzel kişiler, kamu kurumları, kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşlardan bilgi ve belge isteme yetkisinin usul ve esaslarını düzenliyor. Tebliğ, bankalar, döner sermayeli kuruluşlar, gerçek ve tüzel kişiler, kamu kurumları, kanunla kurulmuş kurum ve kuruluşları kapsıyor.

Bilgi ve belgelerin istenmesi, Kurum tarafından kişilerin sosyal güvenliklerinin sağlanması, 6183 sayılı Amme Alacakları Kanunu'na göre Kurum alacaklarının takip ve tahsili ile 5510 sayılı Kanunla Kuruma verilen görevlerin yerine getirilmesiyle sınırlı olacak.

Tebliğe göre, sigortalının veya işverenin talebi üzerine, Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurullarınca usulüne uygun düzenlenecek raporlar ve dayanağı tıbbi belgelerin Kurum Sağlık Kurulunca incelenmesi sonucu, hizmet akdi ile çalışan sigortalılar ile kendi adına bağımsız çalışan sigortalılar için çalışma gücünün veya iş kazası veya meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücünün en az yüzde 60'ını kaybettiği tespit edilen sigortalı, malul sayılacak.

Sigortalı olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten önce çalışma gücünün yüzde 60'ını kaybettiği önceden veya sonradan tespit edilen sigortalı, bu hastalık veya özrü sebebiyle malullük aylığından yararlanamayacak.

Sigortalılara malullük aylığı bağlanabilmesi için en az on yıldan beri sigortalı bulunup, toplam bin 800 gün veya başka birinin sürekli bakımına muhtaç derecede malul olan sigortalılar için ise sigortalılık süresi aranmaksızın bin 800 gün malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi bildirilmiş olması, maluliyeti nedeniyle sigortalı çalıştığı işten ayrıldıktan veya iş yerini kapattıktan veya devrettikten sonra Kurum'dan yazılı istekte bulunması şart olacak.

Serbest çalışan sigortalıların kendi sigortalılığı nedeniyle genel sağlık sigortası primi dahil, prim ve prime ilişkin her türlü borçlarını ödemiş olması gerekecek. Birden fazla sigortalılık haline tabi olarak çalışan veya prim ödeyen sigortalıların malullük aylığı bağlanmasına ilişkin talepleri, son defa tabi olduğu sigortalılık haline göre sonuçlandırılacak.

Sigortalıların veya işverenlerin malullük durumunun tespiti için Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularına sevk istemesi durumunda, bin 800 gün malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi bildirilmiş olması şartıyla sigortalıların sevkleri yapılacak.
Serbest çalışan sigortalılardan prim ödeme gün sayısı bin 800 gün olduğu halde, kendi sigortalılığı nedeniyle genel sağlık sigortası primi dahil, prim ve prime ilişkin her türlü borçları bulunan sigortalıların sevkleri, masrafları kendilerince karşılanmak üzere yapılacak.

Kimler hizmet borçlanması yapabilecek

Tebliğe göre “hizmet borçlanması” kapsamında olan süreler şöyle:

-Ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile sigortalı kadının, ilk defa sigortalı olarak çalışmaya başladığı tarihten sonra iki defaya özgü olmak üzere doğum tarihinden itibaren geçen iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine dayanarak işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması koşuluyla talepte bulunulan süreler,

-Er veya erbaş olarak silah altında veya yedek subay okulunda geçen süreler,

-Kamuda çalışanların, personel mevzuatlarına göre aylıksız izinde geçen süreleri, -Sigortalı olmaksızın doktora öğreniminde veya tıpta uzmanlık için, yurt içinde veya yurt dışında geçirdikleri normal doktora veya uzmanlık öğreniminde geçen süreler,

-Sigortalı olmaksızın avukatlık stajını yapanların normal stajda geçen süreleri,

-Kamuda sigortalıyken herhangi bir suçtan tutuklanan veya gözaltına alınanlardan bu suçtan dolayı beraat edenlerin tutuklulukta veya gözaltında geçen süreleri,

-Grev ve lokavtta geçen süreler,

-Hekimlerin fahri asistanlıkta geçen süreleri,

-Seçim kanunları gereğince görevlerinden istifa edenlerin, istifa ettikleri tarih ile seçimin yapıldığı tarihi izleyen ay başına kadar açıkta geçirdikleri süreler.

Hizmet  borçlanmalarında, 5510 sayılı Kanun veya mülga sosyal güvenlik kanunlarına göre tescil edilmiş olmak yeterli sayılacak, sigortalının kendisi tarafından yapılan başvurularda borçlanma talep tarihinde, hak sahiplerince yapılan başvurularda ise sigortalının ölüm tarihinde fiilen sigortalı olma şartı aranmayacak.

 

Kimler isteğe bağlı sigortalı olabilecek

İsteğe bağlı sigortalı olabilmek için uluslar arası sosyal güvenlik sözleşmelerinden doğan haklar saklı kalmak kaydıyla, Türkiye’de yasal olarak ikamet edenler ile Türkiye’de ikamet etmekteyken sosyal güvenlik sözleşmesi imzalanmamış ülkelerde bulunan Türk vatandaşları yararlanabilecek. Bu uygulamadan yararlanabilmek için 18 yaşını doldurmuş olma, yasaya tabi zorunlu sigortalı olmayı gerektirecek şekilde çalışmama veya bir hizmet akdi ile sigortalı olarak çalışmakla birlikte, ay içinde 30 günden az çalışmak ya da tam gün çalışmama, kendi sigortalılığı nedeniyle aylık bağlanmamış olma koşulları aranacak.

 

Banka işlemlerinde sigortalılık tescili

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda bankalar ve kamu idareleri ile diğer kuruluşların, işlem yaptığı kişilerin sigortalılık bakımından tescilli olup olmadığını kontrol etme yükümlülüğü ve bu yükümlülüğe dayanarak işlem yaptığı kişilerin kimlik bilgilerinin Kuruma bildirilmesi düzenleniyor. Buna ilişkin tebliğe göre, gerek bizzat bankaya gidilerek gerekse de internet ve telefon bankacılığı aracılığıyla ilk defa mevduat hesabı açtırılması, tüm kredi taleplerinin sonuçlandırılması, kredi kartı ve çek karnesi verilmesinde, başvuru sahibinden “meslek bilgileri” ve “çalışılan yerin unvanı ve açık adresi” bilgileri alınacak. Bu bilgiler manuel olarak yapılan işlemlerde formlara eklenecek ve internet işlemlerinde de zorunlu alan olarak bu bilgilere yer verilecek. Bu alanların doldurulmadan işlem yapılmasına izin verilmeyecek. Telefon bankacılığında da bu bilgiler alınmadan işlemler sonuçlandırılmayacak.

 

Sigortalı çalıştıran işyerinin tescili

Sigortalı çalıştıran işverenlerin, işyeri bildirgesini, en geç sigortalı çalıştırmaya başladıkları tarihte Kuruma vermeleri gerekiyor. İşverenlerce, şirket kuruluşu aşamasında, çalıştırılacak sigortalı sayısı ile bu sigortalıların işe başlama tarihlerinin ticaret sicili memurluklarına bildirilmesi durumunda, bu bildirimler Kuruma yapılmış sayıldığından, ticaret sicil memurlukları, kendilerine yapılan bu bildirimleri en geç on gün içinde Kuruma bildirmek zorunda olacaklar. İşyerinde, hizmet akdi ile sigortalı çalıştıran işveren, belirli sürelerde vermekle yükümlü olduğu işyeri bildirgesini düzenleyerek e-sigorta ile gönderecek. Tescili yapılacak işyerinde, hem ayın 1’i ile 30’u arasında, hem de ayın 15’i ila izleyen ayın 14’ü arasındaki çalışmalarına karşılık ücret alan sigortalıların bulunması durumunda, her iki çalışma döneminden dolayı iki ayrı işyeri bildirgesi düzenlenerek ayrı ayrı işyeri tescili yapılacak.

 

Genel sağlık sigortalısı sayılanlar

Genel sağlık sigortalısı sayılanlar; sigortalı veya isteğe bağlı sigortalı olarak tescil edildikleri tarihten itibaren genel sağlık sigortalısı olacak ve ayrıca bir bildirime gerek olmaksızın genel sağlık sigortalısı olarak tescil edilmiş sayılacak.

 

Yeşil kart verilecekler

Harcamaları, taşınır ve taşınmazları ile bunlardan doğan hakları da dikkate alınarak, Kurumca belirlenecek test yöntemleri ve veriler kullanılarak tespit edilecek aile içindeki geliri kişi başına düşen aylık tutarı asgari ücretin üçte birinden az olan yurttaşlar, genel sağlık sigortalısı sayılacakları öngörüldü. Ancak Yasa’nın geçici 12’nci maddesi uyarınca, 1 Ekim 2008 tarihinden itibaren iki yıllık süre içinde söz konusu hüküm uygulanmayacak. Söz konusu madde gereğince, 3816 sayılı Kanun hükümlerine göre yeşil kart talebinde bulunan ve yeşil kart veren birimlerce anılan kanun hükümlerine göre yeşil kart verilmesi uygun görülmeyen kişilerden, tespit edilen aile içindeki kişi başına düşen gelir payının aylık tutarı; asgari ücretin üçte birinden asgari ücrete kadar olduğu tespit edilenler, 5510 sayılı Kanunun 82’nci maddesine göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz günlük tutarının üçte biri esas alınarak tescil edilecek. Söz konusu gelir payı tutarı, asgari ücretten asgari ücretin iki katına kadar olduğu tespit edilenler, prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz günlük tutarı, asgari ücretin iki katından fazla olduğu tespit edilenler, prime esas günlük kazanç alt sınırının otuz günlük tutarının iki katı prime esas kazanç tutarı olarak esas alınıp tescilleri yapılacak.

 

İş kazası ve meslek hastalıkları
 

İş kazası veya meslek hastalığının, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmesi durumunda, işveren Kuruma karşı sorumlu hale gelecek. Kasıt; iş kazası veya meslek hastalığına işverenin bilerek ve isteyerek, hukuka aykırı eylemiyle neden olması hali olarak dikkate alınacak. Zarara neden olan eylemin bilinçli olarak yapılması kasıt için yeterli sayılacak, sonuçlarının istenip istenmemesi kastı ortadan kaldırmayacak. İşverenin eylemi hukuka aykırı olmamakla birlikte, yaptığı hareketin hukuka aykırı sonuç doğurabileceğini bilmesi, ihmali veya ağır ihmali Kuruma karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmayacak.

İş kazası veya meslek hastalığı, işverenin kastı veya sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği mevzuatına aykırı bir hareketi sonucu meydana gelmişse, Kurumca sigortalıya veya hak sahiplerine Kanun uyarınca yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değeri toplamı, sigortalı veya hak sahiplerinin işverenden isteyebilecekleri tutarlarla sınırlı olmak üzere, Kurumca işverene ödettirilecek. İşverenin sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınacak. Kaçınılmazlık, olayın meydana geldiği tarihte geçerli bilimsel ve teknik kurallar gereğince alınacak tüm önlemlere rağmen iş kazası veya meslek hastalığının meydana gelmesi durumu olarak tanımlanıyor. İşveren alınması gerekli bir önlemi almamış ise olayın kaçınılmazlığından söz edilemeyecek. İş kazasının, belirtilen sürede işveren tarafından Kuruma bildirilmemesi durumunda, bildirim tarihine kadar geçen süre için sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği, Kurumca işverenden tahsil edilecek.

 

Emzirme ödeneği

Analık sigortasından sigortalı kadına veya sigortalı olmayan karısının doğum yapması nedeniyle sigortalı erkeğe, hizmet akdi ile çalışan sigortalılar ile serbest çalışan sigortalılardan; kendi çalışmalarından dolayı gelir veya aylık alan kadına ya da gelir veya aylık alan erkeğin sigortalı olmayan eşine, her çocuk için yaşaması şartıyla doğum tarihinde geçerli olan ve Kurum Yönetim Kurulunca belirlenip Bakan tarafından onaylanan tarife üzerinden emzirme ödeneği verilecek.

 

Geçici olarak yurt dışına gönderilenler

Geçici olarak yurt dışına gönderilenler, Türkiye ile uluslararası sosyal güvenlik sözleşmesi olmayan ülkelerde iş üstlenen işverenlerce yurt dışındaki iş yerlerinde çalıştırılmak üzere götürülen Türk işçileri veya işleri nedeniyle yurt dışında bulunanlar haklarında kısa vadeli sigorta kolları ile genel sağlık sigortası hükümleri uygulanacak.
Bu Tebliğden önce yürürlükte olan mevcut tebliğ ile diğer düzenlemelerin Kanuna aykırı olmayan hükümlerinin uygulanmasına devam edilecek.

 

Nakil ve görev alanı değişimi

İş yerinin faaliyette bulunduğu ilden başka bir ile nakledilmesi halinde iş yeri bildirgesi, nakledilen adresin bağlı bulunduğu üniteye, en geç iş yerinin nakledildiği tarihi takip eden on gün içinde verilecek.

İş yerinin aynı il içinde olmakla birlikte başka bir ünitenin görev alanına giren bir adrese nakledilmesi halinde de iş yeri bildirgesi verilmeyecek. Ancak nakil tarihini takip eden tarihten itibaren on gün içinde nakledilen iş yerinin sicil numarasını içerir yazı ile durum eski ve yeni üniteye bildirilecek. İş yerinin nakledilmesi ya da başka bir üniteye geçmesi halinde bu iş yerleri için yeni bir iş yeri dosyası tescil edilecek.

Aynı işverene ait aynı iş kolunda bulunan birden çok kara, deniz veya hava ulaştırma araçları için tek iş yeri dosyası tescil edilecek. Aynı iş kolunda birden fazla nakil aracı bulunan işverence nakil araçlarının kayıtlı olduğu ilgili idareyi gösterir belge ibraz edilerek tek iş yeri bildirgesi düzenlenecek. İstanbul'daki deniz ulaşım araçları için dosya tescil işlemi Beyoğlu Sosyal Güvenlik Merkez Müdürlüğünce yapılacak.

Kurum ve kuruluşlarca ihale suretiyle yaptırılan işlerin konsorsiyum şeklinde üstlenilmesi halinde konsorsiyumu oluşturan üstlenicilerin her birine müstakilen istihkak ödenmesi ve bu üstleniciler tarafından idareye ayrı ayrı teminat verilmiş olması kaydıyla üstlenicilerin her birine, verecekleri iş yeri bildirgelerine istinaden Kurumca ayrı iş yeri dosyası tescil edilecek. İhale konusu işin iş ortaklığı şeklinde üstlenilmesi durumunda ise iş ortaklığı adına tek iş yeri dosyası açılacak.
 

 

28 Eylül 2008

Rutkay Aziz hayal ettiğim gibi kibar ve düşünceli!

12/9/2008 · Kategori: Edebiyattan Sinemaya

Rutkay Aziz hayal ettiğim gibi kibar ve düşünceli!

Shakespeare ve Moliere'i dünyada bırakmam!
Tüm Türkiye beni tanımak zorunda değil!
Ben de zorluk yaşamış bir gurbet kuşuyum

Rutkay Aziz hayal ettiğim gibi kibar ve düşünceli!

BÜLENT İPEK
Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, idolü olarak nitelendirdiği Rutkay Aziz'in eşini canlandıran tiyatrocu, tanıdıktan sonra usta aktöre yeniden hayran olduğunu dile getiriyor: O, çok kaliteli ve düşünceli biri. Tıpkı hayal ettiğim gibi!..
Geçtiğimiz sezon, 'Kurban' adlı oyundaki rolüyle 'İsmet Küntay En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü alan Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, her zaman hayran olduğu usta oyuncu Rutkay Aziz'in eşini canlandıran Eronat, dizinin Orhan Kemal'in kaleminden dökülen hikayesiyle çok ses getireceğinden emin olduğunu söylüyor. Güzel oyuncunun tek sıkıntısı; iş trafiği yüzünden yaşadığı kent olan Ankara ile İstanbul arasında mekik dokuması...

EVRENSEL BİR HİKAYE!
* Geçen sezon yayınlanan 'Sessiz Gemiler'den sonra, bu sezon da Gurbet Kuşları' ile yine atv'desiniz. Bu dizinin konusu nedir?
Bu, benim için çok önemli bir proje. Orhan Kemal isminin altında bir projede olmak ve değerli bir oyuncu kadrosuyla çalışmak, her oyuncu gibi benim de çok isteyebileceğim bir şeydi. Gerçekten çok isteyerek bu işin içinde oldum. Başımızda, Yusuf Kurçenli gibi sinemanın çok değerli bir yönetmeni var. Tüm taşlar yerine oturmuş durumda. Son derece sürükleyici bir öykü. İnsanın içini acıtan ama bir yanıyla da umut dolu bir öykü var bu dizide. Türkiye'nin her yanına yayılmış sevgisizlik problemini, dolaylı yoldan anlatacağız. Bu dizide, sevginin nelere kadir olduğunu göreceğiz.

* Orhan Kemal'in 'Gurbet Kuşları'nı yazdığı, o yoğun göç dalgasının yaşandığı 1950'li 1960'lı yılların şartları günümüzde de geçerli mi sizce?
Tabii geçerli. Ben Ankara'da yaşıyorum ve orası hala çok göç alıyor. Göç almasa bile, problemlerimiz ortak. İstanbul'a yeni göç eden biriyle, 40 yıl önce göç etmiş birinin yaşadıkları arasında çok fark yok. Dünya sıkıntılı bir süreçten geçiyor. 3 gün sonra ne olacağımız belli değil. Burada önemli olan; göçle yaşanan hikayenin güncelliğini korumuş olması. Dizimizin hikayesi evrensel bir hikaye ve çok güncel. Büyük kente göç, benim için de geçerli olan bir sorun. Ankara'da yaşayan biri olarak çekimler için İstanbul'a geldiğimde, sudan çıkmış balığa dönüyorum. Kaç yıldır gelip gidiyorum ama İstanbul gerçekten herkes için çok zor bir şehir.

İSTANBUL'A GÖÇECEĞİM

* Ankara'da yaşayıp İstanbul'da çalışan bir oyuncu olmaya daha kaç yıl devam edeceksiniz?
Ben de, İstanbul'a göç edeceğim. Biliyoruz ki; bizim işimizle ilgili bütün her şeyin merkezi İstanbul. Türkiye'nin kalbi İstanbul'da atıyor. Beni Ankara'ya bağlayan şey; tiyatro. Tiyatrodan vazgeçemiyorum. Ben, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun sanatçısıyım. Bakalım; tayin olabilirsem çok kolay olacak her şey. Olmazsa da bir şey yapacağız. Çünkü artık böyle gitmiyor. Çok zor...

* Dizide 'idolüm' dediğiniz usta oyuncu Rutkay Aziz ile karı-kocayı oynuyorsunuz. Kendisi nasıl bir partner? Hep hayalinizde canlandırdığınız gibi biri mi çıktı?
Rutkay Bey, aynen gördüğünüz gibi biri. Son derece kibar ve üst düzey bir insan. Yüksek düzeyde bir kalitesi var. Kibar, düşünceli ve de etrafıyla ilgili biri. İnsanlara sürekli hatırlarını sorar. İyi ya da mutlu olup olmadıklarını merak eder. Onun bir seyircisi ve hayranı olarak şunu söyleyebilirim ki; kendisi tam da hayal ettiğim gibi biri çıktı. Ben Rutkay Aziz, Aytaç Arman ve Şükrü Türel gibi duayenlerle çalışıyor olmaktan gerçekten çok mutluyum. Onlar, özel yaşantılarıyla da duruşlarıyla da tam birer aktörler bence. Çok insanseverler ve işlerine karşı çok ilgililer.

* Edebiyat uyarlamaları son yıllarda televizyonda neden bu kadar ilgi görmeye başladı?
Çünkü onlar adı üstünde birer klasik ve içlerinde hiçbir zaman modası geçmeyecek öyküler var. İnsana dair öyküler bunlar. Sevginin önemi anlatılıyor ve bu; güncelliği hiç yitirilmeyecek bir konudur.

BAKIŞAÇILARI FARKLI!
* Çok sayıda dizi çekildiği için yeni hikaye sıkıntısı da olabiliyor. Bu yüzden edebiyat eserlerine yöneliniyor olabilir mi?
Hikaye sıkıntısı değil konu. Zaten yeryüzünde çekilmemiş hikaye yok. Bence bir konuya nereden ve nasıl baktığın önemlidir. Bugüne dek bin tane Yahudi soykırımı öyküsü çekildi. Ama biri öyle bir tarafından baktı ki aynı hikayeye, Oscar aldı ve 'Roberto Benigni' unutulmazlar arasına girdi. Bu öyküleri yazan büyük ustalar da, hayata öyle bir yanından bakıyor ki; sana hiç görmediğin, hissetmediğin başka bir pencere açabiliyor.

TRT Yeni Dizileri Ekrana Getirmeye Hazırlanıyor

12/9/2008 · Kategori: Haber

TRT Yeni Dizileri Ekrana Getirmeye Hazırlanıyor
Tarih: 2003-12-15 TRT, önümüzdeki haftalarda üç yeni yerli diziyi izleyicisiyle buluşturacak. Ekranlara getirdiği gerilim filmi "Frekans", Francis Ford Coppola imzalı "The Godfather", Tom Hanks'in başrolünü oynadığı, "Er Ryan'ı Kurtarmak" ve Polonya tarihinin acılı dönemine farklı bir bakış getiren "Piyanist" gibi pahalı filmlerle izleyicilerden olumlu not alan TRT, kaliteli ve pahalı filmlerin yayınına ara vererek dizilere yöneldi.

Kanal, daha önce "Abdülhamit Düşerken", "Havada Bulut" ve "Esir Şehrin İnsanları"ndan sonra edebiyat uyarlamaları projesinin son halkası olarak bilinen Aziz Nesin hikâyelerini izleyiciye sunuyor. TRT 1'de Aziz Nesin hikayelerinin yanı sıra "Kasabanın İncisi" ve "Çınaraltı" adlı iki yeni dizi daha önümüzdeki hafta ekrana gelecek.

Aziz Nesin'in birçok mizahi öyküsünden, ilk aşamada beş tanesi, 3 ayrı yönetmen; Fide Motan, Tarık Alpagut ve Tülay Eratalay tarafından çekiliyor. Çekimleri İstanbul'da yapılan "Peki Olur Şekerim", "Damatlık Şapka","Fişgittin Bey", "Taşı Sıksam Suyunu Çıkarırım" ve "Deliyle Geçen Gece" adlı öykülerin yapımcıları ise Mustafa Şen ve Sinan Yaka.

TRT'de yeni başlayacak dizilerden "Kasabanın İncisi"nde konu şöyle gelişiyor: 12 yıl önce kasabadan ayrılan ve Amerika'ya yerleşen İnci'nin, yanında 9 yaşındaki oğlu ve oğluna dadılık yapan can yoldaşı Kızılderili Cheyenne ile birlikte dönüşü herkes için büyük sürpriz olur. Amerikan rüyasının sona ermesiyle belki de yepyeni bir başlangıç için büyük özlem ve umutlarla doğduğu kasabaya gelen İnci'yi burada hayal kırıklıkları beklemektedir. Hâlâ içinde büyük bir sevgi beslediği ilk aşkının en yakın arkadaşıyla evlendiğini öğrenince çok sarsılan İnci, bir yandan da kendisini, gidişinden dolayı kolay kolay bağışlamayacak gibi görünen babasına affettirmeye çalışır. Yelda Reynaud, Fikret Kuşkan, Ali Sürmeli, Özay Fecht, Ani İpekkaya, Şebnem Talay, İlker Ayrık ve Ali İpin gibi oyuncuları buluşturan dizinin, yönetmenliğini Haluk Bene yapıyor. Dizi, 26 bölüm halinde ekrana gelecek.

TRT'nin ekrana getireceği üçüncü dizi ise "Çınaraltı". Dizi, sadece İstanbullulara değil, hayatında bir ağaca sırtını dayamak ihtiyacı duyan herkese, çınar ağacının koruyuculuğunu, serinliğini, gölgesinde yaşananları anlatıyor. Bir mahalle dizisi olarak çekilen Çınaraltı, mahallede yeniden bir araya gelen, kesişen hayat hikayelerini, mahalleden başka bir sokağa adım atmamış bilge insanların, kısmetçilerin, kısmet çekenlerin, kimseyi dolandıramadığı halde cin geçinenlerin hikâyesini anlatıyor. Dizide, insanların yaşadığı, inandığı, gülümsediği, hüzünlendiği, tamamen gerçek bir hayal alemi yansıyor ekrana. Yönetmenliğini Andaç Haznedaroğlu'nun yaptığı dizide Zafer Algöz, Ebru Cündübeyoğlu, Bilge Şen, Doğu Erkan ve Nihat İleri başrolleri paylaşıyor.

ÖKÜZ ARABASI / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏

26/6/2008 · Kategori: Oyku

ÖKÜZ ARABASI

 

                     

 İmece yöntemiyle yaptıkları yol, hem değirmen hem de deste yoluydu. Daha kolay gidip geleceklerdi.

Yol, üç gün önce yağan yağmurdan sonra yeniden bozulmuştu.

Fevzi yedi yaşındaydı.

Deste arabasının binilecek doğru dürüst bir yeri olmazdı. Kağnı arabası gibi üstü düz, tahta döşeli değil, dört tekerlekli ve tekerlekler arasındaki boşluk boştu. Anası, babası ve Fevzi arabanın orasına burasına yerleşti, el yordamıyla bir yerlerden tutundular.

Babası arabaya deste atacak, Fevzi atılan desteleri çiğneyerek sıkıştıracak, anası yerde kalan ekin saplarını tırmık çekerek toplayacaktı.

İlk horoz ötmüş, şafak sökmemişti. Öküzler yolu biliyor, ışığa gerek duymadan arabayı çekip götürüyorlardı. Araba, kimi zaman taştan atlıyor, kimi zaman ufacık çukura düşüyor, titreşip sanki kendi gücünde deprem yaratıyordu.

Fevzi’nin uykusu kanmamış, arabada uyukluyordu. Bozuk yolda ilerleyen arabanın tatsız titreşimi uyumasını engelleyemedi. Uykuya dalıp kendinden geçer geçmez hopluyor (uyanıp kendine geliyor) arabadan düşmekten kurtuluyordu.

Bir ara uyudu ve arabadan düştü. Anası, babası Fevzi’nin arabadan düştüğünü gördü, öküzlere: “Doohah!” deyip arabayı durduramadan, arabanın iki arka tekeri, Fevzi’nin iki yanından geçti gitti. Fevzi kalktı, arabanın ardından koştu, yetişti, yeniden bindi.

 Bu tatsız olayı yıllar geçse de unutmadı.

Anası babası, “şu iş gününde” araba altından sağ salim kurtulduğuna sevindiler.

Düştüğü arabanın benzerini Trakya’nın bir köyünden bulup, iki yıl önce aldığı tarlanın ortasına yeni yaptırdığı villasının bahçesine koydurdu. Bahçe oldukça geniş, villa yamaçta, İstanbul ayakları altında, araba en görünür yerdeydi. Bahçenin tümünü çimenle kaplatmış, yabani ağaç ve kayalarla donatmıştı.

Üstünden düştüğü gerçek arabayı; amcası traktör aldığında, yengesi geysi (giysi) kazanının altında, yakmıştı. Yakılmamış olsaydı, düştüğü arabayı, “ilden ile nakliyat”çılardan birisine telefon eder, yıpratmadan getirtir, villasının bahçesine, çimenlerin üstüne gerçeğini koydururdu.

            Bahçede hiç meyve fidanı yok, yer-yer kimi renkli çiçek açan, kimi de değişik renkte, meyve verdiğini sanan yabani çalılarla ve yabancısı olmadığı kayalarla süslüydü. Kimi yerlerine, sel önünden kaptığı, yarıp kışın sobada, ocakta yaktıkları kollu bacaklı kütüklerin benzerlerinden de koydurdu.

Kastamonu’yu ve köyünü özlemişti. Toplu taşıma açlarıyla uğraşmadan, son model özel otomobiline bindi, Kastamonu’ya geldi. Cumhuriyet Meydanı’nda durdu. Meydanın düzenine, yapımına; Türk Basın Birliği Kastamonu Şubesinin ön ayak olduğu, Şehit Şerife Bacı ve Atatürk Anıtına baktı, hayran kaldı.

Arabasını, Kastamonu Spor’un işlettiği yol kıyısına, açık otoparka çekip, şehri dolaşmaya çıktı.

İçine bir kez girebildiği, ortasında fıskiyeli havuzu olan “Merkez Kıraathanesi” yıkılmış, yerine otel yapılmıştı.

“Boyacılar içi”nden geçti. Ömründe ayakkabı boyatmak “nasip” olmayan, duvar dibinde sıra-sıra oturan boyacılar da yoktu.

Ali Dayı en başta, bacakları açık oturur, kıç arasına yastık ya da minder koyup pantolonu üstüne çekmiş, minderin bir bölümü de önünü kabartmış gibi görünürdü.  Kendi bedenine göre küçücük, hasırla örülmüş oturak üstünde oturur, hiç müşterisiz kalmazdı.

 Beş kuruşu olduğunda, sade simit aldığı, (“cimitli simit” altı kuruştu) simit fırını, yerli yerindeydi. Başını kara torbaya tıkıp, üçayaklı fotoğraf makinesiyle fotoğraf çeken fotoğrafçıyı da göremedi.

             Nasrullah şadırvan’ından su içti. Mahkeme Altı Çarşısına girdi. Yanında yirmi gün çıraklık yaptığı berber Kâmil, Kastamonu’nun sayılı zenginlerinden Yeşiltaşlar, Yorgansız Hakkı’nın, dükkânında deri kırktığı “Uyanık”, Semerci Şükrü, Şevket Çavuş, Bakkal Kadir Gökten, Kahveci Muhittin Ağa, sürekli lacivert takım elbise, kumaş Kastamonu şapkası giyen tiftikçi Kâmil’i göremedi. Her yer değişmiş, çarşı sönüktü. Keserciler karşıya geçmiş, Metin Boyacıoğlu işi bırakmış, Bakkal Hakkılar yerli yerindeydi.

            “Pır Hüseyin” de terk etmişti çarşıyı.

Bakırcılar Çarşısı’na uğrayıp, Kefeli yokuşundan geçecek kaleye çıkacaktı. Bakırcılar Çarşısına girdiğinde, bakırcı ustalarının çekiç seslerini duyamadı. Adı, “Bakırcılar Çarşısı” olsa da, dükkânların içi ve önündeki bakır kapların yerini soba ve soba boruları almıştı.

             Yuvarlak başlı örste, bakır levhayı çekiçle döve-döve maşrapa yapan Hasan Usta’yı, bakır kapları kalaylayan Kalaycı “Şındıma”yı (Şındım Ağa) ve düğünlerde kimi zaman hep bir ağızdan, kimi zaman da en çok sarhoşlar tarafından söylenen “Silindi mi maşrapanın kalayı?” türküsünü anımsadı.

             Belediye Bahçesindeki renkli balıkların oynaştığı havuz toprakla doldurulmuş, üstüne çimen ekilmişti. Kefeli’nin onarılmış durumunu daha yokuşun dibine gelir gelmez fark etti.  Caminin giriş kapısına vardığında, yıkık dökük duvarları, tüm yapı ve kalıntılarıyla yıllardır merak ettiği harabenin, “Yakubağa Külliyesi” olduğunu öğrendi. Okulu, camisi aşevi, konukevi bir aradaydı.

Atabey Camisinin yanından geçip, kaleye çıktı, Kastamonu’ya “tepeden” baktı. Kirada oturdukları yıllarda özlemle baktığı görkemli konaklar yok olmuş, yerlerini çok katlı apartmanlar almıştı.

Ramazan ve önemli günlerde, kaleden top atarlardı. Topçu da taşınmıştı kaleden.

İnci Tepesine baktı. Evlerinin hemen üst yanındaydı. Tepenin tepesi, inci benzeri taşlarla doluydu. Denizin milyarlarca yılda yonta-yonta ufalttığı taşlar gibiydi. O tepeye sık-sık çıkar, o taşlarla oynardı.

Şehrin kuzeyinde, kayaların üstünde kurulu İsmail Bey Camisi ve külliyesi “taş gibi” yerli yerinde, şehir camiyi çok-çok öte geçmişti. Kara Çomak Deresi daha bakımlı görünüyordu. Çan Saati çevresi yeşillenmiş, şişe kırıklarından, küflü teneke atıklarından arınmış olmalıydı.

Mezarlıklarda, yer-yer Türk Bayrağı dalgalanıyordu.

Şehir çevresine dikilen çam fidanları tutmuş, kıraç görünümlü tepeler yemyeşil olmuştu.

Vakıf ve Kırk Çeşme semtlerinde önemli değişiklik olmamış, kendisinden başka yapı olmayan Süt Fabrikası, çevresi, zaman-zaman bahçelerinden elma başakladıkları Oluk Başı semti, oldukça gelişmişti. Stadyumun yanındaki su havuzunu göremedi. Kuzey-Kentten hiç haberi yoktu.

Bu şehir, bakmakla doyulmaz, gezmekle bitmez, öğretmenini de bulmalı, hasret gidermeli, içini dökmeli, elini öpüp “şükran” borcunu ödemeliydi. Sordu soruşturdu, öğretmenini buldu. Sarmaş dolaş oldular. Nasrullah Parkı çay bahçesine oturup konuştu, hanları, kaleyi gözledi, güvercinleri izlediler.

Fevzi geçmiş günlerden söz etti: “Öğretmenim” dedi, “yoksulduk. Ne doğru dürüst ayakkabım lastiğim ne de önlüğüm pantolonum vardı. Köyden şehre inmiş olsak ta yaşantımız değişmemişti. Utancımdan okula gelemezdim. Haber yolladınız, korkudan yine gelemedim. Nasıl güven verdiyseniz okula geldim. Baş başa kaldığımız bir gün: ‘Bak oğlum. Ara sıra okula gel, diplomanı vereyim. İleride lâzım olur’ dediniz. Ben de ara sıra okula geldim. Sayenizde, kalemim, defterim, giyeceklerim de oldu. Diplomamı verdiniz. O diplomayı alamasaydım, İstanbul’a gitmeğe cesaret edemezdim.”

            Öğretmeni, olanları anımsayamadı. Muhabbeti bozmak ta istemedi. Fevzi; içini boşaltmak istercesine anlatımını sürdürdü: “İlkokulu bitirdikten sonra, bir iki yıl Bakırcılar Çarşısında Aşçı Şevket’in yanında çalıştım. Kazandığım para ev geçindirmezdi. Benden önce İstanbul’a giden tanıdıkların önerisiyle İstanbul’a gittim. Zeytinburnu’nda deri atölyesinde işe girdim. Param yine yetmiyordu. İş çıkışı, her gün önünden gelip geçtiğim, tanıştığım mobilyacının yanında çalıştım. Ortalığı silip süpürüyor, koltuk kanepe taşıyordum.

             Biriktirdiğim paralarla, Trakya yakasından, İstanbul’un en kıyısından kıraç bir tarla aldım. Bir iki yıl sonra, büyükçe bir temel atıp, zemin katın bir köşesine yerleştim. Dolmuş gelmez, yollar çamur, elektriği yoktu. Suyumuzu beş yüz metre ötedeki köyün çeşmesinden alıyorduk. Kiradan kurtulmuştum.

              Kısa sürede İstanbul, geldi benim eve dayandı. Çevreye yapılan evlere mobilya ve beyaz eşya gerekliydi. Mobilyacı yanında çalıştığımda işi öğrenmiştim. Zemin katın bir bölümüne mobilya ve beyaz eşya koydum. Bir köşesine de bakkal açtım. İki yıl sonra, ikinci katı çıktım. Belediye ve maliye adamlarıyla aram iyiydi.

Alt katı mobilya mağazası yaptım. Mobilyacılığın yanında, tarla aldım, ev yapıp sattım. Allaha şükür işim iyi. Diplomanız yazıhanemin duvarında asılı. İstanbul’a geldiğinizde beklerim.” dedi, kartını verdi. Öğretmeni konuk etmek istedi, akşama köyünde olması gerektiğini, muhtarla, yaptıracağı bölge okulunun yerini belirleyeceklerini,  ertesi gün İstanbul’a döneceğini belirtti. Kolu kırmızı bantlı, KSK görevlisine, park ücretini ödedi, arabasına binip gitti.

            Fevzi’nin Öğretmeni; İstanbul’a gittiği, işinin erken bittiği gün; sorup soruşturdu, önce semtini sonra iş yerini buldu. Araştırma sırasında bir meslektaşıyla tanıştı. Tanıştığı öğretmen, Fevzi’nin çocuklarına özel ders verdiğini, maaşından fazla ücret aldığını, Fevzi’nin oldukça varlıklı olduğunu anlattı.

             Öğretmeni, Fevzi’yi ve mağazasını buldu. Fevzi, hoş beş etti, öğretmenine hal hatır sordu, çerçeveletip duvara astığı diplomasını gururlanarak gösterdi.

            Ozan diplomayı; yazı ve imzasından tanıdı. Fevzi, müşterisiz kaldığında, öğretmeniyle ilgilendi, işçisine mağazasını gezdirtti.  Genişçe bir asansörle inip çıkılan beş katlı, dört daireli apartmanın tamamı beyaz eşya ve mobilya doluydu.

Fikri  Uzun -Mart 2008        

Güvercinim Uyur mu? / Rıfat Ilgaz

9/6/2008 · Kategori: Siir

Sömürgen cami güvercinleri sizin olsun

O doyumsuz lapacı güvercinler

Kurşun buğusu güvercinleri severim ben

Kanat uçları çelik yeşili



Kuş dediğin piyerlotisiz yaşamalı

Adaksız avlusuz şadırvansız

Buluttan süzmeli suyunu

Kuşçular çarşısında tüy dökmemeli



Benim güvercinim tunç gagalı

Kimlerin bakışı kardeşçedir

Kimlerin bakışı düşmanca

Kendisi hangi kavganın güvercinidir bilir



Tüneyip acımanın saçaklarına

Miskin sevilerle bitlenmez

Kanadından çok pençesine güvenir



Barış taklaları süzülmeler

Gagalarda zeytin dalı

Perendeler maviliklerde

Tüm gösteriler resimlerde kalmalı



Güvercin dediğin uyanık olmalı

Tüyler duman duman öfkeden

Yanıp tutuyşmalı gözbebekleri

Sevgiden tıpır tıpır bir yürek

Özgürlüğünce dövüşken

Nazım Hikmet

30/5/2008 · Kategori: Inceleme

Nazım Hikmet

Yeşil Elmalar


“Yeşil Elmalar” adı ilk kez, Akşam gazetesinde 4 Nisan 1936 tarihli ilanla duyuldu. Tam on dört gün sürmüştü Nazım Hikmet’in “pek yakında neşriyatına başlanacak ilk romanı”nın ilanı. Hatta, dönemin ünlü karikatür ustası Cemal Nadir’in 17 Nisan tarihli “Bay Amca” köşesindeki çizgiler de “Yeşil Elmalar”ı konu almıştı. Tefrika, 18 Nisan 1936 tarihinde göründü Akşam’ın sayfalarında, 73 sayı sürdü ve 30 Haziran 1936’da sonlandı. Aynı yıl İnkilap Kitapevi’nin “Yerli Romanlar” serisinde kitaplaştırılan “Yeşil Elmalar”, farklı yayınevleri tarafından birkaç kez yayınlandı, ama ilgi bulduğu söylenemez. Hatta yazarın böyle bir roman yazdığını bilenlerin sayısı bile pek azdır Türkiye’de. Oysa, çok eğlenceli bir hikayesi var “Yeşil Elmalar”ın.

İstanbul’dan Yeni Gine’ye
“Yeşil Elmalar”, Pınar yayınevince yapılan 1965 tarihli baskısının Ş.H. imzalı önsözünde şu cümlelerle tanıtılmıştı; “Olayları İstanbul’da ve Yeni Gine’de geçen bu cinayet ve macera romanının İstanbul’da geçen heyecanlı sahnelerinden sonra, romancı bizi sömürge memleketlerin egzotik hayatile yakından temasa getiriyor. Sonsuz bir servete kavuşmak hırsı içinde yanıp tutuşan altın arayıcılarının yerli sömürge halkına karşı giriştikleri ölüm kalım mücadeleleriyle, Göksel’in kişiliğinde canlandırılan o günün iş adamı, hiç bir ahlak kuralını tanımayan, daha doğrusu ahlak anlayışı menfaat münasebetlerinin dar çerçevesi içine sıkıştırılan iş adamı arasında içten ve gizli bir bağ vardır. Bu özellikleri anlatan sayfalar insana Rönesans devri Avrupası’nda altın aramak için memleket fethine çıkan maceracı ilk İspanyol “conquistador”larını hatırlatıyor. Türkiye’de –küçük çapta da olsa- kapitalizmin gelişmeğe başladığı yıllarda ortaya çıkan iş adamı tipinin ilk taslağını çizen bu roman çeşidi, ne yazık ki, Nazım Hikmet’ten sonra devam etmemiştir.”

Romanın muhteviyatını kısaca özetleyen bu cümlelerde yanlış bir şey yok, ancak anlaşıldığı kadarıyla, Nazım’ın kişiliği, şiirleri ve siyasi fikirleri, onun basit bir macera romanı yazdığını söylemeyi engelliyor ve romanın alt temalarından birine, ahlaksız iş adamı tipine dikkat çekiliyor. Elbette Nazım bir çok yerde ideolojisine uygun ifadeler kullanıyor, hikayenin mekanına uygun biçimde sömürü ve sömürülenler hakkında cümleler sıkıştırıyor araya. Ancak yazarken kendisinin de çok eğlendiği hemen fark edilen “Yeşil Elmalar”a siyasi bir kılıf geçirmek zor doğrusu.

II.Meşrutiyet öncesinde başlıyor hikaye. Tesadüfler, talihsizlikler, insani zaaflar birbirini kovalıyor, Göksel, Hüseyin ve Muhtar Güyan’da kürek cezasına çarptırılmış buluyorlar kendilerini. Güyan cehennemini şöyle canlandırmış Nazım; “Güneşi göremezsiniz. Ağaçların tepesinden gök görünmez ki, güneş görünsün. Orman ebedi, korkunç bir alacakaranlık içindedir. Güyan ormanlarında çimen bitmez. İz yoktur”.... Ve o cehennemde yaşayanlar, yani mahkumlar; “her dokunuşlarında çıplak vücutlarını yakan ateş kamışlarına ve kırmızı karıncaların hücumlarına rağmen yaşıyorlardı hala. Elbiseleri parça parça oldu. Nihayyet çıplak kaldılar. Barındıkları yere yakın iki limon ağacı vardı. Fakat dallarda limonlar tükenince, bataklığın suyunu içer oldular. Artık sıtma girmişti kanlarına. Sıtma, o akrepten, yılandan, kırmızı karınca ve ateş kamışlarından daha korkunç düşman almıştı onları ellerine. Nöbetleri sıklaştı, sıklaştı ve bir sabah Messabro, küreğin en kuvvetli vücudu, dişlerini birbirine çarparak ve toprağın üstünde çırılçıplak debelenerek can verdi.”

Hikayenin heyecan ve gerilimi, mahkumların Güyan’dan kaçıp altın aramak amacıyla Yeni Gine’ye yerleşmeleri ile tırmanıyor. Üç arkadaş zengin bir altın madenine rastlıyor, büyük bir servet yapıyor, ancak geriye dönerken Göksel ve Hüseyin hastalanan Muhtar’ı kaderine terk ediyorlar. Göksel, İstanbul’a dönünce Muhtar’ın –olup bitenlerden habersiz- kızı Ayşe ile evlenecek, ne var ki kısa sürede birbirinden öldüresiye nefret eder hale gelecekler, Ayşe’yi Halit Cemil adlı dürüst bir genç kurtaracaktır Göksel’in işkencelerinden.

Oryantalist söylem, karşı söylem
Romanın bundan sonraki bölümleri Ayşe ve Halit Cemil’in, Ayşe’nin babası Muhtar’ı bulmak için Yeni Gine’ye yaptıkları seyahate ve Gine’nin egzotik atmosferinde geçen macera dolu günlere ayrılmış. Büyüler, kabileler, kabile şefleri, yabani hayvanlar, balta girmemiş ormanlar, erkeklerin çok eşliliği, gizli cemiyetler, kısaca o dönem okuyucusunun bir macera romanında görmek istediği her şey var “Yeşil Elmalar”da. Özellikle oryantalizmin fethedilecek o uzak diyarlarda varlığını vaat ettiği “huri”leri çok çarpıcı cümlelerle canlandırmış Nazım Hikmet. Hikayesine cahil, çocuksu, her an kandırılmaya hazır, birbirlerinin etini yemekten hoşlanan insanlar olarak kattığı yerli halkı sık sık da “vahşi” ya da “yamyam” sözcükleri ile niteleyerek bizi şaşırtan Nazım, tam bu emperyal söyleme kapılıp gittiğini sandığımız bir anda sözü “medeniyet”e getirip siyasi mesajlarını –dolaylı yoldan- yolluyor okuyucusuna; “insan eti yemenin kötülüğünü nasıl, hangi bakımdan anlatalım! İnsan eti yemenin kötü bir şey olduğunu anlatmadan önce, insan öldürmenin kötülüğünü söylemek lazım. Bunu hangi beyaz insan söyleyebilir! Biz beyazlar birbirimizi vahşilerden çok öldürmüyor muyuz?”

Ayşe ve Halit Cemil, bu tarz anlatılardaki “ritüellerin” hemen hepsini eksiksiz yerine getirdikten sonra, bir kabilede büyücülük yapıp o kabilenin reisliğine kadar yükselen Muhtar’ı buluyorlar. Romanın sonunda sıkıldığı anlaşılan Nazım, bu karşılaşmanın akabinde olayları hızlı bir akış içerisinde özetliyor ve yaban ellerdeki üç Türk sağ salim İstanbul’a dönüyorlar...

“Yeşil elmaları”, o dönemde yaygınlaşan seyahat kitapları ve bu kitaplara duyulan ilgiyle birlikte ele almak gerekir. Siyah beyaz Hollywood filmlerindeki egzotik doğu yolculukların ya da Tarzan filmlerinin yarattığı şaşkınlığın rolünü de azımsamıyorum elbette... Zaten Nazım da romanın bir yerinde Hollywood’a bir gönderme yapıyor. Doğu’ya, Uzak Doğu’ya, Afrika’ya gitmenin çok zor olduğu bir devrin düş gücüne hitap ediyordu bu anlatılar. Gidilmesi imkansız topraklarda kendilerinin yaşamalarının mümkün olmayan maceraları kovalamak isteğiyle edebiyata başvurulduğu, uzak diyarların egzotik atmosferinin romanlar ve filmler aracılığıyla teneffüs edildiği, dünyanın keşfedilmemiş bir karış yer kalmayacak kadar küçülmediği ve bu nedenle insanların hala hayal kurabildiği belki çocuksu ama bugüne göre kuşkusuz çok daha heyecan ve umut dolu günlerde yazılmıştı Yeşil Elmalar. “Aslında bazı edebiyat kuramlarına göre bu, Bangkok’ta başıboş dolaşmaktan daha da gerçekçiydi” diyor Terry Eagleton.

A. Ömer Türkeş

Avrupalılar laiklik olmadan demokrasi olmayacağını bilmez mi? /

5/4/2008 · Kategori: Makale

Melih AşıkAçık Pencere

The Economist...

‹ngiltere’de yayımlanan The Economist dergisi, Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkındaki kapatma davasını kabul etmesini “tehlikeli bir hata” olarak yorumlamış. Demek bizim yasaları Anayasa Mahkemesi’nden iyi biliyorlar. Bu kadarla kalmamış: “Türkiye, demokrasinin laiklikten önemli olduğunu göstermeli” demiş ünlü dergi... Avrupalılar laiklik olmadan demokrasi olmayacağını bilmez mi? Bilirler. Ama bizim bilmediğimizi sanırlar... Demokrasilerde parti kapatılmaz derler. Kendileri bize sormadan kapatırlar. Demokrasilerde parti kapatılmaz ama parti lideri (Doğu Perinçek) tutuklanabilir onlara göre... Her şey işlerine geldiği gibi yürür. PKK’nın terör örgütü olmaktan çıkarılmasında bir tuhaflık görmezler mesela.  Kendi ülkelerinde hukukun üstünlüğünden dem vururlar. Türkiye gibi ülkelerde ise hukuk değil kendi çıkarlarının üstünlüğü söz konusudur... Aslında bizim de hatamız büyük... Yabancı basına olağanın üstünde önem atfediyoruz. Genellikle ABD’nin “ılımlı İslam” projesinin maşası olduklarını unutuyoruz... Eli kalem tutanlarımız bu dergi ve gazetelere birkaç satır yazı yazmalı... Cehalet ve ikiyüzlülüklerini suratlarına vurmalı...  Sahtekârlıklarını yutmadığımızı onlara sık sık hatırlatmalıyız.

Türk halkı 2007’de 10.3 milyar dolar cep telefonu
faturası ödemiş.
Çoğu muhtemelen futbol muhabbetlerine gitmiştir...
Haldun Ertem

Savcının rolü...
Küba’nın başkenti Havana şehrinde 27 Ağustos - 7 Eylül 1990 tarihleri arasında yapılan 8. Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi Konferansı’nda savcılarla ilgili bir dizi ilke kabul edildi...
Bu ilkelerin 4’üncüsü şöyle:
“Devletler, savcıların baskıya, engellemeye, tacize, yolsuz bir müdahaleye veya haksız olarak hukuki, cezai veya başka bir sorumluluk iddiasına maruz kalmadan görevlerini yerine getirmelerini sağlar.”
Madde 13 b. “Savcılar görevlerini yaparlarken: Kamu yararını korurlar, objektif bir biçimde hareket ederler, zanlının ve mağdurun durumunu gereği gibi dikkate alırlar ve zanlının yararına veya zararına olup olmadığına bakmaksızın, ilgili her türlü duruma dikkat ederler...”
Bizim AKP yanlısı malum yazarları geçtik... AB’nin Lagendijk, Rehn, Barok vs gibi hukuk saygısızları bu ilkeleri okumam›şlar mıdır?

Telekom haberleri
Haber - İş Sendikası Genel Başkanı Ali Akcan olup bitene  “Hariri zorbalığı” adını veriyor...  4 bin personelin kurum tarafından emekliliğe zorlanarak tebligat gönderildiğini bildiren Ali Akcan, ekliyor: “Telekom işvereni, özelleştirme ihalesini almak için 48 bin kişiye iş vaadinde bulunmuştu, oysa 52 bin olan personel sayısını 36 bine düşürdü, şimdi ise norm kadro gerekçesiyle 30 bine çekmeyi planlıyor...”
Telekom Eski Başmüfettişi Fazlı Köksal mant›kl› bir öneride bulunuyor:
- Yüzde 55’i Türkiye’nin elinden çıkan Türk Telekom’un adındaki Türk sözcüğü şirkete haksız bir prestij sağlamaktadır... Türk sözü Telekom’un adından çıkarılmalıdır...

Banka tırtığı!
Ay sonunda gelen kredi kartı harcama çizelgesinde gözümüze 37.5 YTL’lik bir kesinti ilişiyor.. Karşısında “hayat sigortası” yazıyor. Böyle bir sigorta yaptırdığımızı hiç anımsamıyoruz... Şube, sorumumuza şu yanıtı veriyor:
- Efendim merkezden yapmışlar, bizim haberimiz yok...
Peki nasıl iptal edeceğiz... Falanca numarayı aramamız ve sigortayı iptal ettirmemiz gerekiyormuş... Bir de bununla uğraşacağız yani... Bankacılığı bilen bir dostumuz: “Bana da kredi alırken haberim olmadan böyle bir sigorta yapmışlardı” diyor. Masraf arasına kaydedivermişler.
Bankalarla ilişkide çok dikkatli olmak gerekiyor...

Bilen müsteşar!
Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Tosun, anlaşılan işini bilen bir bürokrat. Bunu neye dayanarak mı söylüyoruz? CHP Uşak Milletvekili Osman Coşkunoğlu’nun belgeli anlatımlarına dayanarak... Anlattıkları mı?
“Nihat Tosun, Müsteşar Yardımcılığı yanısıra sağlıkla ilgilenen üç derneğin kurucu ve yönetisi... Bunlardan (SAYED) 9 - 13 Nisan tarihleri arasında, 5 yıldızlı Antalya’daki Kremlin Palas’ta 2. Ulusal Sağlık Kurultayı düzenleyecek. Nihat Tosun, SAYED antetli kâğıda yazılmış bir yazı ile kurultaya Sağlık Bakanlığı hastanelerinden geleceklerin masraflarının hastane döner sermayelerinden ödenmesini talep etti. Aynı gün emrindeki bir genel müdürlüğe yazı yazarak ‘olur’ istedi ve tabii ki ‘olur’u aynı gün aldı. 2. Ulusal Sağlık Kurultayı’na  yaklaşık 3 bin kişi katılacak. Dernek, bu kurultaydan, en az 2 milyon YTL. kâr bekliyor. Yapılan iş o denli hukuk dışı ki, Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Orhan Gümrükçüoğlu bile bu duruma isyan etti. İl sağlık müdürlerine, döner sermayelerden kurultay için para ödemeyin diyen bir genelge gönderdi. Ama bu yazıya rağmen SAYED, döner sermayeden para ödenmesinde israr ediyor...”
Lüks otelde kongre düzenlemek... Davetli memurların ve doktorların ücretlerini devlete ödetmek.. Hem memurlar› memnun etmek hem de derneğe kazanç sağlamak... İyi fikir...

“Deivid sniper ateşi yaptı. İtiraf etmem lazımdı ki, orada hangi gapıcı olursa olsun, topu çetin def
eylebilirdi. Kaleci Cudicini’nin bir günahı yohtu.”
(Azerbaycan AND televizyonu spikeri FB’nin
golünü anlatıyor.)
* * *
“Götürene maşallah, götüremeyene inşallah...”
(Prof. Osman Altuğ’un Türk ekonomisi tanımı...)
* * *
Kapatma davasından sonra AKP rotayı yine
AB’ye çevirmiş.
Pusulalı seccadeden sonra AKP için çok kıbleli
seccade yapılmalı...
 Gülhan Elmas

 

Fikret BilaYön

CHP’nin kırmızı çizgileri

CHP’ye iki eleştiri yöneltiliyor: 1- Parti kapatma davalarına karşı çıkmıyor,
2- Kürt sorununda açılım yapmıyor.
Eleştiriler, CHP’nin sosyal demokrat bir parti gibi davranmadığı tezine dayanıyor. Sosyal demokrat bir parti iddiasında olmasına karşın, her iki konuda da “demokratik yaklaşım” sergilemediğinden şikâyet ediliyor.
Demokrasi dışı müdahalelerden medet ummakla, Güneydoğu ile siyasi bağ kuramamakla suçlanıyor.

Laiklik ve dincilik

CHP, laiklik karşıtı siyasi faaliyetleri meşrulaştıracak bir tutum içine girebilir mi? Böyle bir tutumu sosyal demokrasiyle açıklayabilir mi?
CHP’ye yöneltilen bu eleştiri, demokrasi üzerinden CHP’yi köşeye sıkıştırmaya yöneliktir. Sosyal demokrat bir parti olmak, laiklik ilkesinin rehin alınmasına seyirci kalmayı gerektirmez. Demokrasiyi çoğunluk hâkimiyeti gibi algılayıp, “Çoğunluk arkamda, laikliği istediğim gibi anlar, uygularım” diyen iktidara karşı, CHP laiklik ilkesini tüm gücüyle savunmak zorundadır.
Bu, demokrasiye, demokratlığa aykırı bir durum değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini etkisiz kılarsanız, ortada demokrasi de kalmaz. Laiklik olmazsa demokrasi de yaşayamaz.
Bu nedenle, CHP’nin laikliği koruması, aynı zamanda demokrasiyi de korumasıdır. Demokrasinin olanaklarından yararlanıp İslam dünyasındaki tek örnek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini ortadan kaldırmaya yönelik hareketler karşısında CHP’nin tutum alması demokrasiyle çatışmaz, aksine, örtüşür.
Bu alanda CHP’nin aldığı tutum -DSP’de olduğu gibi- laikliği inançların güvencesi olarak görmek ve inançlara saygılı bir anlayışı savunmaktır. Ancak toplumsal ve kamusal yaşamı, devlet ve ülke yönetimini dini referanslara göre düzenlemeye karşı durmak da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini ve temel niteliklerini benimsemiş her parti için bir görevdir.

Ulusal bütünlük ve Kürtçülük

AKP hakkında açılan kapatılma davasından sonra yeniden gündeme gelen bir konu da Güneydoğu’da oyların yüzde 95’inin AKP ve DTP’ye gittiği, bu gerçek karşısında, bu iki parti hakkında da kapatılma davası açılmasının bölge halkını küstüreceği tezidir.
CHP’ye yöneltilen bir eleştiri de bu alanda bir açılım yapmadığıdır.
AKP ve DTP’nin Güneydoğu’daki seçim yarışının hâkim unsurları, din ve etnik kökendir. Seçim yarışının bu iki temel eksen üzerinden yürütüldüğünün işaretleri son günlerde daha belirgin olarak ortaya çıktı. DTP, AKP’ye karşı miting kürsülerinden elinde Kuran-ı Kerim’le nutuk atan imamları meydana sürüyor. Bölge halkı ya din ya etnik köken üzerinden tercihe yöneltiliyor.
CHP bu konuda demokratikleşme açılımını, ancak bireysel ve kültürel haklar çizgisinde yapabilir. Oy alabilmek için ulus bütünlüğünü ve üniter yapıyı kıracak politikalar izleyemez. Ancak bireysel haklar çerçevesinde samimi açılımlar yapabilir. Bölgeye siyasi özerklik tanınması, anayasaya iki kurucu ulus hükmünün konulması veya etnik farklılıklara güvence verilmesi gibi, kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı ilkelerle bağdaşmayan politikalar izleyemez.
Demokratik, laik, üniter yapı CHP’nin kırmızı çizgileridir.
Bu çerçevenin kırılmasına CHP’nin katkıda bulunması varlık nedeniyle bağdaşmaz.

Şeriat ülkesinde kadın olmak!

1/4/2008 · Kategori: Arastirma

Şeriat ülkesinde kadın olmak!

BELMA AKÇURA

Suudi Arabistan’da şeriat kurallarına uygun kadın olmanın ne anlama geldiğini öğrenmem uzun sürmedi. İlk kural yanımda bir erkek olmadan tek başıma sokaklarda dolaşamayacağımdı...

Türkiye’de türban tartışmalarını geride bırakıp, Vehhabi yorumuna dayalı katı şeriat kurallarıyla yönetilen Suudi Arabistan’ın Riyad Havaalanı’nda yüzlerce erkeğin arasında bekliyorum...
İki yıl önce 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “İlle de başı bağlı olarak okumak isteyen varsa gitsin” dediği Suudi Arabistan kadınlarının “siyah”, erkeklerinin “beyaz” örtündüğü, örtünmenin şart olduğu, yasaklarla çevrili bir İslam ülkesi.
Belki de bu nedenle çantamdan, pasaportumdan önce siyah bir eşarp çıkarıyorum. Çünkü biliyorum ki; Suudi kadınlarının yarısı peçeli olmak üzere, tamamı abaya denilen kara çarşafları giymek zorunda. Aslında aynı zorunluluk erkeklerinde de var ve onlar da thop denilen beyaz uzun bir elbise giyiyor, başlarını da poşuyla örtüyor.
Riyad Havaalanı’nda pasaport kontrolü için sıra beklerken; sürekli başımdan kayan başörtüsünü takma konusunda beceriksizce ama ısrarlı mücadelem yabancı kadınların başörtüsü takmak zorunda olmadıklarını öğrenince son buluyor. Ama abaya giymek zorundayım.
Yarısı toprak, yarısı kurşuni renge boyanmış gökdelenleriyle çölün ortasında bir uzay araştırma merkezi gibi duran Suudi Arabistan’da şeriat kurallarına uygun kadın olmanın ne anlama geldiğini de hemen sonrasında öğreniyorum.

Siyaset konuşan Kral’a karşıdır, Kral’ı konuşan şeriata karşıdır
Tek başıma yanımda tanıdığım bir erkek olmadan Suudi sokaklarında dolaşamayacağımı, kadınların araba kullanmalarının yasak olduğunu, istediğim her yere elimi kolumu sallayarak girip çıkamayacağımı, sadece kadınların girebileceği belli yerlerin olduğunu, erkekleriyle tokalaşamayacağımı, neredeyse her şeyi yasaklayan mutava dedikleri din polisleri ile karşılaşırsam başıma nelerin gelebileceğini de...  
Dünya basını 11 Eylül olaylarından sonra El Kaide ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin ülkeyi petrol zenginliğinin yanı sıra Ortadoğu’da siyasal açıdan da önemli hale getirdiğini yazmasına karşın, burada siyaset hiç konuşulmuyor. Çünkü Suudi Arabistan’da siyaset konuşmak Kral’a karşı olmak, Kral’ı konuşmak ise resmi ideolojinin temelini oluşturan şeriata karşı çıkış sayılıyor. Bir başka deyişle şeriata karşı olmak; iki kutsal caminin koruyucusu Kral’a karşı olmak ve onun yönetimine sınır getirmeye çalışmak olarak algılanıyor.
Bazı Suudi Arabistanlılara “Hiç mi muhalefet yapılmıyor?” diye soruyorum; 1990’lı yıllarda ülkede gelişen muhalefet hareketlerinin büyük bir kısmının yine İslamcı karakterde olduğu hatırlatılıyor. Bu nedenle Suudlar, Kral Abdullah bin Abdülaziz’in ileriyi gören, yeniliklere açık biri olmasını bir kazanç sayıyorlar. Son üç yıldır rahatlar.
Şeriatla yönetilen bir ülkede böylesine abartılı örtünmenin dinin bir gereği olup olmadığını anlamaya çalışıyorum. Bazılarına göre, Suudlu erkeğin ve kadının örtünme biçimi dini bir gereklilikten çok ikisi için de geleneksel bir dayatma. Sadece kadınların girebildiği dükkanları geziyorum; bir gökdelenin üçüncü katı kadınlara ayrılmış: inanılmaz dekolte kıyafetler; ortalık şıngır şıngır...
Sırtı açık, yırtmaçlı elbiseler, göğüs dekoltesinin sınırını zorladığı bluzlar, fantastik iç çamaşırları. Sonuçta Vehhabiler mi değişiyor yoksa ülkedeki yasaklar mı kadınlarını bu kadar abartılı yapmış anlamak mümkün değil... Çünkü burada kadınlar örtünürken de abartılılar, evlerinde açılırken de...
25 yıldır Suudi Arabistan’da yaşayan Recep Anaş’a göre Suudi Arabistan’da sosyal hayattaki baskılar tamamen siyasi. Anaş “Bütün dinler örtünür ama burada din, siyasi rejimin esas kaynağı olarak varlık gösteriyor. 1978’de Suudi rejimini sarsan Kabe baskınından sonra aşırı uçlar çıkmasın diye dini kontrol altına aldılar. Önceleri mutava gönüllülerdi. Sonra sistemi koruma refleksi sonucu bunlar maaşlara bağlandılar. Polis gücü oldular. Çok fazla yetki verdiler ve yasaklar da böylece arttı” diyor.
Yasaklardan biri de bir Suudlunun yabancı bir kadınla ya da erkekle oturuyor olması. Oysa elimi uzattığım her Suudlu erkek elini uzatıyor. “Eli elimde” benimle sohbet edenlerden biri de Suudlu işadamı Abdullah Algahtani.
10 yıldır Ortadoğu’da yaşayan gazeteci Nazif Erışık’ın mükemmel Arapçasıyla Algahtani’den çok şey öğreniyorum.
Algahtani’ye “Hep mi vardı bu yasaklar?” diyorum. “Hayır” diyor. 25-30 yıl önce dini eğitim ve medreselere fazla önem verildiğini hatırlatarak “Bunların sayısı arttıkça önüne gelen bir kural koydu. Öyle bir hale getirdiler ki; neredeyse dinen her şey yasak oldu. İnsanlar isyan etmeye başladı. Zaten son üç yıldır yasaklar artık eskisi kadar katı değil. Burası da gelişiyor. Çünkü Kral son derece anlayışlı ve yeniliklere açık biri” diyor. 

Suudlu kadınlar evde iktidar
ABD’de sosyoloji üzerine mastır yapmış, eşi Kral’ın kardeşinin müsteşarı, bir general kızı olan Leyla Ali Wahbi ise Suudlu kadınların mutlu olduğuna inanlardan. Evde hakim olanın kadın olduğunu söylüyor. Kocalarının hakimiyeti ise dışarıda başlıyor.
12 yıl önce 70 Suudlu kadının araç kullanmak için eylem yaptığını bilmesem bu hakimiyet duygusu ve dünyanın en zengin ülkesinde ekonomik rahatlığın Suudi kadınlarına eşitlik kavramını tamamen unutturmuş olacağına inanacağım. Ki Suudi kadınlarının “eşitlik” kavramına yabancı oldukları da bir gerçek. Çünkü 20 kadın derneği ama neredeyse hemen hepsi “hayır işleri” yapıyor.

“Biz de peçeyi tartışıyoruz”
Doktor Muhammet Abalk, Suudlarla ilgili benim bütün ezberimi bozuyor: “Siz Türkiye’de nasıl türbanı tartışıyorsanız Suudlular da peçeyi tartışılabiliyor. Zaten İslamda yüz kapatılmaz.”
Kendisi gibi doktor olan eşi Yeter Abalk ise evde beş oğluna Türkçe öğretmiş, Muhammet beyin adını Mehmet diye değiştirmiş bir Türk. Doktor Yeter hanımı da  Suudlu eşine duyduğu “sevgi” kapattırmış. “Dışarı çıkınca alt tarafı bir çarşaf giyiyorum o kadar olacak” diyor. Riyad Büyükelçiliğimizde ise durum daha farklı. Büyükelçiliğin verdiği davette elçilikte çalışanlardan birinin eşinin sesini duyuyorum: “Bu ülke insanı feminist yapıyor.”
Dönerken elimdeki gazetede Demirel’in açıklaması gözüme çarpıyor: “Türban ‘özgürlük’ olarak değerlendirilecek kadar masum bir simge değil. Türban başka ülkelerde şeriat devleti arayanların aracı olmuştur.”
Bense hâlâ, çölün ortasında yükselen dev binalar ve dünyanın en pahalı arabalarıyla caddeleri turlayan beyaz ve siyah insanlara bakıp “Türkiye batıdan vazgeçmeden doğuyla buluşabilir mi?”sorusuna yanıt bulmaya çalışıyorum.

“Suudi Arabistan daha çok gelenekler ülkesi”

Ali Naci Koru Türkiye’nin Riyad Büyükelçisi. İzmir İmam Hatip Lisesi ve Mülkiye mezunu. Cidde, Bregenz, Bonn, Roma, Mainz ve Şikago’da görev yaparken Dışişleri’nin bilgisayar dehası olarak tanındı. Bakanlığın bilgisayara geçişinde çok önemli rol oynadı. Yurtdışında yaşayan Türklerin konsolosluklardaki işlemlerini internet aracılığıyla yapmalarına imkan sağlayan “e-konsolosluk” projesinin mimarı.
Koru son olarak bütün büyükelçiliklerimizin iletişimini sağlayan “medyaarşiv” sistemini kurdu. Koru Riyad elçiliğini başkan aşağı yenilemekle kalmadı; sinema günlerinden, Osmanlı eserlerinin tanıtılması amacıyla düzenlenen konferanslara kadar pek çok faaliyetin de büyükelçilik bünyesinde gerçekleşmesinin yolunu açtı.

Suudi Arabistan’da örtünme ve yasakların sınırı yok. İslam bu mu?
Burada gördüğünüz günlük hayat, sosyal hayat aslında tam olarak İslam diye anlatılamaz. Her ülkenin, dini kendisine göre yorumlayış tarzı farklı olabiliyor. Körfez ülkelerine gidiniz; Yemen, Kuveyt, Bahreyn’e, oralarda da çok daha farklı bir hayat tarzı var ama onlar da Müslüman ülke. Bu ülkelere baktığınızda hepsinde yorumlayış ve uygulayış farkını hemen görebiliyorsunuz.
Suudi Arabistan’daki din anlayışı kültürle iç içe girmiş. Kültür ağırlıklı bir din var burada. Dolayısıyla burada gördüğünüz uygulamaları din olarak izah etmek çok yanlış olabilir. Suudlar da zaten bunun böyle olduğunu biliyor ve ona göre de davranıyor. Onun için burası daha çok gelenekler ülkesi. Tarihlerine bakın; o günden bugüne gelen bir çizgileri var. O gün de dini yorumları farklıydı bugün de. Ama bu kültür ağırlıklı bir yorum onun için o şekilde değerlendirmek daha doğru olur diye düşünüyorum.

Türban tartışmaları yaşanırken Malezya ile karşılaştırıldık. Türkiye ile Suudi Arabistan’ı mukayese etmek mümkün mü?
Türkiye ile mukayese edilebileceğini düşünmüyorum. İki ülke birbirinden tamamen farklı; sosyal hayatlarımız da farklı, uygulamalarımız da farklı. Türkiye’deki türban ya da başörtüsü tartışmasını başka bir boyutta değerlendirmek lazım. Türkiye’nin her tarafında insanlar çok rahatlıkla beraber yaşıyor, kol kola dolaşıyor. Dolayısıyla sosyal hayat açısından bizdeki o zenginliği başka bir ülkede, bu Suudi Arabistan olması şart değil, bir başka ülkede görmek zor olabilir. Bizde diğer dinlerden, kültürlerden gelen insanlar var. Ve biz bu insanlarla yüzlerce yıldır beraber yaşıyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu mozaiğini Ortadoğu’daki bir başka ülkede görmek tabiatıyla biraz zor.

“Artık eserlerine sahip çıkıyorlar”

Suudi Arabistan Türkiye açısından nasıl bir öneme sahip?
Suudi Arabistan Türkiye’ ye göre daha yeni gelişmekte olan bir ülke ama önümüzdeki yıllarda çok önemli gelişmelerin olabileceğini görüyoruz. Kral halkıyla çok barışık bir insan. Bu toplumun daha ileriye gidebilmesi için kraliyetin bu rejimin de bir çalışma içerisinde olduğunu görüyorum. Toplumu daha ileri düzeye getirmek için çağdaşlaşma konusundaki çalışmalara önayak olacağını düşünüyorum.
İki ülke bölgesel konularda kendilerini birbirlerine daha yakın görüyor, pek çok konuda benzer düşünce ve görüşlere sahip. Türkiye ile ilişkileri de son 10 yıldır daha iyiye gidiyor, gelişiyor. Bu sadece siyasal açıdan değil, ekonomik ve kültürel açıdan da böyle.

Suudi Arabistan Osmanlı eserlerine sahip çıkmadığı için her defasında eleştiri konusu oluyor.
Artık eserlerine sahip çıkıyorlar. Biz de önümüzdeki birkaç ay içerisinde Suudi Arabistan’da Osmanlı eserleriyle ilgili bir veritabanı çalışması yapacağız. Nerede Osmanlı’dan kalma eser var, bunları tespit edeceğiz. Suriyeli mimar ve arkeolog Mahmut Zeynel Abidin gibi, Osmanlı mimarisi üzerine çalışmış, Arapça bilen böyle birkaç bilim adamıyla birlikte yapacağız ve bunun için bir de katalog hazırlıyoruz. Çünkü Suudi Arabistan’da bu konuda büyük bir bilinçlenme var.

"Hatırla Sevgili 'Tarafsız' Olmak Zorunda"

8/10/2007 · Kategori: Haber

"Hatırla Sevgili", Hatırlatma Danışman!

Fahri Aral, "Hatırla Sevgili"de Deniz Gezmiş'e "Kanlı Pazar'ı yaratanlar İlim Yayma Cemiyeti'nin üyeleri değil mi" dedirtince işinden oldu.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

20 Eylül 2007, Perşembe

"Kanlı Pazar"ın gölgesi 38 yıl sonra bir TV dizisinin üstüne düştü. "Hatırla Sevgili" dizisinin yapımcıları, danışmanlardan Fahri Aral'ı, dizide 1969'daki olayda İlim Yayma Cemiyeti'ni ilzam eden bir replikten sorumlu tutarak işten çıkardı. 

Bugün bianet'e gönderdiği açıklamaya göre  "Hatırla Sevgili" danışmanı, 32. Bölüm’ün senaryosunda yeralan bir hapisane sahnesinde, Deniz Gezmiş’in Şubat 1969’daki Kanlı Pazar olaylarına tepkisinin "onu tanıyan, uslubunu ve konuşma tarzını bilen biri olarak" dizide yayınlandığı şekilde canlandırılmasını öneriyor.

Yönetmen ve senaristin de benimsediği versiyona göre  Deniz Gezmiş cezaevinde olayları radyodan dinlerken, “...olayları yaratanlar İlim Yayma Cemiyeti üyeleri değil mi, zaten bu adam da (eski İstanbul Valisi Vefa Poyraz) bu cemiyetin şeref üyesi değil mi...” diyerek tepki gösteriyor.

Sansürcü mantık... 

Aral, yayınladığı açıklamada, adlarının bu şekilde anılmasından rahatsız olan İlim Yayma Cemiyeti’nin şimdiki yöneticileri düzeltme isteyince yapımcıların kendisini senaryodan sorumlu tutarak işine son verdiklerini duyurdu.

Aral "32. Bölüm’den sonra meydana gelen gelişmeler, Hatırla Sevgili’de 'reyting uğruna' yapılan bazı şeylerin nasıl bir anti-demokratik ve sansürcü mantığa dönüştüğünü gösterdi" dedi.

Hatırla Sevgili 27 Ekim 2006'dan bu yana atv'de gösteriliyor. Sis Yapım şirketince üretilen dizinin yönetmenleri Ümmü Burhan ve Faruk Teber; senaryo yazarları Nilgün Öneş, Şebnem Çıtak ve Aylin Alıberen; diğer danışmanlar arasında Can Dündar, Mümtazer Türköne, Ferhat Kentel, Mustafa İlker Gürkan ve Mustafa Yalçıner de var. 

Aral'ın açıklamasının tamamı şöyle:

BİR AÇIKLAMA 

Bir süredir ATV’de yayınlanmakta olan Hatırla Sevgili adlı dizinin 25. Bölümü’nden itibaren danışmanlığını yapmaktaydım. Bu danışmanlığı kabul etmemin başta gelen nedeni, bir dönem dizisi olduğunu iddia eden böyle bir yapımda yansıtılacak tarihi gerçekleri, olayları bizzat yaşamış biri olarak, yeni kuşaklara saptırmadan, doğru olarak aktarılmasına katkıda bulunmak kaygısıydı. 

Ne var ki, 32. Bölüm’den sonra meydana gelen gelişmeler, Hatırla Sevgili’de “reyting uğruna” yapılan bazı şeylerin nasıl bir anti-demokratik ve sansürcü mantığa dönüştüğünü göstermiş olduğu için kendimi konuyla ilgili bir açıklama yapmakla sorumlu saydım. 

Şöyle ki, 32. Bölümdeki bir hapisane sahnesinde Deniz Gezmiş’i canlandıran oyuncu, Şubat 1969’daki Kanlı Pazar olaylarından sonra basın toplantısı düzenleyen dönemin İstanbul Valisi Vefa Poyraz’ın radyoda yayınlanan sözlerine tepki duyarak, “...olayları yaratanlar İlim Yayma Cemiyeti üyeleri değil mi, zaten bu adam da bu cemiyetin şeref üyesi değil mi..” şeklinde sözler sarfeder. 

Bölümün yayınlanmasının ertesinde ise İlim Yayma Cemiyet’nin şimdiki yöneticileri bu sözlere tepki duyarak, bunu yapımcı kuruluşa iletir ve düzeltilmesini ister. 

İşin tuhaf ve kamuoyu tarafından bilinmesini istediğim önemli yanı; yapımcı kuruluş yöneticilerinin İlim Yayma Cemiyeti’nin bu tepkisi karşısında danışman olarak beni sorumlu tutmasıdır. 

Bu bölümde tepkilere neden olan bilgiler dahil danışmanlık sürem boyunca senaryo yazımından çevre düzenlemesine kadar gerekli tüm bilgileri, bizzat yaşadıklarımdan ve danışmanlığa başladığımdan beri dizinin yapımcılarına da açtığım kişisel arşivimdeki çeşitli kaynaklardan (günlük gazeteler, dergiler, bildiriler, afişler, fotoğraflar ve sözkonusu bölüm için de  ANT Haftalık Dergi Sayı) derleyerek, yapımcı kuruluşun çeşitli kademelerinde görevli çalışanlarına yazılı ve sözlü olarak ilettim.  

Bunun yanısıra 32. Bölüm’ün senaryosında yeralan ve “tepki” toplayan diyalogun önerisini de Deniz Gezmiş’i tanıyan, uslubunu ve konuşma tarzını bilen biri olarak ben yaptım. 

Türkiye tarihinin en önemli dönüm noktalarında, “kimi zaman yirmi yılda yaşanacakların yirmi saatte yaşandığı” dönemlerde tarihe tanık olmuş biri olarak bu danışmanlık süresi içinde yaşanan gerçekleri dile getirmeye, bunların yeni kuşaklara doğru olarak aktarılmasına çalıştım. 

Bunun bilincinde olarak, başta inandıkları daha güzel bir dünya uğruna idam sehpalarına giden Denizlerin ve bu uğurda can veren onlarca arkadaşımın anısına saygı duyduğumdan, sözkonusu dizinin danışmanlığı ile hiçbir ilişkimin kalmadığını duyurmak istiyorum. (EK/NZ)

"Hatırla Sevgili 'Tarafsız' Olmak Zorunda"

"Aral'ın danışmanlıktan ayrılmasına sebep olan görüş ayrılığı da, doğrudan tarafsızlığımızla ilgiliydi. Farklı görüşler arasında dizinin prensiplerine uygun çözümleri bulurken, bazen herkesi ikna etmek mümkün olamıyor."

BİA Haber Merkezi - İstanbul

21 Eylül 2007, Cuma

"Hatırla Sevgili" dizisinin danışmanlarından Fahri Aral, 32. bölümde yer alan 1969 "Kanlı Pazar" olaylarıyla ilgili dizide Deniz Gezmiş'i oynayan aktörün İlim Yayma Cemiyeti ve eski İstanbul Valisi Vefa Poyraz'ı sorumlu tutan repliği nedeniyle gelen tepkiler üzerine işine son verildiğini açıkladı. Aral'ın olayı özetleyen ve konuyla ilgili açıklamasını içeren haber dün bianet'te yayınlandı.

Bunu üzerine bir açıklama yapan Sis Yapım'dan dizinin proje yapımcısı Tomris Giritoğlu, "Hatırla Sevgili"nin "toplumun  ve yakın tarihin ortak vicdanı ve sağduyusunu yansıtma iddiasıyla" hazırlandığını; bunu "kırmadan, incitmeden ve yargılamadan" yapmaya çalıştıklarını söyledi. Giritoğlu, Aral'la bu tarafsızlık kaygısı sırasında görüş ayrılığı yaşandığını belirtti.

Giritlioğlu'nun açıklamasının tam metni şöyle: 

"Hatırla Sevgili'nin senaryo danışmanlarından sevgili Fahri Aral'ın diziden ayrılması üzerine bir açıklamada bulunma ihtiyacı hissettim.

Hatırla Sevgili dizisi büyük bir emeğin ve çok sayıda değerli insanın katkılarının eseridir. Ama çok daha önemlisi toplumun ve yakın tarihin ortak  vicdanını ve sağduyusunu yansıtma iddiası taşımaktadır. Dizinin konu aldığı 60'lı (ve sonrasında 70'li) yıllar, ülkemizin en sancılı yıllarıdır.

Bu yılları, o dönemin acılarını yaşayan kişilere, karşı kamplarda yer alanlara, belki de en önemlisi tarihe haksızlık etmeden anlatmak, takdir edileceği üzere çok zordur. İzleyicilerden ve o dönemi yaşıyanlardan gelen tepkiler bu güne kadar tarihe şahitlik ve ortak vicdanı temsil etmek konusunda Hatırla Sevgili dizisinin son derece başarılı olduğunu göstermektedir.

Güçlü kalemleri olan senaristlerimizin ve dönemle ilgili keskin gözlemlere ve birikime sahip danışmanlarımızın iyiniyetli ve kılı kırk yaran özenli çabalarının sonucu bu çok önemsediğimiz "ortak vicdan" dizimizin hemen her sahnesine egemen olmuştur.

Dizide görev alan bütün ekip, o çalkantılı dönemi taraf olmayan ve yargılamayan bir gözle bugünkü nesillere aktarmanın ne kadar saygıdeğer bir çaba olduğunun bilincindedir. Doğrusu da budur. Hükmü tarih verecek, bugünkü nesiller de paylarına düşeni alacaktır.Yargılamak ve mahkum etmek bizim işimiz değildir. Yaptığımız iş sadece mütevazî bir hatırlatmadır. Bu hatırlatmayı yaparken etik sorumluluğumuzun ne kadar ağır olduğunun farkındayız.

Fahri Aral da 25. bölümden itibaren Hatırla Sevgili'ye yaşam tecrübesi ve gözlemleriyle birlikte yüreğindekileri de dökerek çok değerli katkılarda bulunmuştur. Sevgili Fahri Aral'ın öğrencilik yıllarını ve  dönemin meşhur gençlik liderlerini anlatan bölümlerde, kaybettiği arkadaşlarına duyduğu vefa ve bağlılık hepimiz tarafından takdir ve saygı ile karşılanmaktadır.

Bu sahnelerin çoğunun onun çok değer verdiği hatıraları ile ilgili olduğunun farkındayız. Bizler ise tarihe şahitlik görevimizi elimizden geldiği kadar tarafsızlıkla ve kimseyi kırmadan ve incitmeden sürdürmek zorundayız. Bunların arasında "kırmamak ve incitmemek" bizim açımızdan en önemlisi.

Çok değerli Fahri Aral'ın danışmanlıktan ayrılmasına sebep olan görüş ayrılığı da, doğrudan tarafsızlığımızla ilgiliydi. Farklı görüşler arasında dizinin gözettiği prensiplere uygun çözümleri bulurken, maalesef bazen herkesi ikna etmek mümkün olamıyor.

Sevgili Fahri Aral'ın kişiliğine, hatıralarına ve görüşlerine saygımızı vurgulayarak, bugüne kadar yaptığı değerli katkılardan dolayı kendisine kamuoyu önünde teşekkür ediyoruz. "(TG/EÜ)

* Tomris Giritlioğlu, Hatırla Sevgili Proje Tasarımcısı

 

Hatırla Sevgili, 2006 yılında Atv'de yayımlanmaya başlanan Türk dizi filmidir.

Hatırla Sevgili dizisinin jeneriğinden bir kare.
Hatırla Sevgili dizisinin jeneriğinden bir kare.

Büyükada'da çocukluk arkadaşı olan fakat zaman içinde farklı politik görüşlerle karşı karşıya gelmiş Şevket ve Rıza'nın çocuklarının arasında gelişen aşkı konu alır. Şevket Gürsoy CHP'li bir savcıyken; Rıza Ünsal, Demokrat Partili, Adnan Menderes'e yakın bir milletvekilidir. 1950'lerin ve dönemin siyasî yapısı ve gelişmeleri de ana hikâyeye dahil olmaktadır. Öğrenci hareketlerinin başlaması ve 27 Mayıs'ta ordunun yönetimi el koyması dizideki karakterlerin hayatlarının akışını değiştirir.

27 Mayıs İhtilali'nin yapılmasıyla beraber, Demokrat Parti milletvekili olan Rıza’nın Yassıada’daki zor günleri başlamış olur. İhtilal sabahı aile baskılarından Paris'e kaçıp evlenmeyi planlayan Ahmet ile Yasemin’in hayalleri de suya düşmüştür. Şevket’in Yassıada Mahkemesine savcı olarak atanması iki ailenin arasını iyice açar. Buna rağmen Ahmet ve Yasemin aşklarını yaşatmayı başarırlar. Ta ki idamların kesinleştiği o meşum geceye kadar. Yassıada Mahkemeleri sonucunda Rıza idam cezasına çarptırılınca, Yasemin babasının kurtulması için son çare olarak Şevket’e gider. MBK'den çıkacak son karar üzerinde artık Şevket'in de etkisi kalmamıştır. Aldığı kararın ağırlığı altında ezilen Şevket kalp krizi geçirir. Gürsoy ailesi Türkiye’de riskli olan ameliyat nedeniyle Amerika’ya gider. Yasemin hamile olduğunu Ahmet’e söyleyemez ve intihar etmeye kalkar. Onu intihar teşebbüsünden kurtaran Necdet çözümü de beraberinde getirir: Yasemin'le evlenerek çocuğu nüfusuna alacaktır. Yasemin önceleri bu teklife sıcak bakmaz. Necdet'in bu fedakarlığı yaparken zarar göreceğini düşünür ve kürtaj yaptırmayı düşünür. Son anda bebeğini aldırmaya kıyamayan Yasemin, Necdet’in evlenme teklifini kabul eder. Rüya adını verdikleri bir kızları dünyaya gelir.

AHMET OKTAY’A SORULAR / Kadir İNCESU

5/10/2007 · Kategori: Soylesi

            

ahmetoktay.jpgAHMET OKTAY’A SORULAR

 

                              KADİR İNCESU

 

 

            Ahmet Oktay’ın 1994–1995 yılları arasında İstanbul Radyosu ikinci kanalında, Okurken/Yazarken başlığı altında yaptığı haftalık ‘Radyo Konuşmaları’ Everest Yayınları tarafından ‘İliği Olmayan Düğme’ ve ‘Ne Söylesem Bir Eksik’ adıyla kitaplaştırıldı. Ahmet Oktay ile kitapları, popüler kültür ve edebiyat üzerine söyleştik.

 

1994-1995 yıllarında İstanbul Radyosu İikinci Kanalı’nda yaptığınız “Okurken/Yazarken” başlıklı konuşmalarınızı İliği Olmayan Düğme ve Ne Söylesem Bir Eksik adlarıyla 2 cilt halinde, neden  yayımlama gereği duydunuz?

Özdemir Asaf’ın dizelerini kitaplara ad yaparken, onların  bir anahtar olacağını mı düşündünüz?

 

Bu konuşmalar da, son kerte birer yazı’dır; çünkü okunmadan önce yazıldılar. Aradan zaman geçtikten sonra onları okuduğumda, yırtıp atmaya gönlüm razı olmadı. En azından fazla can sıkmayacakları kanısına vardım. İçlerinde günümüz koşullarında bile ilgi çekici düşünceler bulunabileceğini sanıyorum.

Kitapların adlarına gelince: Doğrusunu söyleyeyim: Bir anahtar rolleri yok. Konuşmalarda, sevgili dostum Özdemir Asaf’tan söz ederken, örnek olarak okuduğum şiirlerinde yer alıyor o dizeler. Kitap adı olarak çekici göründüler bana. Hepsi bu.

 

Önsözde, “Aradan geçen zamana rağmen, Türkiye’nin yazınsal ve kültürel  koşullarında, bu metinlerde dile getirdiğim sorunlar açısından önemli bir değişme olmadı. Tam tersine, eleştirdiğim medyatik kültür giderek daha genişledi, yaygınlaştı, bir tür metastaz geçirerek her türlü değer yargısını, kaliteyi, yazınsal/sanatsal ve siyasal sorumluluğu geçersizleştirdi.” diyorsunuz. Çok satanlar listelerinde edebi yapıtları göremiyoruz artık. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

            Belirttiğim gibi, ben medyatik kültür’den söz ediyorum. İsteyelim istemeyelim,  küresel kapitalizm bütün özgürleştirme ve demokratikleştirme vaad ve iddialarına rağmen,           uluslararası sömürüyü arttırmaktan, sınıf çelişkilerini güçlendirmekten, alt kültür ile üst kültür arasındaki uçurumu derinleştirmekten başka bir sonuç vermedi. Dahası, kültürel alanı sınıf savaşının özgül bir düzeyi haline getirdi. Bu yargı, sıradan bir siyasal slogan sayılmasın. Bu olguyu, en iyi biçimde 12 Eylül faşizan darbesinin ardından yazılan Türk romanlarında saptayabiliriz. Bu romanların fiziksel ve insanal coğrafyası tümüyle değişmiştir. Uzamsal merkez, artık kırsal alan ve taşra değil, doğrudan İstanbul’dur. Hatta, kimi romanlarda New York başta olmak üzere yabancı başkentlerdir. Ayrıca, artık çalışan, emekçi sınıflara mensup insanlara da pek rastlayamıyoruz; roman kişilerinin büyük çoğunluğu varlıklı sınıflardan       geliyorlar, çoğu tuzu kuru insanlar. Entelektüel görünümlü hepsi de. Romanların konuları da ilginç: Erotik/pornografik sorunlar, tarihsel olaylar, biyografik konular revaçta. Ayrıca polisiyenin, distopyan bilimkurgunun tutkunları da artıyor, Eagleton’un vurguladığı üzere, çiftleşen bedenlere çok sık rastlanıyor ama sömürülen bedenlere hiç rastlanmıyor. Günümüz Türk edebiyatının büyük ölçüde beyin yıkama görevini yerine getirdiği söylenebilir.

 

 

‘Medyatik kültür’ veya ‘popüler kültür’  edebiyatımızı tamamen teslim almadan ne yapmalıyız? Popülere olan bu büyük yönelişin sebebini yayınevleri, yazarlar, okurlar bağlamında değerlendirir misiniz?

 

Burada reçete verme olanağından yoksunum ne yazık ki. Ne yapmalı? sorusu, dediğim gibi, her şeyden önce özgürlükçü bir dünya görüşü’ne sahip olma sorunudur. Küresel kapitalizmin özgürlükçü bir sistem olduğuna inananlar için, emperyal kanon çerçevesinde üretilen ve öncelikle haz almayı öngören bir edebiyat, yeterlidir. Yazından, etik, ve politik kaygılar beklemek, edebiyatı siyasetin emrine vermektir. Ama, dikkat! Okurun öncelikle hareket etmesi gereken, bu savın ne türden siyasal içerimleri olduğu sorusudur. Çok kez söyledim: Yazınsal metinler sanıldığı gibi masum değildir. Yazınsal savlar da değildir.

Az önce değindim: Günümüzde edebiyat, iyiden iyiye pazara sunulan bir mal haline gelmiştir. Satış ya da kâr, estetik/yazınsal değeri ve ölçüyü bastırmıştır. Kültürel alana el koymuş bulunan sermaye sahipleri, piyasaya, düzeni ayakta tutmayı sağlayacak ideolojik ‘girdileri’ barındıran yapıtları kışkırtmakta piyasaya onları sürmekte; kısaca bu türden yapıtları pazarlamaktadır.

Türk okuru, kapitalizmin Türkiye’de gelişmesi ölçüsünde kitaba merak salmıştır. Ama şunu söylemek gerekir: Kitap, okur tarafından medyada tanıtıldığı ölçüde ve oranda bilinmektedir.. Okur, kitabı, ‘En Çok Satanlar’ listelerinden izlemektedir. Okur, kendi okur yeteneğine güvenerek kitap seçmemektedir. Okuduğu, başkalarının beğendiğidir. Örneğin henüz iki ya da üç kişiyi geçmedi Şu Çılgın Türkler’in bir roman olmadığını söyleyen. Şu Çılgın Türkler roman değil, Türkiye’de yükselen milliyetçi ideolojinin göstergesidir. Bu noktada eleştirmecilere çok iş düşüyor. Yazınsal, siyasal, ideolojik düzeyler çok iyi açımlanmalı, aralarındaki bağlantılar gösterilmeli, dahası romanın ve yayınevinin tecimsel (ticari) beklentileri de en azından ideolojik işlevi kadar önemsenip açıklanmalıdır. Bu noktada, eleştirmenin biraz taraflı olması gerektiği bile vurgulanabilir. Eleştirmen, her malı ‘iyi sattırmakla’ görevli bir reklamcı ve ‘yazar ajanı’ değildir. Şu nedenle söylüyorum: Her pornografik sahne betimlemesi, Sade’gil bir içerik taşımaz, bu yüzden eleştirmen, Türkiye’de bir Türk Sade’ı bulmakla görevli saymamalıdır kendini.

 

Hedef kitleleriniz arasında hem radyo dinleyicisi, hem kitap okuru var. Gündeme getirdiğiniz konuları, hangisi sizin görüşleriniz doğrultusunda doğru algılayıp içselleştirebiliyor?

 

Radyo, bir zamanlar Türkiye’nin en etkili iletişim/bildirişim araçlarından biriydi ve kültürel işlevi de hayli yüksekti. Ama 12 Eylül darbesinden sonra, asker destekli traji-komik    demokrasiye geçiş süreci, özel televizyonların  tecimsel  başarısının zorlamasıyla ve aynı yayın politikasını/mantığını benimseyerek özel radyoları da devreye sokunca, büyük çoğunluğunu emekçi sınıf ve kesimlerin ( işçiler, köylüler, küçük esnaf, az ve dar gelirli memurlar vb.) oluşturduğu  tüketici ve yönetilen kesimlerin  hem tüketicisi hem üreticisi oldukları popüler kültürün  de içeriğinde hemen gözlemlenebilir bir eğlenceye kayma gerçekleşti. Genel depolitizasyon süreci, yasal uygulamalar aracılığıyla zihinlere içselleştirilen korkuyu zaten iyice derinleştirmiş bulunduğundan, eğlencenin ideolojik beyin yıkama uygulaması da olumlu sonuç verdi ve popüler kültürün  kendiliğinden muhalefetine özgü öğeler, (O.Gencebay’ın ‘Batsın bu dünya’ söylemini terk edişi örneğin. Gencebay, ilerleyen yıllarda bir ‘ezilmiş’ten , ‘smoking’li burjuva cartoon’una dönüştü) unutturuldu..

            Radyoda (Ankara ve İstanbul) vaktiyle ilginç konuşmalar olurdu. Bir konuşmacı Çetin Altan’dı. “Dostlarım” diye başlardı, TRT’den emekli olup Bab-ı Ali’ye, yani basına döndüğümde, bu konuşmaları anımsayarak, Turgut Erülgen’in (artık yaşamıyor) haftalık programının içinde on beş dakikalık ‘Okurken Yazarken’ başlığı altında bu konuşmaları yaptım. Özel radyolarda eğlence diye sululuklara gömülen dinleyicilerle edebiyat ve kültür arasında bir bağ kurmayı öngörmüştüm, başarıp başarmadığımı, doğru anlaşılıp anlaşılmadığımı bunca yıl sonra da bilemiyorum. Her türlü mesajın anında uçuculaştığı, işlevsizleştiği bir zamandayız. Şunu da eklemeliyim bu arada: Okur, söz konusu ettiğiniz ‘doğru anlama’ sorunu çerçevesinde biraz daha şanslı görünüyor. Çünkü yazı daha şanslı görünüyor. Biliyorsunuz, J. Derrida sözmerkezlilik’in yazıya görece bir üstünlük verdiğini anımsatmıştı. Söz’ün anlam açısından tehdit edildiği zamanlar vardır: Gürültü ve jest dinleyicinin dikkat ve anlama sürecini etkileyebilir, dağıtabilir.

 

Toplumsal yapı (Siyasal, ekonomik, kültürel) edebiyatımızı ne kadar besliyor ve etkiliyor? Adı geçen olgunun, günümüzde yükselişe geçen bireycilikle bağlantısı konusunda neler söylersiniz?

           

            Toplumsal yapının, yazınsal üretimi beslemesi gerekir elbet; ama ben, ne yazık ki, yazınımızda toplumsal çelişki ve çatışmaları ve bunların yol açtığı ruhsal, düşünsel sapma ve saplantıları göremiyorum. Bireysel/kişisel sorunlar gibi siyasal sorunlar; tepkisel iç kilitlenmeler betimlenmiyor ve belirmiyor artık. Toplumsal yapı, nesnel açıdan yeterince çelişkili ve çatışmalı aslında; ama yazın ilgisiz. Buna karşılık yazınsal alana el koymuş egemen sınıfların yazın ideolojisi her düzeyde etkiliyor edebiyatı. Yazar da okur da, bu etkiyi her zaman duru gözlerle okuyamıyor, algılayamıyor elbet. Son yıllarda bilimsellik kavramı ve olgusu örneğin, gözden düştü. ‘Şifreler’, ‘Sırlar’ söylemi egemen konuma geçti. Dinci ideolojinin açık bir tazyiki gözleniyor. Okültizm canlandırılmaya çalışılıyor. Bunların, lumpen entelijensiya tarafından empoze edildiğini söylemek de mümkün elbet. Bilinemezcilik’in arka planını, ekonomi politiğini açıklamak gerekir. Egemen sınıf(lar) hoşlanmaz bilgiden; proleterya ve müttefiklerinin sömürü olayını kavramaları işlerine gelmez çünkü. Siz bakmayın Marksizmin aşılmış bir ideoloji olduğu söylemine . Yakın bir gelecekte komünizmin hayaletinin dolaşmaya başlayacağından bir çok kişinin haberi var. Birleşik Amerika’nın ‘arka bahçesindeki’ ülkelere bakmakta yarar var.

            Emperyal kanon çelişkisiz bir dünya yaratmak için uğraşıyor. Şimdilerde ulusallık-ötesi edebiyat’tan söz edilmeye başlandı; ama biçim değiştirmiş olsa da emperyalizmin hâlâ yürürlükte olduğu, hatta ülkelerin işgal edildiği, dış ve iç sömürünün yoğun biçimde devam ettiği bir tarih döneminde, bu tür kavramlara yaslanarak bir kuram oluşturmaya kalkışıldığında, ulusötesi kavramının doğal olarak komprador edebiyat kavramını da gündeme getireceğini, onu çağrıştıracağını kabul etmeniz gerekir. İkiz kavramlardır bunlar. Örnekleri var: Komprador edebiyatçılarımız çifte pasaport taşımaya çok istekli görünüyorlar. Herkes, kendine yabancı bir ad bulma noktasına gelmeye özendiriliyor. Komprador yazar, İngilizceden Türkçeye çevrilmeyi bekliyor. Dillerin bozulması da bu yüzden. İngilizce yazarken Türkçeyi unutuyorlar. En iyisi, emperyalizmin sürüp gittiği bir sırada çözümlemelere bu türden ikircikli yorumlar getirmemektir. Burada söz konusu olan enternasyonalizm değil. Marx’ın söz ettiği bağlamda bir ‘Dünya Edebiyatı’, ancak sınıf ve mülkiyet ilişkileri devreye sokulduktan sonra düşünülebilir ve anlaşılabilir hale gelir. Son kertede, yazınsal sorun siyasal sorunla bağlantılıdır. Ekleyeyim: Bunu söylemek edebiyatın özerkliğini yok etmek anlamına gelmez. Tam tersine: Edebiyatın ve şiirin toplumsala gömülü olan (socially embedded) ve toplumsal olarak düzenlenen (socially regularized) içeriğini ve biçimini daha iyi anlama ve anlamlandırma olanağı sağlar. Buradaki terimleri ödünç aldığım Bob Jessop (Hegemonya, Post-Fordizm ve Küreselleşme Ekseninde Kapitalist Devlet, s.189, Çev: B.Yarar/A. Özkazanç, İletişim Yay, 2005) şunları da yazıyor:

 ‘Kültürel ekonomi-politik, eleştirel semiyoloji incelemelerinden gelen kavram ve araçlar ile kapitalist toplumsal fonksiyonlara farklı bir yaklaşım geliştirmeye çalışan eleştirel ekonomi-politiğin kavram ve araçlarını birleş(tirmek)’ (Age. s.22). Böyle bir çaba, emperyalizm çözümlerini, yorumlarını, son kertede miliyetçiliğe özgü sağcı içerimlerden ve tuzaklardan koruyabilir.

 

 

VARLIK NİSAN 2006

Orhan Pamuk'un "Kar" romanı gerçek mi oluyor?

1/10/2007 · Kategori: Arastirma

Serpil YILMAZ  

Orhan Pamuk'un "Kar" romanı gerçek mi oluyor?

KARS

Milliyet'in 2005 yılından beri yürüttüğü "Baba Beni Okula Gönder" kampanyasının kutlandığı Hilton'daki gecede, aynı masaya düşmüştüm bağışçılarımızdan Yadigar-Mehmet Binal çiftiyle ve onların hikâyesini aktarmıştım sizlere.
12 Eylül askeri darbesinden 4 ay sonra, TÜBİTAK'ta görev yapan 19 bilim adamıyla 50 gün gözaltında kalan Mehmet Binal, serbest kaldığı gün soluğu Amsterdam uçağında almıştı. Kaçmıştı. 10 yıl ülkesine girememişti. NATO'nun Hollanda'daki merkezinden, ABD'de girişimci olmaya uzanan bir öyküydü. Onlarla, önceki gün kampanyamıza bağışladıkları kız yurdunun açılışında Kars'ta yeniden buluştuk.

Ne doğduğu, ne doyduğu yer
Binal çifti, Amerika'nın Connecticut eyaletinde kurdukları ve NEC, Samsung gibi dünya şirketlerine lisans ihraç eden telekomünikasyon şirketi Bicom'u büyütmekle doldurmamış "gurbet" yıllarını, çağdaş Türkiye'ye özlem de biriktirmişti. Kars'ta kucaklaştılar memleketleriyle. 100 kızın "köyün soğuğunda" donma tehlikesi geçiren geleceklerine sıcak bir yuva kurdular. Binal çifti ne doğdukları ne doydukları bir yere bağış yaptı.
Mehmet Bey, "Neden Kars?" diye sorulduğunda, "Daha ötesi yok" diyor.
"Ötesi", "öteki", "ötelemek" hepsi uygun düşüyor Kars'a. Yoksulluk gibi, gözyaşı dolu bir tarih gibi, tütmeyen baca gibi.
Binal, törendeki umutlu konuşmasında kız öğrencilere, "Doğru arayışında olun, size sunulanları bilimin süzgecinden geçirin, çevrenizde her dilden, ırktan insanla dostça yaşayın" diye sesleniyor.
"Çocuklar yalnızca bir bina yaptırdığımızı düşünüyorlar, oysa ben onlara bir gelecek düşlüyorum. Yeteneklerini ve çalışmalarını izleyeceğim. Başarılı olanları Amerika'da evimde misafir edip dil öğrenmelerini sağlayacağım" diye sıralıyor içinden geçenleri bana da.

17 yıldır gelen ilk eş
Törende ÇYDD Başkanı Türkân Saylan, kürsüye geçtiğinde tek tek gözlerinin içine bakarak kızlara sesleniyor: Hepimiz Atatürk'ün kızlarıyız!
Saylan, "Cumhuriyet'ten önce eğitimli erkeklerin oranı yüzde 10'du, kızlarda bu oran koca bir "0". Saraydaki hanımefendiler ise özel hocalarından piyano dersleri alıyorlardı. Cumhuriyet aynı zamanda kadın devrimidir" diye başlıyor konuşmaya ve çağdaş yaşamın her noktasına dokunmaya çalışarak sürdürüyor sözlerini: Saçınızı tarayın, dişlerinizi fırçalayın, arkadaşlarınız arasında zengin fakir ayrımı yapmayın, herkese eşit davranın, kendi kararlarınızı alın, 14'ünüzde kuma gitmeyin, öğrenmeye açık olun.
17 yıldır Kars'a ilk kez eşiyle birlikte gelen vali olan Mehmet Ufuk Erden ve Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu'nun da katılımıyla bu kentte kampanyamızın üçüncü yurdunun kapısını açıyorduk.

Ya intiharlar!
Kars'ta çok kişiden, "Orhan Pamuk'un Kar romanı artık burada gerçek oldu" sözlerini duyuyorum. Pamuk, bu romanında Kars'taki intiharları ve tarikat ilişkilerini anlatıyordu.
"Mahalle baskısı olur mu?" sorusuyla birlikte duyduklarımı 9 yıldır bu kentte belediye başkanlığı yapan Alibeyoğlu'na yöneltiyorum, "Yoksulluk cahilliği getiriyor. Bu döngüyü kırmak için mücadele ediyorum" diyor. Merkezdeki 20 bin aileden 15 bininin devletin verdiği kömürle ısındığı, tarikat baskılarının sinsice yol aldığı Kars'ta son 7 ayda 10 genç intihar etti, 33'ü de intiharı denedi.
Acaba yalnızca eğitim hakkı için mi mücadele ediliyor, Türkiye'nin en ötesinde?
Genç olarak da, kadın olarak da, insan olarak da yaşama hakkı için!

syilmaz@milliyet.com.tr

İşte yeni Anayasa taslağı

13/9/2007 · Kategori: Haber

İşte yeni Anayasa taslağı

İşte yeni Anayasa taslağı
Taslağı Prof. Ergun Özbudun'un başkanlığındaki akademisyenler hazırladı. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Başbakan Erdoğan'ın talebi üzerine Bilim Kurulu'nda hazırlanan yeni Anayasa taslağında köklü değişiklikler var. 'Değiştirilemez' maddeler için de seçenekler önerilen taslak çok tartışılacak gibi

13/09/2007 (1770 kişi okudu)

#6A6A6A (Arşivi)

Yeni Anayasa taslağının kritik maddeleri:
Devletin şekli
Madde 1 - Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Cumhuriyetin temel nitelikleri
Madde 2 - Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına dayanan, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti
Madde 3 (1) Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. (2) Resmî dili Türkçedir. (3) Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. (4) Millî marşı "İstiklâl Marşı"dır. (5) Başkenti Ankara'dır.

Devletin temel amaç ve görevleri
Madde 4 Devletin temel amaç ve görevi, insan haysiyetini korumak, kişilerin hak ve hürriyetlerini kullanmalarının önündeki bütün engelleri kaldırmak ve halkın huzur, güvenlik ve refahını sağlamak suretiyle insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaktır.

Egemenlik
Madde 5 (1) Egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletindir. (2) Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır. (3) Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz. (4) Milletlerarası ve milletlerüstü kuruluşlara üyelikten kaynaklanan sınırlamalar saklıdır.

Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması
Alternatif 1: Madde 13 Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesine veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasına imkân verecek şekilde yorumlanamaz.
Alternatif 2: Madde 13 (1) Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya yönelik eylemler biçiminde kullanılamaz. (2) Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesine veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasına imkân verecek şekilde yorumlanamaz.

Kişi hürriyeti ve güvenliği
Madde 18 (1) Herkes kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. (2) Kişi hürriyeti, aşağıdaki durumlarda, kanunun öngördüğü esas ve usullere göre sınırlanabilir: a) Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; b) Mahkeme kararının veya kanunda öngörülen yükümlülüğün yerine getirilmesi; c) Küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen kararın yerine getirilmesi; ç) Toplum için tehlike teşkil eden akıl hastası, uyuşturucu madde veya âlkol tutkunu, serseri veya hastalık yayabilecek kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için alınan tedbirlerin yerine getirilmesi; d) Usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren kişinin ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen kişinin sınır dışı edilmesi. (3) Yakalama ve tutuklama hâkim kararı ile olur. Tutuklama kararı, suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler hakkında ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek amacıyla verilebilir. Hâkim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, suçluluğu hakkında kuvvetli belirtiler bulunan kişiyi mahkeme önüne çıkarmak amacıyla veya ikinci fıkranın (c), (ç) ve (d) bentlerinde belirtilen kişilerle ilgili olarak önleme amaçlı yapılabilir. (4) Yakalama ve tutuklamanın usul ve esasları kanunla düzenlenir. (5) Yakalanan veya tutuklanan kişiye, yakalama veya tutuklama sebepleri ve hakkındaki iddialar herhalde yazılı, bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhâl; toplu suçlarda ise en geç hâkim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir. Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı yakınlarına derhâl bildirilir. (6) Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç, en geç kırk sekiz saat, toplu olarak işlenen suçlarda ise en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hâkim kararı olmaksızın hürriyetinden mahrum bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir. (7) Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma, ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasına veya hükmün infazını sağlamak için bir güvenceye veya başka yükümlülüklerin yerine getirilmesine bağlanabilir. (8) Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir. Yargı merci kararını vermeden önce hürriyeti kısıtlanan kişiyi dinler. (9) Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödenir.

Din ve inanç hürriyeti
Madde 24 (1) Herkes din ve inanç hürriyetine sahiptir. Bu hak, tek başına veya topluca, alenen veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama ve bunları değiştirebilme hürriyetini de içerir. (2) Kimse ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç, düşünce ve kanaatlerinden ve bunları değiştirmekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tâbi tutulamaz. (3) İbadet ve dinî ayin ve törenler, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması amaçlarıyla sınırlanabilir.
Alternatif 1: (4) Devlet, eğitim ve öğretim alanındaki görevlerini yerine getirirken, eğitim ve öğretimin ana ve babanın dinî ve felsefî inançlarına göre yapılmasını isteme hakkına riayet eder. Din eğitim ve öğretimi, kişinin kendisinin, küçüklerin ise kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır. Devlet bu taleplerin gereğini yerine getirmekle yükümlüdür.
Alternatif 2: (4) Devlet, eğitim ve öğretim alanındaki görevlerini yerine getirirken, eğitim ve öğretimin ana ve babanın dinî ve felsefî inançlarına göre yapılmasını isteme hakkına riayet eder. Din kültürü ve ahlâk öğretimi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bu dersten muafiyet, kişinin kendisinin, küçüklerin ise kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.
Alternatif 1: (5) Din ve inanç hürriyeti, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini din kurallarına dayandırmaya yönelik eylemler biçiminde kullanılamaz. Alternatif 2: (5) Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya şahsî çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla, her ne suretle olursa olsun dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Alternatif 3: (5) Din ve inanç hürriyeti anayasal düzeni din kurallarına dayandırmaya yönelik eylem biçiminde kullanılamaz.

İfade hürriyeti
Madde 26 (1) Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ya da verme serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel değildir. (2) Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir. (3) Bu hak ve hürriyetlerin kullanılması; millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlâkın, başkalarının şöhret veya haklarının, özel veya aile hayatının korunması, suçların önlenmesi, devlet sırrı olarak usûlünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının sağlanması, savaş kışkırtıcılığının engellenmesi, her türlü ayrımcılık, düşmanlık veya kin ve nefret savunuculuğunun önlenmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

Basın ve yayın hürriyeti
Madde 27 (1) Basın hürdür, sansür edilemez. (2) Basın hürriyeti 26 ncı maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlanabilir. (3) Yargılamanın amacına uygun olarak yerine getirilmesi için kanunla belirtilecek sınırlar içinde hâkim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayın yasağı konulamaz. (4) Süreli veya süresiz yayın yapmak ve bu amaçla basımevi kurmak, önceden izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz. (5) Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz. Süreli veya süresiz yayınların suç soruşturma veya kovuşturması sebebiyle zapt ve müsaderesinde genel hükümler uygulanır. (6) Süreli yayınların çıkarılması, yayın şartları, malî kaynakları ve gazetecilik mesleği ile ilgili esaslar kanunla düzenlenir. Kanunla haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayınlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı şartlar konulamaz. (7) Süreli ve süresiz yayınlar hâkim kararıyla, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ise kanunun yetkili kıldığı merciin emriyle toplatılabilir. Toplatma kararı veren yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hâkime bildirir. Hâkim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, toplatma kararı hükümsüz sayılır. Süreli yayınların durdurulması da aynı hükümlere tâbidir; ancak bu yayınların kapatılması sadece mahkeme kararıyla mümkündür. Toplatma, durdurma ve kapatmaya ilişkin şartlar ile usul ve esaslar kanunla düzenlenir. (8) Masumiyet karinesinin ihlâline yönelik yayın yapılamaz. (9) Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişinin haysiyet ve şerefine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır. Düzeltme ve cevap yayınlanmazsa, yayınlanmasının gerekip gerekmediğine, hâkim tarafından ilgilinin müracaat tarihinden itibaren en geç yedi gün içinde karar verilir. (10) Radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek, kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbesttir. (11) Devletçe kamu tüzelkişiliği olarak kurulan radyo ve televizyon kurumu ile kamu tüzelkişilerinden yardım gören haber ajanslarının ve radyo ve televizyon yayınlarını denetleyen kurumun özerkliği ve tarafsızlığı esastır.

Siyasî Haklar ve Ödevler
Vatandaşlık
Madde 35 Alternatif 1: (1) Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Alternatif 2: (1) Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese, din ve ırk farkı gözetilmeksizin Türk denir. Alternatif 3: (1) Vatandaşlık temel bir haktır. Kanunun öngördüğü esaslara uygun olarak bu statüyü kazanan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. (2) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı babanın veya ananın çocuğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. (3) Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir. (4) Hiçbir vatandaş, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

Siyasî partilerin uyacakları esaslar
Madde 38 (1) Siyasî partilerin tüzük ve programları ile fiilleri, insan haklarına, Devletin bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğüne, demokrasiye, cumhuriyete ve lâikliğe aykırı olamaz. (2) Partiler yabancı devletlerden, milletlerarası kuruluşlardan ve Türk tâbiyetinde olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddî yardım alamazlar. (6) Anayasa Mahkemesi, birinci ve ikinci fıkra hükümlerine aykırılık nedeniyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan davalarda, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen mahrum bırakılmasına ya da kapatılmasına karar verebilir.
Alternatif 1: (7) Bir siyasî partinin kapatılmasına beyan veya fiilleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi'nin kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayınlanmasından sonraki ilk milletvekilliği veya mahallî idareler seçimlerinde aday olamazlar. Alternatif 2: (7) Bu fıkranın tamamen çıkarılması. (8) Siyasî partilerin malî denetimi Sayıştay tarafından yapılır. (9) Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, hukukî ve malî denetimleri ile adayların seçim harcamaları demokratik esaslara uygun olarak kanunla düzenlenir.

Eğitim ve öğrenim hakkı
Madde 45 (1) Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakılamaz. (2) Eğitim ve öğretim, demokratik, lâik, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. (5) Eğitim ve öğretim dili Türkçedir. Türkçeden başka dillerde eğitim ve öğretim yapılması ile ilgili esaslar, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Alternatif 1: (6) Kılık ve kıyafetinden dolayı hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılamaz. Alternatif 2: (6) Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.

TBMM'nin Kuruluşu
Madde 51 (1) TBMM, genel oyla seçilen beşyüzelli milletvekilinden oluşur. (2) Milletvekillerinden dörtyüzellisi kanundaki esaslara göre belirlenen seçim çevrelerinden seçilir. Yüz milletvekili ise siyasî partilerin ülke seçim çevresi için düzenleyeceği listelerden nispî temsil esasına göre seçilir.

Seçim dönemi
Madde 52 (1) TBMM seçimleri dört yılda yapılır.

Yasama sorumsuzluğu ve dokunulmazlığı
Madde 60 (1) Milletvekilleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar. (2) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Milletvekili hakkında seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, milletvekilliği sıfatının sona ermesine bırakılır ve milletvekilliği süresince zamanaşımı işlemez. Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.
Alternatif 1: (3) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda suçüstü hali dokunulmazlık kapsamı dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen TBMM'ye bildirir. Alternatif 2: (3) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda suçüstü hali ile zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, hileli iflâs, kaçakçılık, ihaleye fesat karıştırma ve edimin ifasına fesat karıştırma suçlarından dolayı bir milletvekilinin sorguya çekilmesi ve yargılanması için Meclisin kararı aranmaz. Bu hallerde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, durumu hemen TBMM'ye bildirir. (4) Hakkında suç isnadı bulunan milletvekili, Meclis Başkanlığına başvurmak suretiyle, isnad edilen suçla ilgili olarak dokunulmazlığından feragat edebilir. (6) TBMM'deki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

Kanunların Cumhurbaşkanınca yayınlanması
Madde 66 (1) Cumhurbaşkanı, TBMM'ce kabul edilen kanunları onbeş gün içinde yayınlar. (2) Cumhurbaşkanı yayınlanmasını uygun bulmadığı kanunları bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre içinde TBMM'ye geri gönderir. Cumhurbaşkanınca kısmen uygun bulunmama durumunda, TBMM sadece uygun bulunmayan maddeleri görüşebilir. Bütçe kanunları bu hükme tâbi değildir. (3) TBMM geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse, kanun, Cumhurbaşkanınca üç gün içinde yayınlanır. Meclis, geri gönderilen kanunda değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanı değiştirilen kanunu ikinci fıkra hükümlerine göre tekrar Meclise geri gönderebilir. (4) Cumhurbaşkanının onbeş gün içinde geri göndermediği veya yayınlamadığı kanunlar Meclis Başkanı tarafından yayınlanır.

Toplantı ve karar yeter sayısı
Madde 73 (1) TBMM, yapacağı seçimler dahil bütün birleşimlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir. Ancak karar yeter sayısı, hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz. (2) Bakanlar Kurulu üyeleri, TBMM'nin katılamadıkları oturumlarında, kendileri yerine oy kullanmak üzere bir bakana yetki verebilirler. Ancak, bir bakan kendi oyu ile birlikte en çok iki oy kullanabilir.

Cumhurbaşkanı nitelikleri ve tarafsızlığı
1. Alternatif: Referanduma sunulan metin
Madde 78 (1) Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye TBMM üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir. (2) Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. (3) Cumhurbaşkanlığına TBMM üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi, yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasî partiler ortak aday gösterebilir.
2. Alternatif: Komisyonun Önerisi Madde 78 (1) Cumhurbaşkanı, halk tarafından, kırk yaşını doldurmuş, milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasından (beş) / (yedi) yıllık bir süre için seçilir. (2) Bir kimse en fazla (iki) / (bir) defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. (3) Cumhurbaşkanlığına birinci fıkrada belirtilen niteliklere sahip kişilerin aday gösterilebilmesi, yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile veya ikiyüzbin seçmenin noter tasdikli dilekçesiyle mümkündür.

Görev ve yetkileri
Madde 81 (1) Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder. (2) Bakanlar Kurulunun Genelkurmay Başkanı, vali ve büyükelçilerin atanmalarına ilişkin kararnameleri Cumhurbaşkanınca imzalanır. Bunların dışında hangi kararnamelerin Cumhurbaşkanınca imzalanacağı kanunla belirlenir. (3) Cumhurbaşkanının tek başına kullanacağı yetkiler ve yerine getireceği görevler şunlardır: b) TBMM gerektiğinde toplantıya çağırmak, c) Kanunları ve kanun hükmünde kararnameleri yayınlamak, ç) Kanunları, tekrar görüşülmek üzere TBMM'ye; kanun hükmünde kararnameleri ise Bakanlar Kuruluna geri göndermek, d) Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak, e) 54 üncü maddeye göre TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermek, f) Seçimlerde geçici Bakanlar Kurulunu atamak, g) Başbakanı atamak. 76 ncı maddenin beşinci fıkrasında öngörülen durumda Cumhurbaşkanı TBMM'nin gösterdiği adayı Başbakan olarak atamak zorundadır.

Sorumluluk ve sorumsuzluk
Madde 82 (1) Cumhurbaşkanının Anayasada tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır. Bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur. (2) Cumhurbaşkanı, ancak vatana ihanetten dolayı ve TBMM üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır. Yüce Divana sevk edilen Cumhurbaşkanının görevi sona erer. Hangi fiillerin vatana ihanet suçu oluşturacağı kanunla belirlenir. (3) Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumluluğu yasama dokunulmazlığı hükümlerine tâbidir.

Milli Güvenlik Kurulu
1. Alternatif: Başbakanın Başkanlığı Madde 91 (1) MGK; Başbakanın başkanlığında, Genelkurmay Başkanı, Başbakan yardımcıları, Adalet, Millî Savunma, İçişleri, Dışişleri bakanları ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanlarından oluşur. (4) MGK'nın gündemi, Genelkurmay Başkanının önerileri dikkate alınarak Başbakanca belirlenir. (5) MGK'nın görevleri ve işleyişine dair hususlar kanunla düzenlenir.
2. Alternatif: Cumhurbaşkanının Başkanlığı Madde 91 (1) MGK; Cumhurbaşkanının başkanlığında, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Başbakan yardımcıları, Adalet, Millî Savunma, İçişleri, Dışişleri bakanları, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanlarından oluşur. (4) MGK'nın gündemi; Başbakan ve Genelkurmay Başkanının önerileri dikkate alınarak Cumhurbaşkanınca belirlenir.
3. Alternatif: Madde 91- (1) Bakanlar Kuruluna millî güvenlikle ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun sağlanmasında yardımcı olmak üzere MGK kurulur.

Yükseköğretim Kurulu
Madde 101 (1) Öğretim elemanı yetiştirilmesini planlamak, üniversitelerce önerilen öğrenci kontenjanlarını onaylamak ve üniversiteler arasında koordinasyonu sağlamak amacıyla YÖK kurulur. (2) YÖK onbir üyeden oluşur. En az dördü farklı üniversite ve yükseköğretim kurumlarında görevli profesörler arasından olmak üzere, üyelerden altısı Bakanlar Kurulu tarafından seçilir. Üyelerden beşi ise farklı üniversite ve yükseköğretim kurumlarında görevli profesörler arasından kanun tarafından belirlenen usullere göre üniversitelerce seçilir. (3) YÖK üyelerinin görev süresi üç yıldır. Kurul, kendi üyeleri arasından üç yıl için bir Başkan seçer. Aynı kişi tekrar Başkan seçilemez.

Askerî yargı
Madde 111 (1) Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler, asker kişilerin askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri askerî suçlara ait davalara bakmakla görevlidir.

Üyelerin görev süresi
Madde 113 (1) Anayasa Mahkemesi üyeleri bir defaya mahsus olmak üzere ve dokuz yıl için seçilirler. Anayasa Mahkemesi üyeleri altmışbeş yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar. (2) Anayasa Mahkemesi üyeliği, bir üyenin hâkimlik mesleğinden çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymesi halinde kendiliğinden; görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceğinin kesin olarak anlaşılması halinde ise, Anayasa Mahkemesi üye tamsayısının salt çoğunluğunun kararı ile sona erer.

Görev ve yetkileri
Madde 114 (1) Anayasa Mahkemesi kanunların ve kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımlarından Anayasaya uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından denetler. Yetki kanunları ve kanun hükmünde kararnameler üzerindeki denetim 68 inci maddenin birinci ve ikinci fıkralarına uygunlukla sınırlıdır. (2) Anayasa Mahkemesi Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya uygunluğunu öndenetim yoluyla denetler. (3) Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğu ile iki defa görüşülme şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır.

Anayasa Mahkemesi
Çalışma ve yargılama usulü
Madde 115 (1) En az onüç üye ile toplanır ve katılanların salt çoğunluğu ile karar verir. Anayasa değişikliklerinde iptale ve siyasî parti davalarında kapatmaya karar verilebilmesi için üye tamsayısının üçte iki oy çokluğu şarttır. (2) Şekil sakatlığına dayalı iptal davaları ile İçtüzüğe ilişkin öndenetim başvuruları Anayasa Mahkemesince öncelikle karara bağlanır. (3) Anayasa Mahkemesi, siyasî partilere ilişkin davalarda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından sonra ilgili siyasî partinin genel başkanının veya tayin edeceği bir vekilin savunmasını dinler. (4) Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama usulleri kanunla; mahkemenin çalışma esasları ve üyeleri arasındaki işbölümü ise kendi yapacağı içtüzükle düzenlenir.

İptal davası
Madde 116 (1) Anayasa Mahkemesinde iptal davası açma yetkisi, Cumhurbaşkanına ve TBMM üye tamsayısının en az onda biri oranındaki milletvekillerine aittir. İptal davası açmaya yetkili olanlar ile Meclis Başkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün öndenetimini isteme yetkisine sahiptir. (2) Anayasa Mahkemesinde iptal davası açma yetkisi, iptali istenen kanun veya kanun hükmünde kararnamenin Resmî Gazetede yayınlanmasından başlayarak altmış gün; şekil sakatlığına dayanan davalarda ise on gün sonra düşer. İçtüzüğün öndenetimini isteme yetkisi, öndenetime konu olan hükmün Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kabul edilmesinden başlayarak on gün sonra düşer.

İtiraz yolu
Madde 117 (1) Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya veya usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası andlaşmalara aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. (2) Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddî görmezse bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır. (3) Anayasa Mahkemesi, müracaatın kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme davayı yürürlükteki hükümlere göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar açıklanırsa, mahkeme buna uymak zorundadır. (4) Şekil sakatlığı nedeniyle Anayasaya aykırılık itiraz yoluyla ileri sürülemez.

Yüce Divan
Madde 119- (1) Yüce Divan, Yargıtay Ceza Genel Kurulu Başkanının başkanlığında, Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyeleri arasından seçilecek beş üye ile Anayasa Mahkemesinin kendi üyeleri arasından seçeceği beş üye olmak üzere onbir üyeden oluşur. (2) Yüce Divan, Cumhurbaşkanını, Meclis Başkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Genelkurmay Başkanını, kuvvet komutanlarını, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Sayıştay Başkan ve üyeleri ile Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yargılar. (3) Yüce Divanda, savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili yapar. (4) Yüce Divan kararlarına karşı Yargıtay Ceza Genel Kurulunun seçeceği Yüce Divan üyesi olarak görev yapmayan yedi Ceza Dairesi Başkanı ile Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan üyeliği yapmayan üyeleri arasından seçilen yedi üyenin katılmasıyla oluşan Kurula itiraz edilebilir. Kurula Anayasa Mahkemesi Başkanı başkanlık eder. Bu Kurulun kararları kesindir.

Yargıtay
Madde 120 (1) Adlîye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.

Danıştay
Madde 121 (1) Danıştay, idarî mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar. (2) Danıştay, Başbakan tarafından gönderilen kanun tasarıları, kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında iki ay içinde düşüncesini bildirmek, idarî uyuşmazlıkları çözmek ve kanunla gösterilen diğer işleri yapmakla da görevlidir.

Askerî Yargıtay
Madde 122 (1) Askerî mahkemelerden verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Ayrıca, asker kişilerin kanunla gösterilen belli davalarına ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.



  • ADNAN KESKİN
    ANKARA - Sivil anayasa taslağındaki temel gerekçe "otoriter ve devletçi felsefenin izlerini taşıyan 1982 anayasasının başlangıç kısmının tümüyle terk edilmesi, insan hakları, hukukun üstünlüğü demokrasi, laiklik ve çoğulculuk gibi evrensel değerlere vurgu yapılması, Atatürk'ün çağdaş uygarlık hedefine bağlılık" olarak açıklandı. Taslakta temel hak ve özgürlüklerin alanları genişletildi. Gerekçede laiklik ilkesine temel değer olarak yer verilmekle birlikte, cumhuriyetin en temel niteliğinin hukuk devleti olduğu vurgusu yapıldı.
    ATATÜRK VE LAİKLİK: Sivil anayasa taslağında toplumun bugüne kadar yoğun olarak tartışığı tüm anayasa maddeleri yeniden düzenlendi. Atatürk milliyetçiliğinin etnik köken çağrışımı yapan Türk milliyetçiliği kavramına göre daha kuşatıcı olduğu tespitine yer verilen taslakta, mevcut anayasanın 2. maddesindeki laiklik tanımından 'ne anlaşılması' gerektiği, anlatılırken 1982 anayasasının, bu konudaki gerekçesi de madde metnine ilave edilerek laiklik ilkesinin zayıflatıldığı eleştirileri karşılandı.
    TÜRKÇE SADECE RESMİ DİL: Anayasanın değiştirelemez maddeleri arasında yer alan 3. maddedeki Türkiye devletinin 'dili Türkçedir.' ibaresi yerine 'resmi dili Türkçedir' ibaresi önerildi.
    KÜRT SORUNA AÇILIM: Sivil anayasa taslağında Kürt sorununa açılım sağlayabilecek, gerekçelere de yer verildi. Mevcut anayasanın 3. maddesindeki 'Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür' şeklindeki ifadesinden vazgeçildi. Bunun yerine 'çeşitlilikte birlik' yaklaşımı önerildi. Üniter devlet yapısını hedef almadıkça her türlü siyasi düşünceye özgürlük tanınması gerektiğine yer verilen gerekçenin ilgili bölümü şöyle:
    "Bölünmez bütünlüğü düzenleyen birinci fıkra hükmü, Osmanlı Devletinin son dönemlerinden itibaren yaşanan siyasî gelişmelere doğal bir tepki olarak şekillenmiştir. 1876 Kanunu Esasîsinin ilk maddesi şu şekildeydi: "Devleti Osmaniye memalik ve kıtaatı hazırayı ve eyalatı mümtâzeyi muhtevi ve yekvücud olmakla hiç bir zamanda hiç bir sebeple tefrik kabul etmez." Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü ifade eden bu hüküm, Cumhuriyet döneminde ulus-devletin inşasıyla birlikte milletin bütünlüğünü de içine alacak şekilde genişletilmiştir. Ancak, bölünmez bütünlük ilkesinin anayasal boyut kazanması 1961 Anayasasının "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür" hükmüne yer veren 3'üncü maddesiyle başlamıştır.
    Benzer hükümler, bazı Avrupa ülkelerinin anayasalarında da bulunmaktadır. Örneğin Fransız Anayasasının 1 inci maddesine göre, "Fransa bölünmez, lâik, demokratik ve sosyal Cumhuriyet"tir. Aynı Anayasanın 5 inci maddesi, Fransa Başkanının görevlerinden birinin "toprak bütünlüğü"nü korumak olduğunu belirtmektedir. Aynı şekilde, İspanya Anayasasının 2'nci maddesi, İspanyolların ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün anayasanın temelini teşkil ettiğini vurgulamaktadır. "Anayasa, İspanyol Milletinin çözülmez birliği, bütün İspanyolların ortak ve bölünmez vatanı üzerine inşa edilmiştir; onu meydana getiren milliyetlerin ve bölgelerin özerklik hakkını ve aralarındaki dayanışmayı tanır ve güvence altına alır." Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesinde "toprak bütünlüğü" ifade hürriyetini sınırlama sebepleri arasında sayılmıştır.
    Bölünmez bütünlük ilkesinin, Anayasanın özellikle 2'nci ve 10 uncu maddelerinde korunan temel ilke ve değerlerle bütünlük içinde yorumlanması gerekmektedir. Bu anlamda, bölünmez bütünlük ilkesi, ülkenin tarihsel ve sosyolojik gerçekliğinden kaynaklanan farklılıkları dışlama ya da bastırmanın gerekçesi olarak kullanılmamalıdır.
    Bilhassa "milletin bütünlüğü" kavramı, farklı sosyo-kültürel ve siyasî özelliklere sahip kişi ve grupların birliği ve bir arada yaşama iradesi olarak anlaşılmalıdır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği anayasal düzeninin temel felsefesini belirleyen "çeşitlilikte birlik" anlayışı, bu maddenin yorumlanmasında yol gösterici olabilir. Şiddet ve baskıyı araçsallaştırarak ülkenin üniter yapısını bozmaya yönelmedikçe, her türlü siyasî görüş, program ve düşüncenin "çeşitlilikte birlik" çerçevesinde ifade edilebileceği açıktır. Bu durum, demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan siyasî çoğulculuğun doğal sonucudur."
    OTORİTER DEVLETE HAYIR: Mevcut anayasanın devletin temel amaç ve görevleri başlıklı 5. maddesi "bireyi değil devleti esas alan otoriter ruhu yansıttığı" gerekçesi ile değiştirildi. Bunun yerine önerilen düzenleme şöyle gerekçelendirildi: "Oysa anayasal düzene hürriyetçi ve demokratik bir içerik kazandırmak için, devletin temel amacının bireyi ve onun haklarını korumak olduğu özellikle vurgulanmalıdır. Çağdaş demokratik anayasaların ve milletlerarası insan hakları belgelerinin de yer verdiği "insan haysiyeti", bireyin doğuştan insan olma sıfatıyla birtakım hak ve hürriyetlere sahip olmasının temelinde yatan bir değerdir. İnsanların bir araya gelerek oluşturdukları siyasal bir örgüt olan devletin aslî görevi, bu temel değeri ve ona yaslanan bireysel hak ve hürriyetleri korumaktır.
    Diğer yandan, devletin varlık nedenlerinden biri de bireylerin tek başına sağlayamayacakları güvenlik ve huzuru sağlamaktır. Güvenlik, huzur ve refahın sağlanması, bireyin temel hak ve hürriyetlerinin güvenceye alınacağı bir ortamın oluşturulması için ön şarttır. Anayasanın birey odaklı siyasî felsefesini de yansıtan bu madde, devlete hem temel hak ve hürriyetleri ihlâl etmeme anlamında negatif, hem de bunların kullanılmasını zorlaştıran engelleri kaldırma ve insanî gelişimin şartlarını hazırlama anlamında pozitif yükümlülük yüklemektedir."
    EGEMENLİKTE NETLİK: Tasarıda, egemenlikle ilgili mevcut anayasanın 6.maddesine açıklık getirilirken, bu hakkın 'yetkili organlar' gibi belirsiz güçlerce değil sadece yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanılabileceğini düzenlendi. Egemenlik hakkına tek sınırlama ise taraf olunan, milletler arası anlaşmalar olarak gösterildi.
    14. MADDE BÖYLE AŞILDI: Anayasanın temel hak ve hürriyetleri, kötüye kullanma yasağını düzenleyen ve laiklikle ilgili temel maddelerden kabul edilen 14. maddesinde de değişikliğe gidildi. "Devletin ülkesi ile milletiyle bütünlüğünü bozmayı ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan, faaliyetler" madde metninden çıkarıldı. Yani bu gerekçelerle temel hak ve özgürlüklerin sınırlanamayacağı taslaktaki ilk öneri olarak yer aldı. Taslakta bir diğer öneri ise bu hükmün, korunabileceği kabul edildi. Yalnız bu öneride de "faaliyetler" ibaresi yerine, eylemler ibaresi tercih edildi.
    ZORUNLU DİN DERSİNE ELVEDA: Mevcut anayasanın laiklikle ilgili en çok tartışılan maddesi olan "din ve vicdan özgürlüğü" başlıklı 24. Maddesi de alternatifli olarak ve köklü değişikliklere tabi tutuldu. Önerilerde din ve ahlak öğretimi zorunlu olmkatan çıkarılırken, devlete de çocukların eğitim alanında ebeveynin dini ve felsefi inançlarını dikkate alma yükümlülüğü getirildi. Maddedeki siyasi amaçlı din istismarı yasağı da keyfi uygulamalara açık olduğu gerekçesiyle kaldırıldı. 24.Maddedeki değişiklik önerileri taslakta şöyle gerekçelendirildi: "Din hürriyeti, inanç ve ibadet hürriyetinden oluşur. İnanç hürriyetinin muhtevasında ise, birincisi, herkesin dilediği inanç ve kanaate sahip olabilmesi şeklinde olumlu, ikincisi de, dilerse hiçbir inanca sahip olmama şeklinde olumsuz, birbirinden farklı ve birbirini tamamlayan iki yön bulunmaktadır. İnanç hürriyeti sadece bireylere herhangi bir dine inanma hürriyetini tanımakla kalmaz, onlara inançlarının içeriğini ve niteliğini tamamen kendi kanaatlerine göre belirleme ve dilediği takdirde bunları değiştirebilme hakkını da verir. Devletin din kurallarının anlam ve içeriklerinin belirlenmesi ve yorumlanması konusunda hiçbir müdahalesi söz konusu olamaz. İbadet hürriyetine gelince, bu da kişinin inandığı dinin gerektirdiği bütün ibadetleri, âyin ve törenleri serbestçe yapabilmesi ve başkaları üzerinde cebir ve şiddet kullanmamak, genel ahlâka ve kamu düzenine aykırılık oluşturmamak şartıyla inancına göre yaşayabilmesini ifade eder.
    Bu düşünceler temelinde, din hürriyeti ile ilgili olarak 1982 Anayasasının 24'üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "14'üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir" hükmüne, gereksiz bir tekrar olduğu için yer verilmemiştir. 14'üncü maddede düzenlenen kötüye kullanma yasağı, tüm hakları kapsayan genel bir hüküm olduğu için, temel hak ve hürriyetleri düzenleyen maddelerde ayrıca belirtilmesine gerek yoktur. Kaldı ki, bu maddenin son fıkrası din hürriyeti için özel bir kötüye kullanma yasağı da içermektedir.
    Bu maddenin ikinci fıkrası din hürriyetinin mutlak, üçüncü fıkrası ise sınırlı boyutunu ifade etmektedir. "İbadet, dinî âyin ve törenler", Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde bu hak için öngörülen sınırlamalara tâbi kılınmıştır.
    Maddede yer verilen en önemli hükümlerden biri, Devlete çocukların eğitimi alanında ebeveynin dinî ve felsefî inançlarını dikkate alma yükümlülüğü getiren düzenlemedir. Bu hüküm, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ek 1 Nolu Protokolün 2 nci maddesine paralel olarak düzenlenmiştir.

    Alternatif 1
    Dördüncü fıkrada din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasından çıkarılarak, 1961 Anayasasında olduğu gibi din eğitimi ve öğretimi isteğe bırakılmıştır. Ancak, 1961 Anayasasından farklı olarak, devlete kişilerin ya da küçüklerin kanunî temsilcilerinin din eğitimi ve öğretimi konusundaki taleplerinin gereğini yerine getirme yükümlülüğü yüklenmiştir. Bu düzenleme, bir yandan 1982 Anayasasının 24 üncü maddesinde yer alan zorunluluğu ortadan kaldırması, diğer yandan da sadece bu eğitimden yararlanmak isteyenlerin talepte bulunmalarını gerektirmesi sebebiyle hem lâik düşünceyle, hem de hürriyetçi bir zihniyetle bağdaşmaktadır.

    Alternatif 2
    Dördüncü fıkrada, din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretiminin, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında bulunmasına yönelik düzenleme korunmakla birlikte, isteyenlerin bu derslerden muaf tutulacakları belirtilmiştir. Bu şekliyle, fıkra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle de uyumlu hâle getirilmiştir. Zira Strasbourg organları, muaf tutulma yollarının açık olması ve derslerde "Devletin, ebeveynin dinî ve felsefî inançlarına saygı gösterilmediği değerlendirmesine fırsat verecek şekilde bir aşılama (endoktrinasyon) amacı gütmemesi" durumunda zorunlu din dersleri uygulamasını Sözleşmeye aykırı bulmamaktadırlar.
    Maddenin son fıkrasındaki istismar yasağı yeniden düzenlenerek, bu hürriyetin demokratik ve lâik anayasal düzeni dinî esaslara dayandırmaya yönelik eylemler şeklinde kullanılması yasaklanmıştır. Böylece, neyin "siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama" sayılayacağı gibi son derece belirsiz ve kişiye göre değişen ve uygulamada keyfîliğe yol açabilecek bir sınırlama sebebi kaldırılmıştır"
    PARTİ KAPATMAK ZOR: Taslakta siyasi partilerin kapatılmalarını zorlaştıran düzenlemelerde yer verilirken, parti program ve tüzüğünün bölünmez bütünlüğe ve laikliğe aykırı olması halinde, Anayasa Mahkemesine doğrudan dava açmak yerine, öncelikle partilere ihtar verilmesi esası getirildi. Böylece partilerin "odak" olmasının şartları dolayısıyla kapatılma şartları ağırlaştırılmış oldu. Partilerin kapatılmasına neden olan mensuplar için öngörülen yaptırımlarda, hafifletildi. Partilerin mali denetimi de Anayasa Mahkemesi'nde alınarak Sayıştay'a verildi.
    LİSE MEZUNU CUMHURBAŞKANI: Cumhurbaşkanı 5'er yıllık ancak azami 2 dönem için ve halk tarafından seçilmesi yöntemi getiren taslakta, cumhurbaşkanı seçilmek için yüksek öğrenim şartı kaldırıldı. Aynı alternatif öneride cumhurbaşkanı adayların yirmi milletvekilinden başka ikiyüzbin seçmen tarafından da gösterilmesi benimsendi.
    MGK'YA YENİ DÜZEN, JANDARMA YOK: İstişari bir organ olmaktan çıkarılan MGK ile ilgili kapsamlı değişiklik önerileri taslağa girdi. Taslakta MGK'nın, Başbakanın başkanlığında toplanması önerilirken, Jandarma Genel Komutanı'nın kurul üyeliğini son verilmesi öneriside alternatif olarak yer aldı. Üçüncü alternatifte ise MGK'nın yapısının görev ve işleyişine dair hususların kanunlar düzenlenmesi, böylece kısmen anayasa dışına çıkarılması önerildi.
    GENELKURMAY BAŞKANINA YÜCE DİVAN: Anayasa Mahkemesi ve Yüce Divan'ın oluşumu ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu yapısı tümden değiştirilirken, ilk kez Yüce Divan'da yargılanacaklar arasına TBMM Başkanı, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları eklendi.
    DEVRİM KANUNLARINA KORUMA SÜRÜYOR: Sivil anayasada rejim tartışmaları açısından çok önemli görülen ve bugüne kadar ihlal edildiği savunulan ve üzerinde tartışılan ve aralarında Tevhid-i Tedrisat kanunun da bulunduğu "İnkılap Kanunlarının", korunması başlıklı 174. Maddesindeki düzenleme aynen korunuyor.
    DARBECİLERE YARGI: 1982 Anayasasının 12 Eylül darbesini gerçekleştiren komutanların o dönem ki karar ve işlemlerinde sorumlu tutulamayacakları ve yargılanamayacaklarının düzenleyen geçici 15. Madde değil tüm geçici maddeler de kaldırıldı.
    ZORUNLU ASKERLİĞE DEVAM: Temel olarak devlet otoritesi yerine insan hak ve özgürlükleri hukuk devletini eksen aldığı gerekçeleriyle hazırlanan ve "Sivil Anayasa" olarak sunulan taslakta bu adlandırmaya tezat oluşturacak düzenlemeler de yer alıyor. Bunlar arasında en dikkat çeken düzenleme ise "zorunlu askerlik" maddesi. Mevcut anayasanın 72. maddesi "vatan hizmeti" başlığını taşıyor ve "vatan hizmeti, her Türk'ün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getireleceği ve getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir" hükmünü içeriyor. Dolayısıyla cumhuriyet tarihi boyunca, bugün de askerlik hizmeti, zorunlu bir hizmet olarak kabul ediliyor. Yalnız insan hakları gelişimine paralel olarak hem dünyada hem Türkiye'de zorunlu askerlik uygulamasının bir hak ihlali olduğu yolunda güçlü görüşler bulunuyor. Demokratikleşme çabalarında zorunlu askerlik hizmetine son verilmesi hedefler arasında sayılıyordu.
    Ancak sivil anayasa taslağında bu yöndeki taleplere sıcak yaklaşılmadı. Ve zorunlu askerlik düzenlemesi korundu.
    GENELKURMAY BAKANLIĞA BAĞLANMADI: Aynı şekilde askerin siyaset üzerindeki etkisini azaltmak için Genelkurmay Başkanlığı'nın Milli Savunma Bakanlığı'na bağlanması önerisi de taslakta yer almayan düzenlemelerden biri oldu.
    YENİ GEÇİCİ MADDELER: Mevcut anayasadaki tümü geçici maddeler kaldırılmakla birlikte yeni bazı geçici maddeler de yer veriliyor. Bunlar arasında bundan sonraki ilk milletvekili ve yerel seçimlerin ne zaman yapılacağına ilişkin madde ile üye yapıları ve görevleri yeniden düzenlenen Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay,YÖK, HSYK üyelerinin hangi sürede görevde kalacaklarına ilişkin düzenlemelerde geçici maddeler arasında yer alıyor.

    Yeni haklar
    Sivil anayasa taslağında ilk kez bazı temel haklarda anayasayla düzenlendi. Bunların arasında Bilgi Edinme Hakkı, ilk kez dilekçe ve başvuru hakkını yanına anayasal bir hak olarak eklendi.
    KİŞİSEL BİLGİLERE SAYGI: Mevcut anayasada özel hayatın gizliliği ve bunun korunması, 20. madde düzenleniyordu. Ancak taslakta bu konuda "Kişisel bilgilerin korunması" başlığıyla ve bağımsız bir hak olarak şöyle düzenlendi:"Madde 20- (1) Herkes, kendisiyle ilgili kişisel bilgi ve verilerin korunması hakkına sahiptir. (2) Bu bilgiler, ancak kişinin açık rızasına veya kanunla öngörülen meşru bir sebebe dayalı olarak kullanılabilir. Herkes, kendisi hakkında toplanmış olan veya kayıtlarda yer alan bilgilere erişme, bunlarda düzeltme yaptırma ve bu bilgilerin amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenme hakkına sahiptir"
    ÇOCUK HAKLARI: Taslakta ilk kez bağımsız olarak yer verilen haklardan birisi de çocuklarla ilgili: "Madde 44- (1) Her çocuk, kendi iyiliği için gereken himaye ve bakımdan yararlanma hakkına sahiptir. Çocuklar görüşlerini serbestçe açıklayabilir ve bu görüşleri kendilerini ilgilendiren konularda, yaşlarına ve olgunluklarına göre dikkate alınır. (2) Kamu veya özel kurum ve kuruluşlarca çocuklarla ilgili olarak yapılan eylem ve işlemlerde, çocuğun azamî iyiliği gözetilir. (3) Her çocuk, kendi menfaatine açıkça ters düşmedikçe, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir"
    YAŞAMA HAKKI: Anayasada ilk kez bağımsız olarak düzenlenen haklar arasında yaşama hakkı da şöyle düzenlendi, ve OHAL ve Sıkıyönetim dönemlerinde emirle adam öldürme yetkisine son verildi: "Madde 15 (1) Herkes yaşama hakkına sahiptir. (2) Meşru müdafaa, yakalama veya tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, ayaklanma veya isyanın bastırılması hallerinde silâh kullanmanın kanunen zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır"
    İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE YASAĞI: Mevcut anayasada kimseye işkence ve eziyet edilemeyeceği 17.madde de ancak, sadece bir fıkra olarak düzenlenirken, bu yasak taslakta ilk kez bir bağımsız madde olarak ve şöyle düzenlendi: "Madde 16- (1) Kimseye işkence ve kötü muamele yapılamaz. Kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz. (2) Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; kimse rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz"
    MASUMİYET: Anayasada basın özgürlüğü ile ilgili düzenleme içine, soruşturma aşamasında içinde kimliklerin açıklanarak haksız yere mağdur edilmelerini önlemek amacıyla "masumiyet karinesinin ihlaline yönelik yayın yapılamaz" hükmü ilk kez eklendi.



    Çevreye ayrı bölüm ve çocuk hakları geldi
    ANKARA - 'Sivil anayasa' taslağı metni hazırlayan Bilim Kurulu ile AKP Anayasa Komisyonu'nun ortak toplantısı öncesinde basına sızdı.
    'Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi' olarak adlandırılan taslağın girişinde çalışmanın 8 Haziran 2007 günü Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Prof. Dr. Ergun Özbudun'dan talebi üzerine hazırlandığı belirtiliyor. Girişte ayrıca taslakla ilgili 2 Ağustos 2007 günü Erdoğan'a sunuşu yapıldığı ve metnin 29 Ağustos 2007'de AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'a teslim edildiği kaydediliyor.

    Romen rakamları yok
    Taslak yürülükteki Anayasa'dan sadece içerik açısından değil, biçimsel açıdan da büyük farklılıklar gösteriyor. Taslağın son bölümünde bu değişiklikler şöyle anlatılıyor:

  • 1982 Anayasası'ndaki romen rakamlarının neden olduğu karmaşıklığın ortadan kaldırılması için 'KISIM', 'BÖLÜM' ve 'ALT BÖLÜM' gibi başlıklar kullanıldı.
  • Atıflardaki muğlaklığı kaldırmak için maddelerin fıkra ve bentleri numaralandırıldı. Bu sayede Avrupa ülkelerinde uygulanmakta olan sistemle uyum sağlandı.
  • Hak ve hürriyetler; 'kişinin hakları ve hürriyetleri', 'siyasî haklar ve ödevler' ve 'sosyal ve ekonomik haklar' şeklinde ayrıldı.

    Çevreye ayrı bölüm
  • Çevre ve doğal kaynaklar konusu 'Çevrenin Korunması ve Milli Servetlere İlişkin Hükümler' şeklinde özel bir kısım olarak düzenlendi.

    'Ödevler' çıkarıldı
  • Otoriter ve devletçi felsefenin izlerini taşıyan 1982 Anayasası'nın 'Başlangıç' kısmı tümüyle kalktı.
  • 'Dili Türkçedir' ifadesinin başına 'Resmi' ifadesi getirildi.
  • Yargı yetkisi ve görevinden söz edildi. Bu konuda 'bağımsızlık' ve 'tarafsızlık' prensibine yer verildi.
  • Temel hakların korunmasının 'kural', sınırlanmasının 'istisna' olduğunu göstermek için 'ödevler' kelimesi çıkarıldı, 'temel hak ve hürriyetlerin kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiği' hükmüne yer verilmedi.
  • Temel hak ve hürriyetleri kötüye kullanma yasağının, ifade özgürlüğünü keyfi şekilde sınırlandırmasın diye 'faaliyetler' ibaresi yerine 'eylemler' ibaresi konuldu.
  • 'Kişisel bilgilerin korunması hakkı' ilk kez anayasaya girdi.
  • Haberleşme hürriyetini sınırlamada 'İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir' hükmü çıkarıldı.
  • 1982 Anayasasının 24. maddesinin son fıkrasında 'din ve vicdan hürriyeti' için öngörülen özel 'kötüye kullanma' (din istismarı) yasağı, sübjektif ve keyfi değerlendirmelere açık unsurlardan arındırıldı.

    İfadeye BM kriteri
  • Birleşmiş Milletler ikiz sözleşmelerindeki 'savaş kışkırtıcılığının engellenmesi, ayrımcılık, düşmanlık veya kin ve nefret savunuculuğunun önlenmesi' sebepleri, ifade hürriyetinin sınırları arasında sayıldı.
  • Basın özgürlüğü için 'Tedbir yoluyla dağıtımın önlenmesi' usulüne son verildi. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında kişilerin kimlikleri açıklanmasın diye 'masumiyet karinesinin ihlaline yönelik yayın yapılamaz' hükmü getirildi.
  • Adil yargılanma hakkı anayasal hak oldu. Hak arama hürriyeti çerçevesinde 'kanuni hâkim' ilkesi yerine, 'tabii hâkim' ilkesi geldi.
  • 'Türk vatandaşlığı' kenar başlığı 'vatandaşlık' olarak değiştirildi. 'Türk devleti' yerine, Türkiye Cumhuriyeti'ni ifade etmek üzere 'Devlet' kelimesi tercih edildi. 'Türk devleti' ifadesi yerine, 'Türkiye Cumhuriyeti' ifadesi benimsendi. 'Türk' kelimesinin etnik bir kümeye referans içermediğine açıklık kazandırmak amacıyla, 1924 Anayasası'nın formülasyonuyla, 'Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese, din ve ırk farkı gözetilmeksizin Türk denir' tanımına yer verildi.
  • Yüksek öğretim elemanlarına siyaset serbestisi genişletildi.

    Parti kapatmak zor
  • Partilerin kapatılması zorlaştırıldı. Partilerin 'odak' olmasının şartları ağırlaştırıldı. Anayasa Mahkemesinin parti kapatabilmesi üye tamsayısının üçte ikisinin oyuna bağlandı. Partilerin mali denetimi, Anayasa Mahkemesi yerine Sayıştaya bırakıldı.
  • Bilgi edinme, anayasal hak.
  • Çocuk hakları, ilk kez anayasal güvenceye kavuşturuldu.
  • Eğitim ve öğrenim hakkı konusunda 61 anayasında bulunmayan ancak 1982'de konulan kısıtlayıcı unsurlar çıkarıldı. Kılık-kıyafet 'bireysel hayat tarzının bir ifadesi' olarak nitelendirilerek eğitim hakkından yararlanmaya engel olamayacağı kayıt altına alındı.
  • TBMM ve yerel seçimleri dört yıla indirildi.
  • Milletvekili andındaki 'toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden' ibaresi madde metninden çıkarıldı. 'İnsan hakları', milletvekillerinin üzerine and içecekleri değerler arasında sayıldı.
  • Suçüstü hali ile zimmet, ihtilas ve irtikap gibi yüz kızartıcı suçlar dokunulmazlık kapsamı dışında bırakıldı. Milletvekillerinin dokunulmazlıktan feragat edebilmelerine imkân sağlandı. Dokunulmazlığı kaldırılan veya dokunulmazlıktan feragat eden milletvekillerinin yargılanmalarının tutuksuz ve yasama çalışmaları engellenmeyecek şekilde yürütüleceği hükme bağlandı. Vekiller hakkındaki ceza davalarının Yargıtayda görüleceği belirtildi.

    Köşkün yetkisi Meclis'e
  • Cumhurbaşkanınca TBMM'ye tekrar görüşülmek üzere geri gönderilen kanunun Meclis tarafından aynen kabul edilirse kanunun Cumhurbaşkanınca üç gün içinde yayınlanması esası kabul edildi. TBMM Başkanı'na Cumhurbaşkanının onbeş gün içinde geri göndermediği veya yayınlamadığı kanunları yayınlama hakkı verildi.
  • Başkomutan'ın TBMM kapalıykan TSK'nın kullanılmasına karar vermesi Başbakanın teklifi şartına bağlandı.
  • TBMM'nin toplantı yeter sayısı, her tür toplantı için üye tamsayısının üçte biri (184) olarak belirlendi.
  • Gensoru oylamalarında Bakanlar Kurulunun düşürülmesi konusunda 'yapıcı güvensizlik' ilkesi getirildi. Bakanlar Kurulunun düşürülmesi, TBMM'nin üye tamsayısının salt çoğunluğuyla yeni bir Başbakan adayı seçmesi şartına bağlandı.

    Cumhurbaşkanına zırh
  • Cumhurbaşkanının Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları, bir daha görüşülmek üzere TBMM'ye geri gönderme yetkisi kaldırıldı.
  • Cumhurbaşkanının yetkileri, parlamenter rejim ilkeleri, yetki ve sorumluluğun paralelliği kuralı ve 1961 Anayasasınca benimsenen sistem esas alınarak düzenlendi.
  • Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler yargı denetimine açıldı ve Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı yasama dokunulmazlığı hükümlerine tâbi olacağı hükme bağlandı.
  • Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanlarının seçim öncesinde çekilmesine ve yerlerine bağımsız kişilerin atanmasına dair hüküm kaldırıldı.
  • Bakanlar Kurulunun tüzük çıkarma yetkisi kaldırıldı.

    MGK'da jandarma yok
  • Milli Güvenlik Kurulunun Başbakanın başkanlığında toplanması, Jandarma Genel Komutanının Kurul üyeliğinden çıkarılması ve Kurul gündeminin Başbakan tarafından belirlenmesi kabul edildi.
  • 1982 Anayasasında yargı denetimi dışında tutulan Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler, Yüksek Askeri Şura ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yolu açık bırakıldı.
  • İstisnasız, bütün kamu görevlileri hakkında verilen disiplin kararları yargı denetimine açık tutuldu.
  • Rektörlerin doğrudan doğruya öğretim üyelerince seçilmesi esası benimsendi. YÖK'ün yetkisi koordinasyon ve planlama ile sınırlandı. Üyelerinin seçimi ve görev süreleri yeniden düzenlendi.
  • Adalet Bakanının HSYK başkanı ve üyesi olmasına son verildi. Kurulun seçimle gelen onaltı üyesinden beşinin TBMM tarafından beşinin Yargıtay ve Danıştay genel kurullarınca ve altısının da birinci dereceye ayrılmış adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarınca seçilmesi esası benimsendi. Üyeleri 4 yıl görev yapabilecek olan Kurul kararları yargı denetimine açıldı.

    Sivile askeri yargı yok
  • Sivillerin Askeri mahkemelerde yargılanmasının önüne geçildi.
  • Anayasa Mahkemesi 8'i TBMM, 4'ü Yargıtay, 4'ü Danıştay ve biri de Sayıştay tarafından seçilecek 17 üyeden oluşacak. Üyelik süresi dokuz yılla sınırlandırıldı. İptal davası açma yetkisi, sadece Cumhurbaşkanına ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda biri oranındaki milletvekillerine tanındı.
  • Yüce Divan, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'dan seçilecek üyelerden oluşan mahkeme olarak yeniden düzenlendi.
  • Yargıtay ve Danıştay üyeliği dokuz yılla sınırlandırıldı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile Başsavcıvekilini seçme yetkisi Cumhurbaşkanından alınarak Yargıtay üyelerine bırakıldı.
  • Askeri Yargıtay üyelerinin Cumhurbaşkanınca seçilmesi esası terk edildi. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kaldırıldı.
  • Sayıştay, yüksek mahkeme olarak kabul edildi. Kamu kaynağı kullanan tüm kurumlar Sayıştay denetimine tabi oldu.
  • Yaşar Kemal 'doğa' için yazdı

    13/9/2007 · Kategori: Makale

    Yaşar Kemal 'doğa' için yazdı

    Yaşar Kemal 'doğa' için yazdı
    Bütün yüreğimle inanıyorum ki doğayı yok etmek suçların en büyüğüdür

    10/09/2007 (2666 kişi okudu)

    YAŞAR KEMAL (Arşivi)

    Sevgili dostlarım,
    Benim adıma bir parkorman kurdunuz. Ne yazık ki aranızda değilim. Böyle bir günde birlikte olmak beni çok sevindirirdi.
    Uzun zamandır çalıştığım kitabımı daha bitiremedim. Türkiye'den, dışarıdan çağrılar alıyorum ve kimseye olumlu cevap veremiyorum. Ailemin memleketi Van'a, benim doğduğum Adana'ya bile gidemedim. Gazeteciliğe Doğu Anadolu'da başladım. İlk yazılarımı Diyarbakır ve Van üstüne yazdım. Birkaç kez çağırmalarına karşın yazık ki oralara da gidemedim. İnşallah bir gün sizlere gelebilirim.
    Benim adıma bir parkorman kurmanız beni özellikle sevindirdi. Çünkü hemen hemen tüm yazarlık ömrüm doğa ile, orman ile geçti. Bugünlerde ormanlarımızın, doğamızın durumu çok kötü. Batıda yanan ormanları duyuyoruz da doğuda yanan ormanlar üstüne derin bir sessizlik var. Sanki bu topraklar bizim topraklarımız değil... Kim ne yaparsa yapsın, kim ormanları sebepsiz yere yakarsa yaksın bu bir vatan hainliği suçudur. Benim sözlerim ağır sözlerdir. Bütün aklımla yüreğimle inanıyorum ki ormanı, doğayı yok etmek suçların en büyüğüdür. Hiçbir şekilde bağışlanamaz.
    Erozyon dedikleri toprak aşınması var. Bu toprağın ölümüdür. Bu ölümün karşısına yalnız ağaç çıkabilir, yani orman. Bu doğası tükenmekte olan dünyamızda doğayı kurtarmak için elimizden her geleni yapmalıyız. Şunu çok iyi bilmeliyiz, doğanın yok olduğu gün insanlık da yok olacaktır. İnsansız bir dünyayı düşünebiliyor musunuz?
    Biliyorum koşullarınız çok kötü. Sizden herhangi bir şey istemek bana ağır geliyor. Ama ben bunu sizden toprağın selameti için isteyeceğim: Elinize ne zaman bir ağaç fidanı geçerse onu toprağa dikin. Herkese toprağa fidan dikmesini söyleyin. Halkımız ağacın kutsallığına inanır. Ülkemizin birçok yerinde ulu ağaçlara dilek çaputları bağlanır. Bence ağaca saygıdır bu. Her şeyi unuttuğumuz gibi bunu da unutacağız.
    Dünyamıza iyi bakmadığımızdan işte bu hallere düştük. Yakında böyle giderse susuzluktan öleceğiz. İnsanlar böyle olmasaydı, ormanları yakmasalardı, ağaçları kesmeselerdi bu dünya böyle olmazdı.
    Ormanları kesmeyip de ne yapacaklardı diyeceksiniz. Ormanlar insanlara gerektiği kadar kuru ağaç hazırlamıştır. Ormanlardaki yeşil ağaçlar, değil bizim dünyamıza, dünyamız gibi bir dünyaya daha yeterdi. Daha iyi yönetilseydi bu dünya, mutsuz tek insan kalmazdı.
    Dünya kötü yaratılmış değil. Nimetleri birkaç dünyaya yetecek kadar var. Örneğin kimi yalanlarla karşı karşıyayız. Diyorlar ki insanlığın başına bu belaları teknoloji getirdi. Doğru, bu belalarda teknolojinin büyük payı var. Ama teknoloji kimlerin elinde? Teknoloji büyük insanlığın elinde olsa doğamıza böyle kıyabilir miydik? Bu karanlık içinde elbette doğa da kendisini yeniden yaratabiliyor. Doğanın bize umut verecek bu yanı da var.
    Bu çağda bile, insanlığın en büyük onursuzluğu olan savaşlar sürdürülüyor. Her şeye karşın günler geçtikçe savaş karşıtları çoğalıyor. Savaşsız dünya o kadar uzakta değil. İnsanlık uygarlaştıkça, savaşseverler de azalıyor, o kan köpürenler bile kendine geliyor. Ama doğamızı yok edenlere dur diyenlerin sesi hâlâ duyulamıyor.
    Toprağın insanı diye bir insan soyu vardır. Sizler toprağın insanlarısınız. Sizden her güzel şeyi isteyebilirim. Toprağın, doğanın insanları elbette doğayı ve toprağı daha iyi biliyorlar. İnsanoğlu doğayla toprağı yaşadıkça doğayı toprağı daha iyi anlıyor. Benim adıma bir parkorman kurmanızın herhalde bir sebebi vardır. Kitaplarımda doğayı yazdım. İnsanları ne kadar savunduysam doğayı da o kadar savundum. Türkiye büyük tehlikede. Erozyon dedikleri toprak aşınması Türkiyede yüzde 90. Felaketi anlıyor muyuz... Ne su ne de toprak...
    Batmalılar, kardeşlerim, sağ olasınız. Bana şimdiye kadar adığım, bundan sonra da alacağım en değerli ödülü verdiniz, bir parkorman ödülü, sağ olunuz.
    Yaşar Kemal'in 8 Eylül Cumartesi günü Batman Çamlıtepe'de açılan Yaşar Kemal Ormanı için gönderdiği mesaj.

    Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin

    21/7/2007 · Kategori: Haber

    Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin

    22 Temmuz’da seçmenler, nerede ve hangi sandıkta oy kullanabileceklerini Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesi www.ysk.gov.tr’den öğrenebilecekler.
    NTV-MSNBC

    Güncelleme: 18:43 TSİ 11 Mayıs 2007 Cuma

    İSTANBUL - Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesindeki hazırlıklar tamamlandığında seçmenler siteye girerek nerede oy kullanılabileceği bilgisine ulaşabilecek.

     

    Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesi www.ysk.gov.tr’ye girilerek ‘nerede oy kullanacağım’ bölümü tıklandığında;

    * T.C kimlik no ile sorgulama
    * Seçmen no ile sorgulama
    * Kimlik no ile bilgileri sorgulama

    başlıklarına ilgili bilgiler girilerek, hangi sandıkta ve nerede oy kullanılabileceği öğrenilebilecek. Şu anda yalnızca seçmen numarası ve ikametgah bilgilerine ulaşılabiliyor. Hazırlıklar tamamlandığında siteye girerek nerede oy kullanılabileceği öğrenilebilecek.

    Oy atacağınız yeri öğrenmek için tıklayın

    YSK’nın resmi sitesini incelemek için tıklayın

    Sandığa Gidin / Rıza Zelyut

    21/7/2007 · Kategori: Makale

    Sandığa Gidin / Rıza Zelyut

    Kategori: Makale

    Rıza Zelyut
    Sandığa gidin


    Sevgili okurlarım!..
    Her şey yalan bugün doğru...
    Bugünü çok iyi değerlendirin.
    Bakın: Hırsızlar koşa koşa sandığa gidiyor.
    Terörist tayfası bütün gücüyle sandığa yükleniyor.
    Ali Dibolar, sandığı ablukaya almışlar.
    İstiyorlar ki bu yolsuzluk düzeni devam etsin...
    Sömürgen-vurguncu sermaye sahipleri de sandığı asla bırakmıyor.
    Dünyanın en tatlı faiziyle kolaydan para kazanıyorlar ya...
    Hazinemizi istedikleri gibi tırtıklıyorlar ya...
    Bu yüzden borsayı hep zıplatıyorlar ya...
    Ekonomi iyi deyip sizi kandıracaklar ya...
    Kendi çocukları emeklemeye başlamadan dolar milyoneri oluyor ya...
    Bütün yamuklar sandığa gidiyor.
    Ya siz neredesiniz?
    Yoksa, 'Benim bir oyumdan ne çıkar ki...' mi diyorsunuz?
    Sizin o bir oyunuz var ya...
    Çok önemlidir; unutmayın...
    Unutmayın: Bir oy dünyaya bedeldir.
    Bir oy, iktidarı tayin eder.
    Siz gitmezseniz de öbürleri gidiyor.
    Gidip, yamuklar iktidarı belirliyor.
    Sizin de şikayet etmeye hakkınız kalmıyor.
    Haydin, sandığa gidelim.
    Sandığı haramilerden kurtaralım...

    OYUNUZ KURŞUN OLMASIN
    Hem yazıyorum hem de gazetelere bakıyorum
    2 askerimiz daha şehit olmuş.
    O anaları düşünüyorum:
    Aslan gibi çocuklarının başında yakalarını yırtıyorlar.
    Feryatları yeri göğü dolduruyor.
    Ama kim duyar onları...
    Tayyip Erdoğan'ın fotoğrafları dev gibi panolarda.
    Her yeri işgal etmiş...
    'Yola devam!' diyor...
    Yeni çocuklarımızın ölmesi için...
    Yola devam.
    Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın sözlerini yeniden duyuyorum: Terörü önlemek için Kuzey Irak'a girmeliyiz. Girersek başarılı oluruz.
    Ama dev panolardan millete bakıp 'Yola devam!' diyen kişi, karşı çıkıyor.
    'Ben girmem, oradakilere dokunmam!' diyor anlayacağınız.
    Ama oradakiler bizim çocuklarımıza dokunuyorlar.
    Her gün birini, ikisini havaya uçuruyorlar.
    Bu yüzden: Oyum, benim evladımdır.
    Onun canını cellada teslim etmem.
    Oyum kurşuna dönmesin.
    Gelip beni vurmasın.

    ZAM GELECEK
    AKP yeniden iktidar olursa, vatandaş yandı yanacak.
    Bunlar IMF'ye imza verdiler.
    Ali Babacan attı imzayı.
    Bunu da eski bakanlardan Cafer Tayyar Sadıklar açıkladı:
    Seçimlerden sonra zam yağacak...
    Doğal gaz, elektrik, su, akaryakıt, ulaşım.
    Aklınıza ne gelirse zamlanacak...
    Bundan kurtulmak için bu iktidardan kurtulacaksınız...
    Bir kutu yiyecek, beş torba kömürle sizi kandırmaya çalışana, cevap verme günü bugündür: Oyunuzun, namisiniz olduğunu gösterin...

    KADINI ORTAÇAĞA GÖTÜRENLER
    Bir de kadınlarımızın özel sorunu var.
    Bu zihniyet kadını zevk aleti gibi hayal eder, bu yüzden de eve hapseder.
    Bunlardır kadını eksik etek gören.
    Ey kadınlar...
    Ey analarımız...
    Ey bizleri doğurup büyütenler...
    Bu aşağılanmaya razı mısınız?
    Hazreti Hatice gibi, Hazreti Fatıma gibi, Selçuklu İmparatorluğu'nu yöneten Türkan Sultan gibi kadının muhteşem duruşunu onlara göstermeyecek misiniz?
    Kadınların, kadınlık haklarına sahip çıkma fırsatı gelmiştir.
    Sizi böyle ikinci sınıf varlık haline getirenler, seçmen listesinde karşınıza geliyor.
    Mührü asla bunlara vurmayın.

    KURBAĞA MISINIZ?
    Kurbağayı kaynatmanın yolunu biliyor bunlar.
    Su dolu kazanın içine bırakıp altını ağır ağır ısıtıyorlar.
    Kurbağa sıcağa alışıyor.
    Gevşiyor.
    Piştiğini, yanacağını anladığı zaman...
    Artık zıplayamıyor...
    Ve telef olup gidiyor.
    Seçmeni o hale getirmeye çalıştılar.
    Durmadan seçim anketi yayımladılar ve AKP'yi rakipsiz gösterdiler.
    Gazeteler, televizyonlar iktidar ateşiyle halkımızı iyice yumuşattılar.
    Çevremizde tuzaklar kuruldu; bekliyorlar:
    Oylar AKP'ye giderse millet telef olur.
    Fakat halkımız bugün zıplayıp bunlardan kurtulacaktır.

    OYLARI BÖLMEYİN
    Sandığa giderseniz...
    Oyunuzu dürüstlere verirseniz...
    Türkiye, Türkiye'nin altını oyanlardan kurtacaktır.
    Bunun için oyları bölmeyin...
    AKP'nin karşısında iki büyük parti var:
    Biri CHP, biri MHP...
    Hesabı soracak olan, bunlardır.
    Kendinizi hangisine yakın buluyorsanız oyunuzu ona verin.
    Verin ki Türkiye; devletiyle kavga edenlerden kurtulsun...
    Rahat nefes alsın.
    Üzülenler; teröristler olsun; vurguncular olsun, Amerika olsun; faizle para kazanan emperyalist şirketler olsun...
    Bizler de bayram yapalım.

     

    Güneş, 21.07.2007

    Erdoğan'ın Psiko-biyografisi

    16/7/2007 ·

    Erdoğan'ın psiko-biyografisi

    Cemal Dindar'dan Erdoğan'ın psiko-biyografisi: Güçlüye bi'at, güçsüze öfke.

    RECEP Tayyip Erdoğan'ı ilk kez, -hangi seçimlerdi yılını pek hatırlamıyorum ama- bir seçim otobüsünün üzerinde, Gaziosmanpaşa Pazariçi semtinde görmüştüm. Tayyip Erdoğan, o zamanlar Refah Partisi İstanbul il başkanıydı. Ve tabii ki Milli Görüşçüydü. O zamana kadar Necmettin Erbakan'm asla sözünden çıkmayan Erdoğan, daha sonra Refah Partisi'nin adayı oldu ve Türkiye'nin en büyük şehri İstanbul'un belediye başkanlığı koltuğuna oturdu. Ardından, 'Aksaçlılar' olarak adlandırılan Milli Selamet kadrolarıyla arasının bozulmasından sonra bambaşka bir Recep Tayyip Erdoğan'la karşılaştık.

    Artık, kendisinin değiştiğini söylüyor, ABD ziyaretinden sonra Avrupalı liderlerle görüşüyor, kendisine de Cüneyt Zapsu eşlik ediyordu. Fakat bu arada 28 Şubat olmuş ve siyaset yeniden şekillenmeye başlamıştı... O da 'şekil' değiştirdi. Ve sonunda başbakan oldu. Şimdi yine bir kutuplaşmanın birinci aktörü.

    Ama bu sefer Tayyip Erdoğan'ın yandaşları çok değişti. Artık Amerikan ve Avrupa yöneticileri, ülkemizde yaşayan liberaller ve hatta biraz zorlarsak sosyal demokratların bir kısmı bile Tayyip'in en büyük destekçisi durumunda...
    İşte psikiyatrist Cemal Dindar, Telos Kitabeui'nden çıkan "Bi'at ve Öflce" kitabında Recep Tayyip Erdoğan'ın kişisel öyküsünü, siyasal dönüşümlerini aile öyküsüyle birlikte bizlere sunuyor. Kendisiyle Tayyip Erdoğan'ın bu psikobiyografisini konuştuk...

    Tayyip Erdoğan'ın aile öyküsünün siyasi kişiliğine etkisi nedir?


    Kitapta temellendirdiğim temel tezlerden biri şu, Erdoğan'ın soytarihi ile siyaset yapma biçimi arasında derin bağlar var. Genel olarak batağımızda bu aile öyküsünde ana renklerden biri şiddetli baba-oğul çatışmalarıdır. Erdoğan ailesinin bilinen ilk atası Bakatoğlu Ahmet. Yaşadığı dönem 19. yüzyılın başlarıdır ve kendi oğlun-ca öldürülüyor. Ata katli, bir aile tarihi için yükü ağır ve zedeleyici olayların başında geliyor.

    Sonrasında her kuşak bu bu travmayı onarma çabasına giriyor. Her kuşakta Ahmet adını taşıyan birkaç torun var. Bir nevi katledilmiş atayı diriltme gayretidir bu durum. En son Tayyip Bey'in kızı Esra doğum yapıyor. Çocuğa verilen isim hiç de şaşırtıcı değil, Ahmet Akif. Dahası Tayyip Bey'in babasının adı da Ahmet ve Ahmet Re-is'in çocuklarını tavana asarak cezalandırma yöntemleri uyguladığı biliniyor. Oğlunu tavana asarak cezalandırmak! Acı, fakat tavana asan Ahmet Reis mi, yoksa oğlunca katledilmiş Bakatoğlu Ahmet, bir başka Ahmet'in şahsında öç mü alıyor, belli değil. Yıllar sonra, Siirt konuşması nedeniyle 4 aylık mahkûmiyet alan Tayyip Bey bunu, büyük bir ölçüsüzlükle Adnan Menderes'in idam edilmesiyle kıyaslıyor.

    Bir başka örnek, başbakana adını veren dede Tayyip'in öyküsü. Kendisi köy meydanındaki cami arazisi tartışmasında köylülerce öldürülüyor. Torun Tayyip, Belediye Başkanlığı döneminde Taksim'e ille de cami diye tutturuyor. Tüm bunların özeti, Türkiye'de toplumsal sürecin dayattığı çerçeve ile Tayyip Bey'in kişisel öyküsünün dertleri çakışıyor, denk düşüyor ve muhtar bile olamaz denilmesine rağmen kısa sürede başbakan oluyor.

    28 Şubat'ın İslami kesim üzerinde etkileri nasıl oldu? Bir de bu 28 Şubat süreci nasıl oldu da Erdoğan'ın siyasal olarak başarılı olmasının zeminini hazırladı?


    Çok açık. 28 Şubat süreci İslami çevreler için bir yanılsamayı yıktı. O zamana kadar anayol İslami siyaset için temel ideolojik kabul neydi? Devletin kendiliğinden iyiliği. Bu kabul çöktü. Büyük harfle Devlet, uzun zamandır ilk kez, öncelikli tehlike irticadır, dedi. Bunu demekle de kalmadı ideolojik ve zor aygıtlarıyla bu kadroların üzerine yürüdü. Yani, Devlet, baba ise, bu kadrolar ya babasız kaldılar ya da cezalandırıcı baba ile tanıştılar. Şaşırtıcı değil, o ana kadar 'iyi Devlet'in temsilcisi ve İslami çevreler için "siyasal baba" olan Erbakan da güçten düşürüldü. Özellikle sağ siyasette kadrolaşma lider ve ötekiler, lider ve bi'at edenler şeklindedir. Güçten düşürülmüşe bi'at etmeye devam etmekse, bu ilişkinin doğasına aykırı. Yani 2002 seçimlerine değin Tayyip Bey ve çevresinin siyaset yapma biçimine bakarsak, yeni bi'at kanallarını zorlama süreci olarak da okuyabiliriz. Sözkonusu dönemde Erbakan Hoca'nın Tayyip Bey'e "yeni muhitiniz hayırlı olsun" demesi tam da bu okumaya uymaktadır.

    Yani yeni yol arayışlarına mı giriyorlar sizce?

    Evet, hem Tayyip Erdoğan hem diğer kadrolar.. Ne demişti bir söyleşisinde Bülent Arınç? Beni 28 Şubat AB'ci yaptı. AKP kadrolarının büyük bölümü için doğrudur bu. Hapisten çıktığında, Tayyip Bey'in görüşme ve seyahat trafiğini anımsayın. Bir yandan sermaye gruplarıyla ardı ardına yapılan toplantılar, bir yandan yurtdışı seyahatleri... Şimdi fotoğrafı daha açık görebiliyoruz. 28 Şubat süreci, Erdoğan'ın iktidara yürüyüşünün zeminini hazırlarken, Erbakan'ın siyaseten katledilmesiyle sonuçlanmıştır. Hoca, sadece, "Sen de mi Tayyip... sen de mi Bülent... sen de mi Abdullah" diyebilmiştir.

    Bir dönem ABD ve AB ülkelerine sık sık yaptığı geziler var…

    Karikatürize edersek, şöyle bir sürece tanıklık ettik; AKP ne zaman iç siyasette bir tıkanıklık yaşasa Tayip Bey hemen bir yurtdışı güzellemesine koşuyordu. ‘Evde’ yapması gereken açıklamaları hemen hep ‘havada’, uçakta yapıyordu. Tüm racon kesme hallerine rağmen, bir öfke ve kaçış siyasetidir. Öfkesi de bi’at edilene değil, kendisine bel bağlamış olanlara yoksullara oldu. Beklenen de budur.

    Tayyip Erdoğan üzerine yazanlar hep Kasımpaşalılığını öne çıkartırlar. Çocukluktan gelen bu semt kültürü yeni muhitte nasıl ifade edildi?

    28 Şubat'ı izleyen dönemde Refah Partisi kapatılmış, Fazilet Partisi yerine monte edilecek, fakat bir yandan da AKP'nin kurulmasına dair ortam hazırlanıyor, medyada Erdoğan güzellemeleri başlamış...

    Tam o süreçte Esat Coşan aracılığıyla Erbakan-Erdo-ğan görüşmesi ayarlanıyor. Görüşme, İslami siyasete epey aykırı bir çerçevede yapıldığı için de sonuç vermiyor. Nedir o çerçeve? Baba ile oğul'un eşitlenmesi. O görüşmeden geriye Hoca'nın müthiş bir durum tasviri kalıyor. Tayyip Bey'e "yeni muhitiniz hayırlı olsun" diyor. "Ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim" diyecek olan Erdoğan'ın yeni muhitini tam da serbest piyasa pazarında aramak lazım. İslami siyasette, Milİi Görüş geleneğinin retoriğinde 'adil düzen' gibi kavramlarla giden ve yoksullarla buluşan bir dil vardır.

    Yeni muhit vurgusu, bir de bu dilin terk edildiğine işaret etmek içindir. Tayyip Bey'in söyleminde bu dil terk edildiğinde geriye ne kalır? Bilgiyle ilişkisini kendi zihinsel serüveniyle, birikimiyle değil de öteden beri danışmanlarıyla yürütmüş biri için bu sorunun cevabını kendisini epey desteklemiş olan Cüneyt Ülsever vermişti: Racon kesme metodolojisi. Yani, yeni muhitte, Tayyip Bey'in söylemi deyim yerindeyse aslına rücu etti.

    Hâlâ bir rüştünü ispatlama sorunu yok mu?

    Var ve bu kronik bir dert olarak Türkiye siyasetinde devam edecek gibi duruyor. Kanımca, AKP'nin bu rüşt sorununun varlığını kabullenmek, tarif etmek ve aşmaya çalışmak yerine baştan yadsıması en önemli siyasal hatalardan biri oldu. Bu yadsımanın en önemli parçası, AKP'nin ve dolayısıyla Tayyip Bey'in siyasal geleceğini AB sürecine bağlamasıdır. Oysa bir dış dinamiğe bi'at düzeyinde bağlanmanın ev içinde iktidar olmaya yetmediğini net bir şekilde hepimiz gördük.

    Bir şeyi daha gördük, Tayyip Bey ve partisi yakın dönemde Türk siyasetinin üzerinde biçimlendiği her türlü değer ve simgeye karşı hep ikircikli bir tutum aldı... Açtığı hemen her tartışmada bu rüşt sorunu ile karşılaştı ve yapboz tatsızlığıyla konuyu kapattı. Milliyetçilik tartışmasında öyle oldu... Başörtüsü tartışmasında öyle oldu...

    RÖPORTAJ: HÜSEYİN EROĞLU/BİRGÜN

     

    http://www.gercekgundem.com/?p=74533

    BİR KEZ DAHA LANETLENDİ

    2/7/2007 · Kategori: Haber

    BİR KEZ DAHA LANETLENDİ

    'Madımak kıyımı ibret olmalı'

    ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Sıvas katliamının 13. yıldönümünde, çeşitli sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler mesaj yayımlayarak, Madımak olayının acısının hâlâ tazeliğini koruduğunu bildirdi. Yayımlanan mesajlar şöyle:

    CHP Genel Sekreteri Önder Sav: Aradan 13 yıl geçmiş olmasına karşın Sıvas katliamı belleklerde acısını ve tazeliğini koruyor. Failler, yargı önüne çıkarılan 124 kişi ile sınırlı değildir. Yargılananlar, kaçıp yargılanamayanlar, ceza alanlar ve sonradan bir bir salıverilenler, buzdağının görünen kesimidir. Suyun altında kalanlar, görünmeyenler ya da görünmediklerini sananlar arasında, sanıkları azmettiren kimi siyasetçiler, yöneticiler, yazılı ve görüntülü basın yayın organlarının temsilcileri vardır. Ulusu ümmet yapma çabalarının, dini siyasete alet etme heveslerinin yıkılması ve benzer olayları düşünenlere uygulanacak yaptırımların netleşmesi açısından, Sıvas olayları bir ibret dersi olmalıdır.

    DSP Genel Başkanı Zeki Sezer: Bağnazlık, hoşgörüsüzlük, ayrımcılık, din istismarı, baskı ve zulüm her zaman acı olaylara yol açıyor. Ama ne yazık ki ülkemizde hâlâ inanç ve köken ayrımcılığı yapılarak ve yeni azınlıklar yaratılarak vatandaşlarımız kamplara bölünmeye çalışılıyor. Bu çabaların büyük bölümünün de halen iktidarda bulunanlar ve uzantıları tarafından sürdürüldüğü açıktır.

    SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın: 2 Temmuz 1993'te tarihin en barbar ve korkunç saldırılarından birine tanıklık ettik. İnsanı utandıran, insanı susturan ve insanı yok eden bir katliamı gördük. Bu olayın acısını çekenleri, utanç duyanları, tüm Sıvaslıları ve tüm yurttaşlarımızı, Alevi Bektaşi Federasyonu'nun geçen yıl başlattığı 'Madımak Müze Yapılsın' kampanyasına destek vermeye çağırıyorum.

    Demokratik Toplum Partisi: 2 Temmuz'da vahşice yakılan canları saygıyla anarken, 'Madımak müze olsun' kampanyasını desteklediğimizi de bir kez daha yineliyoruz. İnsanların yakılarak katledildiği bir mekânı et lokantası olarak işletmek bir insanlık ayıbıdır.

    Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı Vecihi Timuroğlu: 2 Temmuz 1993'te Sıvas'ta sergilenen şeriatçı ayaklanma Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan ve sömürgeci devletlerce desteklenen karşı-devrim kalkışımlarından biridir. Şeyh Sait ve Menemen ayaklanmalarının devamıdır Madımak yangını. 2 Temmuz Sıvas aydın kırımının arkasındaki sömürgeci parmağından daha korkunç olan, Türkiye'de şeriatçıları koruyan bir iktidarın olmasıdır. 2 Temmuz Sıvas aydın kırımı incelendiğinde Atatürk Cumhuriyeti'ni İslam devletine dönüştürmeye çalışan ABD'nin yönlendirdiği geri iktidarlarla, köktendinci İslam şeriatçılarının ortaklığı görülür.

    KESK: Sıvas katliamı sayıları yarım milyonu aşan işçilerin, toplusözleşme görüşmelerinin tıkandığı ve kamu emekçilerinin grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı için eylemlerini yaygınlaştırdıkları bir süreçte gerçekleşmişti. Ülkemizde her krizin faturası emekçi halka çıkarıldığı gibi acıları da halkımız yaşamaktadır. Bir kez daha ve yüksek sesle Sıvas katliamını kınıyoruz.

    Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan: Mustafa Kemal Atatürk 'ün açtığı çağdaşlaşma yolunda yılmadan yürümeye kararlı ulusumuzun adına, aydınlanma ve laiklik karşıtı bu ve benzeri saldırıları, din sömürüsü yoluyla siyaset yaparak yurttaşları birbirine düşürenleri, sergilenen çağdışı görüntüleri şiddetle kınıyor, şiddetin hiçbir türünün bir daha asla yaşanmaması için herkesin bilinçlenmesi ve çaba göstermesi gerektiğini belirtiyor, ''Toplumu silahtan soğutmayalım'' diyenlerin yaşanacak şiddet olaylarının sorumluluğundan tarih önünde kurtulamayacağını anımsatıyoruz.


    Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1

    27/6/2007 ·

    Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1

    Cumhuriyetimizin kurucu ilkeleri kutuplaşmayı çözer - 1
    İLÜSTRASYON: MUAMMER OLCAY
    Modern bir toplumda bireyin devletle ilişkisini hukuk kuralları düzenler. Din, mezhep, gelenek veya cemaat temelindeki toplumlarda bireyle cemaat arasındaki ilişkiler din, mezhep, töre veya cemaat kurallarının tekelindedir. 21. yüzyılda, çağdaş uygarlığın olmazsa olmaz koşulu, hukukun üstünlüğü temelinde birey odaklı çoğulcu demokrasidir

    27/06/2007 (558 kişi okudu)

    ÖZDEM SANBERK (Arşivi)

    Din, mezhep, töre ve cemaat tekelleri aşılmalı

    Akılcılık ve inanç dünyası: Çağdaş uygarlık akla ve akılcı eyleme, aynı zamanda bireyin evrensel haklarının tanınmasına dayanır. Laiklik bireyin evrensel haklarının ayrılmaz bir parçasıdır. Modern bir toplum kendi kontrolünü kendi koyduğu hukuk kurallarıyla kendi elinde tutabilen bir toplumdur. Dinler, gelenekler, inançlar ve mukaddes kavramlar ise insanlık tarihinde her zaman varolmuş, halen varolan ve bundan sonra da varolacak toplumsal gerçeklerdir. Demokratik modern toplumlarda her bireyin veya birey gruplarının dindar bir yaşam sürdürme hakkı reddedilemez. Ancak dinler, mezhepler, gelenekler ve töreler bireylerin temel haklarını tarif etmez. İnsanlığı tek bir bütün halinde ilahi bir iradeye, bir cemaatin veya bir törenin kurallarına tabi kılar. Çağdaş uygarlık ise her bir bireyi, münferit eşit yurttaşlar olarak ortak hukuk kurallarına, yani 'Hukuk Devleti'ne tabi kılar. Modern bir toplumda bireyin devletle ilişkisini hukuk kuralları düzenler. Din, mezhep, gelenek veya cemaat temelindeki toplumlarda bireyle cemaat arasındaki ilişkiler din, mezhep, töre veya cemaat kurallarının tekelindedir. 21'inci yüzyılda, çağdaş uygarlığın olmazsa olmaz koşulu, hukukun üstünlüğü temelinde birey odaklı çoğulcu demokrasidir.
    Çağdaşlaşma Cumhuriyetimizin temel ilkesi: Çağdaş uygarlığı yakalama ve onun üzerine çıkma, yani modernleşme, Cumhuriyetimizin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk'ün bize emanet ettiği temel hedeflerin başında gelir. Çoğulcu çağdaş demokrasiye erişilmesi yönünde ülkemizde atılan adımların ve yapılan reformların meşruiyeti Cumhuriyetimizin kurucu öğelerinin temellerinde yatar. Bu öğeler tekil devlet, bağımsızlık, egemenlik, yurttaşlık kavramı, kadın erkek eşitliği ve laiklik gibi ilkelerdir. Çağdaşlaşma ve modernleşmeyi kurucu unsurları arasında görmeyen bir Türkiye, bilim ve teknolojide hamle yapamaz, sürdürülebilir kalkınmayı yakalayamaz ve içinde yaşadığımız yüzyılın güçlü ve insan onuruna öncelik veren adaletli ve saygın devletleri arasında yer alamaz.

    Kırılma
    Bugün Türkiye'de liberal akımlar ülke koşullarını, demokratik Batılı kurumların koşullarını göz önüne alarak değiştirmeği savunmakta ve ülkemizin yüzünü Batı'ya dönük tutmak istiyor. Buna mukabil muhafazakâr milliyetçi/ulusalcı akımlar ise Batı'nın Türkiye'ye karşı dışlayıcı ve hasmane tavrı dolayısıyla Batı'ya sırt çevirme eğilimleri sergilemekte. Bu iki grup arasında derin bir kırılma oluşmuş durumda. Ülkemizdeki kutuplaşma bu kırılma etrafında keskinleşiyor. Bu kırılmanın onarılması ve toplumsal barışın kurulması için aslında çözümü çok uzaklarda aramaya gerek yok. Cumhuriyetimizin kurucu ilkelerinin 21'inci yüzyılın koşullarında yeniden ziyaret edilmesi iki akım arasında uzlaşma sağlamamızı mümkün kılar. Çünkü kırılma tam da bu ilkelerin kuşatıcı ve kucaklayıcı niteliklerinin budanması ve birer çatışma aracı haline dönüştürülmesinden kaynaklanıyor. Uzlaşma ise ancak bu temel değerlerin bir dayatma ve dışlama aracı haline getirilmeden çağımızın koşullarındaki kapsamının iyi anlaşılmasında yatıyor.

    Güncellik
    Cumhuriyetimizin temellerini oluşturan bağımsızlık/egemenlik, her türlü etnik, din, dil ve cinsiyet ayırımının ötesine geçen yurttaşlık kavramı ve laiklik ilkeleri, geçen yüzyılın başında olduğu kadar, 21'inci yüzyılın koşullarında da geçerliliğini bütün gücüyle korumakta. Ayni zamanda bugünkü uygar ve gelişmiş ülkelerdeki çoğulcu demokrasilerin temelini teşkil ediyor. Bu ilkeler Anayasamızın da değişmez temelleri. Kamuoyumuzda sanılanın aksine, ne Amerika, ne de Avrupa Birliği Türkiye'den bu temelleri terk etmesini istiyor. Ancak egemenlik, yurttaşlık, etnik ve dini kimlikler, kadın erkek eşitliği ve laiklik bugün dünyada her yerde, bir çok Avrupa ve (Ortadoğu ve Asya) ülkesinde ( örneğin Fransa'da ) yoğun şekilde yapılan tartışmaların da odağında. Çünkü bu kavramların hiçbiri, bugün hiçbir yerde 19'uncu, hatta 20'nci yüz yıl koşullarında uygulandığı şekliyle uygulanamıyor. Bu tartışmaların ülkemize de yansıması doğal ve yararlı.

    Egemenlik ve bağımsızlık
    Bugün dünyada bilim ve teknolojinin, silah sanayinin, iletişimin süratinin, ekonomik ve parasal hareketlerin ve karşılıklı bağımlılığın ulaştığı düzeyde hiçbir ülke, (Amerika, Çin ve Rusya dahil) belli alanlarda egemenlik paylaşmadan siyasal, ekonomik ve parasal bağımsızlıklarını koruyamayacaklarının bilincindeler. Bu nedenle ülkeler çok taraflı antlaşmalarla sınırları açıkça belirlenmiş belli alanlarda, kendi özgür iradeleriyle egemenliklerinin bir kısmını, yine kendi rızalarıyla kurdukları ortak kurumlara devretmekteler. Egemenlik paylaşımı sırf Avrupa Birliği'ne özgü bir özellik değil. Uluslararası ilişkilerin tamamı siyasi, sosyal, ekonomik, parasal, askeri ve teknik alanlarda çok taraflı sistem üzerine oturuyor. Bu sistem ülkeleri, ulus-devletlerini korumak ve tek başına yapabileceklerinden daha fazlasını beraberce yapabilmek amacına yönelik olarak az veya çok derecede egemenlik paylaşımına mecbur ediyor.
    AB sürecini terk etmek çözüm değil: Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinden ayrılması bizi egemenlik paylaşımı zorunluluğundan kurtarmayacak. Çünkü hiçbir ülke gibi, bizim de bugün üyesi bulunduğumuz sayısız çok taraflı uluslararası kuruluşlardan çıkmamız söz konusu olamaz. Buna mukabil Avrupa Birliği üyesi olan bir ülke, öteki uluslararası kuruluşların karar alma süreçleri üzerinde daha fazla etkili olacağından çıkarlarını daha iyi korumak imkânına sahip olmakta.

    Bilim ve teknoloji
    Dünyada tek başına hareket eden bir devlet, bilim ve teknolojide, eğer varsa kendi olanakları dışında, hiçbir bilgi paylaşımından yararlanamayacağı ve hiçbir araştırma ve geliştirme fonuna erişemeyeceğinden, bilimde geri kalmaya ve tabi devlet olmaya mahkûm olmakta. Avrupa Birliği'nin kurulmasının temel nedenleri arasında bilim ve teknoloji alanında Amerika ile rekabet edebilme kapasitesini elde etme amacı yatmaktaydı. Eğer stratejilerimizi ne ABD ne AB Bağımsız Türkiye gibi popülist söylemlerin çekiciliği bazında saptayacak olursak uluslararası alanın hasımlarımızca doldurulmasına kendi ellerimizle yardım etmiş oluruz.

    Sözde değil özde egemenlik
    Atatürk'ün saptadığı çağdaş uygarlığa erişip üstüne çıkmak amacı insanlığın ilerlemesine katılmak amacını taşıyordu. Bugün bilimi ilerleten ekiplerde her ulustan, her ülkeden uzmanlar görüyoruz. Bunlar yetkilerini tecrübelerini, teknolojik birikimlerini ve fonları paylaşıp bilimi ilerlettikleri zaman bağımsızlıklarını kaybetmiyorlar, kendi ülkelerinin de yararlandıkları ortak bir çalışmaya katılıyorlar. Amerika, Afganistan'da ve Irak'ta tek başına hareket etmeye kalkıştı. Sonucu biliyoruz. 21ci yüzyılda egemenlik yetki paylaşımı öngören antlaşmalar yapabilme kapasitesidir. Egemenlik ulusun, ama bilim ve teknoloji yabancıların elinde ise o zaman egemenliğe gerçekten sahip olmaktan söz edilemez. Eğer egemenlik kavramını bu çerçevede anlarsak sözde değil özde egemenliğe sahip oluruz.

    Yurttaşlık
    Ayni şekilde bugün soyut yurttaşlık kavramı, birey temelli çoğulcu demokrasilerde kişisel hak ve özgürlüklerin tabanını teşkil ediyor. Çünkü yurttaşlığı bu soyut kavramdan ayırarak etnik veya dini kimlik üzerine bina ettiğiniz andan itibaren temel hak ve özgürlükleri zayıflatmış oluyoruz. Hiçbir neden etnik kimliğin veya mezhep kimliğinin, hepimizin birer insan olarak haiz olduğumuz insani kimliğimizden üstün olmasını haklı gösteremez.
    Etnik kimliklere öncelik vermek veya siyaseti etnik veya mezhepsel kimliklere dayandırmak kanlı mezhep kavgalarına ve etnik temizliğe yol açar.

    Kimlik stratejileri
    Belli kimliklere veya mezheplere dayalı siyaset, farklı kimliklere ve inançlara sahip olanların horlanmasına, dışlanmasına ve toplumunun dışına itilmesine meşruiyet kazandırır. Farklılıklar bir zenginlik kaynağı olmaktan çıkar. Bir ihtilaf ve savaş kaynağı haline dönüşür. Bugün Ortadoğuda, Irak'ta, Afganistan'da, Kafkasya'da, Batı Balkanlarda, Sudan'da, Somali'de, Büyük Sahra'nın güneyinde yaşanan kanlı savaşların temelinde etnik, dil, din, altkimlik, üstkimlik dayatmaları yatıyor. Belirli aktörler tarafından yaratılan kimlik korkuları, kimlik stratejileri yatıyor. Etnik temeldeki siyasi hareketlerin demokrasi, barış veya insan hakları idealine hizmet ettiği savı son yirmi yılda yaşadığımız insanlık trajedileriyle iflas etti. Altkimlik, üstkimlik, etnik kimlik, ideolojik kimlik, dil kimliği, din kimliği gibi kavramlar, ne kadar iyi niyetle dillendirilirse dillendirilsin siyasallaşır. Siyasallaştıkça ve politik hareketlere temel teşkil ettikçe, özgül kimlikleri sivrileştirir, hoşgörüsüzlüğe, ayırımcılığa ve şiddete ve kanlı kıyımlara gerekçe teşkil eder.

    Özdem Sanberk: Emekli büyükelçi, eski Dışişleri müsteşarı

  • YARIN: Kimliğe dayalı siyaset
  • Baykal: 'Milli Takım Gibiyiz'

    21/6/2007 ·

    Baykal: Hedefimiz milli, takımımız niteliklidir. Kendimizi milli takımı gibi düşünüyoruz

    CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, CHP iktidarında ABD ile bir husumet içinde olmayacaklarını IMF ile çalışmaların devam edeceğini söyledi. Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’nin Türkiye’yi ciddi bir sıkıntıya soktuğunu ifade eden Baykal, siyasi parti liderlerine televizyonda bir araya gelerek tartışma çağrısında bulundu.

    CHP lideri Baykal partisinin genel merkezinde Pusula 2007 adıyla hazırlanan seçim beyannamesini açıkladı.

    Açıkladığı programı ancak çok iyi bir kadronun yaşama geçirebileceğini belirten Baykal “Hedefimiz millidir. Takımımız gayet niteliklidir. Kendimizi Türkiye’nin milli takımı gibi düşünüyoruz. Sıradan lig takımı gibi düşünmüyoruz. Önümüzdeki maçı da milli maç olarak düşünüyoruz. Allah bizi mahcup etmesin. Pusula önümüzde gemimizi yola çıkarıyoruz. Vira bismillah, yolumuz açık olsun” dedi. Baykal Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine bildirgede yer verilmediği, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin AB politikasında bir değişiklik olup olmayacağı şeklindeki bir soruya karşılık bildirgede konunun yer aldığını, AB’nin Türkiye’nin hedefi olduğunu söyledi.

    AB’nin Türkiye’nin 40 yıldır hedefi olduğunu belirten Baykal, “Bunları silip atmak söz konusu olamaz” diye konuştu. Baykal “TBMM’de beklemekte olan ek protokolü imzalayıp Meclisin onayından geçirecek misiniz" şeklindeki bir soru üzerine şöyle konuştu:
    “Bu protokolü imzalayanlar buna teşebbüs etmediler. Bu imza söz konusu olduğu zaman uyarılarımızı yapmıştık. Türkiye’nin AB üyelik sürecinin Kıbrıs sorununa bağlanması haline getirilmesinin uygun olmadığını çok daha önceden söylemiştik. Türkiye eğer AB içinde tam üye olarak yer alacaksa normal ilişkiler kurması kaçınılmazdır. Ama Türkiye’nin AB perspektifinin karartıldığı bir dönemde AB üyesi ülkeler ile ilişkilerin normalleştirilmesi bir ön şart olarak ortaya atmak adil bir yaklaşım değildir”

    AKP’NİN ACZİ
    Baykal CHP’nin iktidara gelmesi durumunda Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik tutumlarının ne olacağının sorulması üzerine de şöyle yanıt verdi:
    “Artık anlaşılmıştır ki Cumhurbaşkanı ancak uzlaşma ile seçilir. Böyle olması da yanlış değildir. Biz uzlaşmaya açık olduk. Eğer parlamento Cumhurbaşkanı seçemediyse bunun sorumlusu 360 milletvekiliyle parlamentoya girip Cumhurbaşkanı seçemeyenlerdir. Kendi başarısızlıklarının ötesinde Türkiye’yi de ciddi sıkıntıya sokmuşlardır.”
    AKP’yi dayatıcı bir yaklaşıma sahip olmakla suçlayan Baykal, bu yaklaşımın sonucunun "acziyet" olduğunu belirtti. Baykal 367’nin üzerinde iktidara gelmeleri durumunda bile cumhurbaşkanlığı uzlaşı ile seçeceklerini söyledi.

    IMF İLE İLİŞKİLER
    Baykal IMF ile ilişkilerin hangi düzeyde olacak” şeklindeki soru üzerine de “Türkiye’nin önümüzdeki dönemde izleyeceği politikanın mutlak bir çatışma anlayışı içinde değerlendirilmesi doğru değildir. Buna gerek ve ihtiyaç yoktur. Türkiye dünyada yaşayan tek devlet değil. 200 tane devlet var. Bu devletlerin her birisin mali politikaları var” dedi. Baykal Türkiye’nin sözüne güvenilir bir ülke olduğunu ifade ederek bu anlayışa yönelik bir değişikliğin söz konusu olmadığın söyledi. IMF ile yaptığı anlaşmanın 2008’nin başlarında biteceğini anımsatan Baykal, “CHP iktidarında hem dünya ülkeleri ile hem uluslararası kuruluşlarla ne yaptığımızı herkes ile paylaşarak şeffaf, açık, yön veren bir yaklaşım içinde ekonomi politikamızı götüreceğiz” diye konuştu.

    CHP lideri Baykal Oyakbank’ın yabancılara satışı ve Türk bankacılık sistemindeki yabancı payının artması ile ilgili olarak şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Her türlü fırsatı değerlendireceğiz anlayışı içinde bankaların tümünün yabancı sermaye aktarılması doğru bir yaklaşım değildir”

    GÜNEYDOĞUYA DEVLET YATIRIMI
    Güneydoğu Anadolu Bölgesini sorunlarının çözümü ile ilgili bir soru üzerine Baykal bölgede kamu ve devlet yatırımlarının kaçınılmaz olduğunu ifade ederek bunun gerekçeleri yerine getireceklerini söyledi. Baykal “Oradaki insanların Türkiye’deki sistemin parçası haline dönüşümlerini sağlayacak iyi yetişme şansını onlara verme durumda olduğumuzu biliyoruz. Çok özel bir duyarlılıkla bölgenin sorunlarına eğileceği” şeklinde konuştu.

    LİDERLERE ÇAĞRI
    Baykal Fransa’da, Amerika’da siyasi parti liderlerinin televizyonlarda bir araya geldiklerini anımsatarak “biz niye yapamıyoruz. Televizyonlarımız ileri düzeyde ve çok değerli yorumcularımız var. Pekala bir araya gelebiliriz. Arkadan konuşmanın bir anlamı yok yüz yüze konuşmamız lazım” dedi.

    BAŞBAKAN HİÇBİR ŞEY BİLMİYOR
    Bir gazetecinin Başbakan Erdoğan’ın seçimlere bağımsız adaylarla giren DTP’nin Bulgaristan’daki Haklar ve Özgürlükler Partisi gibi bir parti haline gelmeleri durumunda ittifak yapılabileceği şeklindeki açıklamaları üzerine Baykal şu değerlendirmeyi yaptı:
    “Sayın Başbakan başka konularda olduğu gibi bu konuda da 24 saat içinde bir biriyle tutarsız açıklamalar yaptı. Bahsettiğiniz açıklama sipariş üzerine yapılmış bir açıklama. Bulgaristan’daki Haklar ve Özgürlükler Partisi ile DTP arasında hiçbir paralellik yok. Biz Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı bu iki oluşum arasında bir paralellik içine de girerse o hiçbir şey bilmiyor demektir. Türkiye Kuzey Irak değildir, Haklar ve Özgürlükler Partisi de ide PKK değildir.”

    ABD İLE HUSUMET OLMAYACAK
    Baykal’a Kuzey Irak’ta ABD’nin PKK’ya destek verdiği iddiaları hatırlatılarak “ABD ile bir ittifak sürdürülecek mi” sorusunu Baykal şöyle yanıtladı:
    “Dünyayı yeniden inşa etmek gibi bir misyonumu ve imkanız yok. ABD önemli bir ülkedir. Türkiye’nin ABD ile husumet, çatışma izinde olması Türkiye’nin ve o bölgelerinde yararına olmaz. Gereksiz düşmanlıktan fayda bekleyen bir anlaşımız olamaz.”
    TERÖRE KARŞI ARTIK YETER TAVRİ GÖSTERİLSİN
    Baykal MGK toplantısında Meclise tavsiye kararı şeklinde bir sonuç çıkmasa bile CHP’nin Meclise gitme taraftarı olduğunu söyledi. Başbakan Erdoğan'ın son günlerde yaptığı açıklamaların, terörü etki altına alması yerine azdırdığını savunan Baykal “Türkiye artık yeter tavrını göstermelidir” dedi.

    Bir gazetecinin “Türbanlılardan oy isteyecek misiniz sorusu üzerine Baykal ”72 milyondan oy istiyoruz” dedi. Baykal basın toplantısında da yüzde 6.5 orandaki faiz dışı fazla oranına son verileceğini ve Türkiye’nin dış borçlarını ödememe gibi bir tavır içine girmeyeceğini sözlerine ekledi.

     

    ANKA

    « Önceki ::