17/5/2009 · Kategori: Siir
ÇOCUKLARA YAZIK OLACAK
ölü bir kente yönelik antenler
kırmızı ışıklar yeni
zaman durmuş desem
renkli soğuklar sarıyor bedeni
çocuklar düşsel bir çağda
ışınlanmış beyinleriyle
şarkısız türküsüz sevinçlerden uzak
günbatımına yol almakta
sarmış çok deneyi alevler
sevgiler rota değiştirmekte
yarına yollanan haberler
mutsuz bir kuş gibi yormakta afacanları
kendimize özgü bir çağı
gökyüzünü yeryüzünü yakını uzağı
oturtup çocukların yüreğine
bencilce gülleri soldurmak
ellerine verip aletlerin çocukları
uzaklarda bir zaman diliminde
çocuklar mı yoksa aletler mi oyuncak
kanamayan yaralar aldatıyor bizi
ölüme programlı bir dünya
insan beyni utancı unutup öfkeyi patlayacak
vücudumuzda bu kirler
umarsız illetken
bilim adına kimileri
evrensel arenada
nötronlu tekniği denemedeler
bilgisayar beyinli çocuklar
bahara çiçek olacak yaştalar
analize ne gerek bal rengi gözler
teslim almaya yetecektir sevgiyi
çiçek tozları güneşe verecek rengini
kuşlar kanatlarını güneşe verecek
çiçek renkli kuş kanatlı güneş
-aptal ışınlar kör adamlar
robotlaşmış bakışlar ölmüş kuşkular-
meyvesi yerse ağacını
yavru sıkarsa boğazını ananın
meteorların rengarenk gölgesi
korkuları alınmış insanlar
makineler aptallaşıyor
göz göze geldiğinde
korku kuşku insan
beyinler renkli bir düğme
çocuklara yazık olacak
bakmayın onların güldüğüne
Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 55-56)
16/3/2009 · Kategori: Etkinlik

Degerli Arkadasim,
23 Mart 2009, pazartesi gunu, saat 18:00de Cankaya Belediyesi Cagdas
Sanatlar Merkezinde gerceklestirecegimiz, "Sair Oguz Tansel Siir Odulu
Toreni"ne katilmaniz bizlere onur verecektir. Etkinligimiz Ankara
Aydinligi Girisimi tarafindan düzenlenmektedir. Ilisikte toplantinin
programini(afis) sunuyorum.
Gorusmek dileklerim ve saygilarimla,
Prof. Dr. Aysit Tansel
--
Prof. Dr. Aysit Tansel
Department of Economics
Middle East Technical University
06531 Ankara Turkey
Tel: +90-312-210 2057
Fax: +90-312-210 7964
16/3/2009 · Kategori: Siir
Hasan Hüseyin/ Yolcu
Yolcu
Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu coşkunluğun ne güzel, öfken ne güzel Sana selam, sana saygı ey yolcu
Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu ? Neler var yolunun üstünde, düşündün mü? Koşar-adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı ? Ovada dikenler yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır, kar yağmıştır belki o tepelere ? Böyle, uçar gibi geçip gidebilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya ? Belki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgunlar tutmuştur belki yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcuların. Bütün bunları düşündün mu ey yolcu ? çünkü sen, ne ilk yolcususun bu yolun, ne de son.
Derim ki sana : Nehirler boyu git Nerelerde ve niçin durgundur nehirler, nerelerde ve niçin hırçındır nehirler, nerelerde ve niçin mendereslidir, nerelerde ve niçin çağlayanlı ve de çavlanlıdır nehirler, gözlerinle gör, duy kulaklarınla Gör ve duy ki, nasıl varır nehirler denizlere 
Derim ki sana : Denize varmaktır amacı nehrin, denize varmak, ey yolcu Büyükse dağ, aşamıyorsa üstünden nehir, dolanır çevresini dağın. Büyükse kaya, söküp atamıyorsa nehir, birikip birikip taşar üstünden, dolanır yanını yöresini. Yokuşsa yolu, koşamıyorsa menderesler çizer nehir. uçurum çıkarsa önüne, kapıp bırakır kendini nehir, açar kanatlarını; varır varacağı yere, oraya denize
Derim ki sana : Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını sen de bir nehirsin ey yolcu Senin de varmak istediğin bir yer var Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak Engeller nasıl aşılır, öğren nehirlerden Yarı yolda yokolup gitmek değildir amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya Varmaktır oraya, ey yolcu
Derim ki sana : iyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil Dizlerini, ciğerlerini, yüreğini sıkı tut, iyi dengele Ovada koşar gibi vurma kendini dik yokuşlara uçuruma atlar gibi bindirme kayalara "daha koş, daha koş" diye alkış tutanlara kanıp da, kesilip kalma yarı yolda Dipdiri varmalısın oraya Hız koşusu değil bu, ey yolcu, engelli koşudur bu Engelleri aşa aşa, gücünü koruya koruya varmalısın oraya çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil Boşuna sevmedim nehirleri Aktıkça büyümesi boşuna değil nehirlerin Akan büyür, ey yolcu "erişir menzil-i maksuduna aheste giden" demiyorum ben sana, "tiz reftar olanın payine damen dolaşır " demiyorum. Böyle demiyor çünkü nehirler. Duracaksın, dolacaksın, atlıyacaksın, aşacaksın, koşacaksın ve varacaksın oraya, diyor nehirler. öyle diyorum ben de Beni dinle, beni anla ey yolcu
adım adım kulaç kulaç ilerliyor nehir yoklayıp araştırarak tartıp dengeliyerek adım adım pençe pençe ilerliyor nehir birdenbire koçbaşı birdenbire ipek bir çarşaf ve balıklar kurbağalar yosunlar köprüler ve yoksul değirmenleri bozkırın birdenbire bir uğultu birdenbire bir kıyamet bindirip çekilerek çekilip toparlanarak varıyor cüceleşip devleşerek varıyor nehirlerce kahkalarla
şarkılar söylemeliyim nehirler gibi uzun nehirler gibi kollu nehirler gibi hırçın ve yumuşak ve nehirler gibi dur durak bilmeyen şarkılar söylemeliyim
gitmek nehirlerle yanyana gitmek nehirler gibi zor nehirler gibi çetin nehirler gibi umutlu gitmek nehirlerden de öteye oraya taaa oraya o büyük kurtuluşa yüreğim yaralı kuşum topla ve aç kanatlarını
Hasan Hüseyin HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL
Sevgili Hasan Hüseyin'in anısına saygıyla...
YAŞAMI
(1927 Gürün - 26 Şubat 1984 Ankara) Adana Erkek Lisesi (1948), Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (1950) mezunu. Göksun'da (K.Maraş) başladığı öğretmenlikten siyasi eylemde bulunduğu gerekçesiyle atıldı, tutuklandı, hüküm giydi. Daha sonra Gürün'de ve Sivas'ta arzuhalcilik, tabela ve portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı (1955-60). 1960'da İstanbul'a, sonra Ankara'ya yerleşti. Akis dergisinde çalıştı, bir süre de Forum dergisini yönetti (1968-70). Kızılırmak kitabı nedeniyle hakkında 142. maddeden dava açıldı, yargılandı, aklandı. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Hasan Hüseyin'in ilk şiiri 1959'da Dost dergisinde çıktı. Bu yıllarda mizahi hikayeleri de yayımlandı. Kavel (1963) adlı kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı'nı, Kızılkuğu (1971) ile TRT'nin 1970 Sanat Başarı Ödülü'nü, Filizkıran Fırtınası (1981) ile 1981 Toprak ve Nevzat Üstün şiir ödüllerini aldı. YAPITLARI
ŞİİR KİTAPLARI 1. Acıyı Bal Eyledik, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1973 2. Oğlak, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1972 3. Kızılırmak, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1966 4. Temmuz Bildirisi, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1965 5. Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1974 6. Ağlasun Ayşafağı, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1972 7. Koçero Vatan Şiiri, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1976 8. Haziranda Ölmek Zor, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1977 9. Filizkıran Fırtınası, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1981 10. Acılara Tutunmak, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1981 11. Işıklarla Oynamayın, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1982 12. Kavel, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1963 13. Kızılkuğu, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1971 14. Kandan Kına Yakılmaz, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1985 15. Tohumlar Tuz İçinde, Bütün Şiirleri, Bilgi Yayınevi, 1988
MİZAHİ HİKAYE Öhhöö! (1964) Made in Türkey (1970) Bıyıklar Konuşuyor (1971)
|
Perihan Mağden:"Çıplak kadın köşe yazarlarını okurken hicap ve öfke duyuyorum""Çıplak kadın yazarlara öfke duyuyorum"
"Sivil çıplak kadın köşe yazarları sadece aşk ve seks hayatları üzerine kurmuşlar köşelerini. Benim aşk meşk şeylerimi kimse öğrenemeyecek."
Ahmet Tulgar
Perihan Mağden bana hep uzun bir kahkaha gibi gelir. Perdeleri havalandıran... Ya da Günter Grass’ın "Teneke Trampet" romanında tiz sesiyle camları, çerçeveleri kıran Oskar’ın çığlığına. İster perdeler havalansın, ister cam çerçeve kırılsın, Perihan’ı okurken yeni ve çıplak bir şeylerle karşılaşırız.
"İki Genç Kızın Romanı"nda ise Perihan Mağden bir bisturiye dönüşmüş. Ruhların, toplumsal sınıfların ve iki genç kızın arasından onun Türkçesi cart diye kayarak derin bir yara açıyor. Bir ameliyat izi: Yeni Türkiye. Ameliyat sonrası komplikasyonlar yüzünden dikişleri atan, içinden cerahat sızan bir yer.
Romanını bitirdikten birkaç gün sonra elinde dosyasıyla bana gelişini hatırlıyorum. Deli gibiydi. Ertesi sabah "Nasıl buldun?" diye aradı. Korkunçtu ve şahaneydi.
Köşe yazarlığından roman yazarlığına dönüş kolay oldu mu?
Hayır. İlk başta müthiş bir güvensizlik içine girdim. Ama ilk dört ay. Dört-beş ay. Son bir ay, bir buçuk ayda rahatladım.
Neydi korkularınız?
Çok bugünün Türkiye’sine, alt, orta sınıflarına, benim "Yeni Şehirli Türkler" dediğim kesime dair bir kitap yazıyordum. Akmerkez, Çemberlitaş. Halbuki öteki kitaplarım zamansız, mekansız, neredeyse bilimkurgusal şeyler olduğu için, şöyle bir kaygı içindeydim: "Allah’ım, ben banal bir şey mi yapıyorum, Allah’ım ben doğru bir şey mi yapıyorum, Allah’ım ben iyi bir şey mi yapıyorum?" Üç kere romanı terk ettim. Kitabın yarısında birden "Bütün arkadaşlarım yalan söylüyor, beni ağırlamaya çalışıyor, ben gerçeği öğreneceğim" dedim. Bu durumda ne yapılır? Fatih Özgüven’e gittim.
Neden Fatih Özgüven?
Fatih dünyanın en acımasız eleştiren insanıdır. Çak diye çakar. Maçka Parkı’na gittik. Ben heyecanımı yatıştırmak için bir de küçük viski aldım. Ben çikolata yiyip viski içtim, Fatih okudu çimlerin üstünde. Ve "Hakikaten umduğumdan daha iyi" dedi. "Ben bunu yazamayacağını düşünmüştüm. Gece kadını olmuştun sen" dedi.
"Gece kadını" mı olmuştunuz sahiden? Ben bir kere Ajda’yı gidişimizi hatırlıyorum.
Haftada bir Safran’a (Beyoğlu’nda bir bar) giderdim. Onun için bu "gece kadınlığı". "Ay" dedi, "Ben çok korktum Safran insanı oldun diye." Yine acımasızlıktan geçiriyordu bana.
Güvensizliğiniz acaba köşe yazarlığı sonucu dilinizin bozulduğunu, ticarileştiğini düşünmenizden mi kaynaklanıyordu?
Hayır. Tam tersine köşecilik benim dilimi kıvraklaştırdı ve yalınlaştırdı. Beni asıl köşe yazarlığıyla gelen ruhum, iktidar duygum korkutuyordu. Çünkü kitabım iktidarsızlık üstüne. O iktidar duygusundan sıyrılmak, kendimi bir hiç olarak, kaybetmişlerin en kaybetmişi, en yalnızı, en zavallısı olarak hissetmek zor olacaktı. Ama hissettim yani.
Köşenizde en baba kitabınkinden daha çok okura ulaşıyordunuz. Niye ille de roman yazmak istediniz? Estetik ihtiyacınızı köşenizde karşılayamaz mıydınız?
Bu kendime verilmiş bir söz gibiydi. Arkadaşlarım da "Ne zaman kitap, ne zaman kitap?" diyorlardı. Kendime ve üç-beş kişiye verilmiş bir sözdü. Ama en çok da anneme. Ben ne yazdıysam annem için yazdım.
"Hiçbir şeyde değil ama annelikte en normalim" Bütün bu başarılar annenize kendinizi sevdirme gayretinden mi kaynaklanıyor yani?
Annemin beklentilerini karşılamak için, bana çaktırmadan bir şeyler bekliyormuş demek ki. Ece Ayhan dalga geçerek anlatıyor "Sana nasıl azarlayarak 9-10 yaşında Dostoyevski okuturdu" diye. Sonuç olarak ben bu kadının, yani annemin bir projesiyim.
Fakat şimdi anneniz yok.
Ama artık ben bir Japon gibi yapılmışım. Çatılmışım yani. Çatıp gitmiş kadın.
Ya siz de kızınızı bir proje yaptıysanız?
Hayır. Hiçbir şeyde normal olamasam da, annelikte en normal, en "cool" anneyim. Eşime, dostuma sorabilirsiniz.
Ama işte annenizin projesi de pek kötü bir şey olmamış: Perihan Mağden.
Siz onu gidin bir de o proje çocuklara sorun. Ben Perihan Mağden mi olmak isterdim, mutlu banka müdürü mü? Bunun cevabı o kadar kesin değil.
Peki, köşe yazarlığını özlemediniz mi?
Evden muhallebiciye inerken ben zaten her gün kafamda bir köşe yazıyordum. Maaş kesilmiş ama ben kafamdan o köşeyi hâlâ yazıyorum. Zavallı Elçin’e, Fulya’ya telefonda kin ve nefretle düşüncelerimi açıklıyordum.
Gazetecilik romanınızın içeriğini etkiledi mi?
Gazetede yazmak sadece romanımı değil, benim kendi içimi de Türkiye ile doldurdu. Kitabımda damardan Türkiye’yi, televizyonda seyrettiğimiz, alt, orta sınıfların borusunun öttüğü bir Türkiye’yi dehşet içinde yazdım.
"Televizyonda seyrettiğimiz Türkiye" diyorsunuz. Televizyondaki Türkiye montaj masasında yapılmış bir Türkiye değil mi?
Ama ben Beşiktaş’ta yaşıyorum. Ulus’ta bir sitede yaşamıyorum. Çoğu köşe yazarı burada Macaristan’ın varoşunda yaşıyor gibi. O güzel filan zannettikleri siteler çirkin çirkin şeyler. Onlar Türkiye’de yaşamıyorlar ki. Ben minibüse, otobüse biniyorum. Ben ciddi olarak bir hayat sürdürüyorum. Onlar hayatsız. Ben İstanbullu bir ev kadını olarak fıldır fıldır sokaklardayım.
Siz bir kadınlar grubunun kavgacı lideri misiniz? O Elçinler, Fulyalar falan...
Bana da üç kişilik grubu çok görmesinler. Benim kadar bir nevi peşinden koşulan bir insanın grubunun sayısını bu kadarda tutması bir irade gösterisi değil mi?
Şimdi yazılarınızda adı geçen arkadaşlarınızı sayalım. Elçin (Yahşi)...
Fulya...
Çağla...
Çağla yok. (Gülüyor)
Bir de Ali’yi (Tükel) biliyoruz.
O da yok. (Yine hınzırca gülüyor).
Bir Elçin’le Fulya mı kaldı yani?
Serhan, Nazan. Bir de Altan eklendi şimdi.
Safran’ın sahibi Aslı Altan değil mi?
Evet.
Altan, Ayşe Arman’ın da "Altan Baba"sı değil mi? İkinizin "modern ikonası".
Altan Baba lafını ben buldum be, Ayşe Arman değil.
Ama Ayşe Arman da çok yazıyor onu.
Ayşe Arman’ın Altan’ı ile benim Altan’ım aynı insan değil. (Yine hınzırca gülüyor).
İnce bir ayrım. Peki, Safran siz kadın gazeteciler için ne ifade ediyor?
Arkadaşımın kahvesi. Arkadaşımın evine gidip azmışım gibi hissediyorum.
"Bütün Perihanlar’ın kızlarının adı Melek’tir" Aslı Altan, Beyaz Türklere Orhan Gencebay dinleterek meşhur oldu. Orhan Baba’nın oğlunun adı da Altan değil mi?
Çok enteresan. Ben de size bir şey söyleyeceğim. Benim kuşağımdan başka Perihan tanıyor musunuz? Biraz büyük olsa da Perihan Savaş değil mi?
Evet.
Benim kızımın adı Melek. Perihan Savaş’ın kızının adı ne?
Melek.
Orhan Pamuk’un "Cevdet Bey ve Oğulları" romanındaki Perihan’ın kızının adı?
Melek.
Çok tuhaf değil mi? Ama isimlerle zaten fal bakılabiliyor. Bir çeşit astroloji onlar da. Kaderimizi belirliyor isimler.
İki kadının ilişkisi artık sinemada da çok kullanılan bir motif değil mi? "Thelma ve Louise", "Seremoni", "Düz Beni"; bu filmler şiddet kullanan kadın çiftleri anlatıyordu. İki kadının ilişkisi sizin için ne ifade ediyor?
Kadınlar ırk, cins olarak sözel yaratıklar, erkekler değil. Ve sözel iki insanın, ışın kılıçlarını eşit süratte kullanan iki insanın düellosunu mu izlemek istersiniz, dilbaz birinin bir salak ile karşılaşmasını mı?
Erkeklere "salak" mı diyorsunuz?
"Kimse bana laf etmesin, penisime laf etmesin"; bu kaygılar içinde kavrula kavrula küçücük kalmış erkekler. Meyve kurusu gibi ruhları. Erkeklerin toplum, kapitalizm tarafından nasıl iğdiş edildiğini seyrediyoruz. Erkeklerin ciddi bir yalakalık sorunu oluyor. Erkeklik çok kelek bir şey. Bu yüzden herhalde kadınlara yöneliyor modern sanat.
Bir de kadın-erkek ilişkisinde seks bütün hikayeyi kaplıyor, iç ediyor değil mi?
Evet, seksten başka bir şeye yer kalmıyor o zaman. Halbuki "sexfree" yani seksten özgür ortamlarda kahramanlar hayatla baş başa kalıyor. Bu çok daha güzel, değil mi?
"Erkek yazarlar mühendis gibi, kadınlar ise damardan yazıyor" Aynı dönemde çıkan iki romanda da, Murathan Mungan’ın "Yüksek Topuklar"ında da, sizinkinde de Akmerkez anlatılıyor. Perihan Mağden’in Akmerkez’i nasıl bir yer?
Benim romanımda Akmerkez öfke ve nefret sembolü, mabedi değil mi? Benim romanımda müthiş bir sınıf kini yok mu? Akmerkez bence Türkiye’de fazlasıyla olması gereken ama bir türlü olamayan sınıflararası çatışmanın en ciddi, kristal, pırlanta örneği gibi. Yani ben Akmerkez’i ağzımın suyu akarak ya da orada olmaktan mutlu olan bir yeni şehirli Türk coşkusuyla anlatmadım.
Üç erkek, üç de kadın yazarın yeni çıkan kitaplarını okudum. Erkekler: Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Murathan Mungan. Kadınlar: Latife Tekin, Tomris Uyar ve siz. Kadınların kitaplarında dil bir amaç, erkeklerin kitaplarında ise olayları anlatmada bir araç. Nedir bu iki grup yazar arasındaki fark?
Erkek yazarların kitapları birer proje. Şöyle yola çıkıyorlar: "Abi, ne yaparsam satar?" "Bu zamanda gereken nedir?" "Şimdi ben bakayım, ne istiyor bu insanlar?" Ben buna şey diyorum, "Mühendis yazarlar ve projeleri". Peki, yazar nerede? Yazar kim? Yazarın hayatla ilgili problemi ne? Göremiyorum ben bunu. Damardan yazanlar kadınlar.
Hanecke’nin "Piyanist" filmindeki gibi pek göstermeden müthiş bir şiddet hissetiriliyor okura kitabınızda...
Çok enteresan bir şey söylüyorsunuz, Hanecke benim son 10 yılda en sevdiğim yönetmen. Ahmet Salih köşesinde bunu çok güzel anlattı: Kitabımdaki şiddet şefkat uyandırıyor ve kendini affettiriyor.
Çocuk yaşta iki genç kızla ilgili bir şiddet romanı yazıyorsunuz. Ve siz de bir kız çocuk büyütüyorsunuz. Kızınız ne yazdığınızı sorsa ne yaparsınız?
Asla okutmam. Hatta Mehmet Yılmaz’la telefonda konuştuk. "Size getireceğim kitabı ama dikkat edin, Yasemin okumasın" dedim. Mehmet Yılmaz’ın kızı da bildiğim kadarıyla 12-13 yaşında. Bu kitabı 16 yaşından küçüklerin okuması sakıncalıdır.
Roman yazmak için çekildiğiniz inzivadan Meral Tamer’in evindeki bir partiye katılmak için çıktınız. Neydi bu partinin esbabı mucibesi?
Bu partiye ben minnet duygusuyla gittim. Çünkü ben "Çağrılmayan Yakup" gibiyimdir. Kimse beni partisine, düğününe, evine çağırmaz. Birisi çağırdığında minnetten ağlayarak gidiyorum. Bu davetin amacı Tuğrul Eryılmaz’ın "kültür baronluğunu" yani Milliyet Kültür ve Sanat’ın çıkışını kutlamaktı. Aynı dönemde romanını yazan Murathan da gelmişti. Murathan gecenin sonunda çok sessizleşti. "Ne oldu Murathan?" dedim. "Yoruldum insanlardan" dedi. Aslında benden yorulmuştu. Ben o gece çok hiper’dım. Haftalarca evden çıkmamıştım. Oramdan buramdan ışık, enerji, şaka, teori saçıyordum. Yordum onları.
"Kimse aşk meşk şeylerimi öğrenemeyecek" Ya, siz kendi gündelik hayatını da anlatan "sivil kadın köşe yazarı" diyebileceğimiz tür bir yazarsınız. Ama sizin yazılarınıza erkeklerle ilişkileriniz, duygusal ya da cinsel hayatınız asla girmiyor. Neden bundan kaçınıyorsunuz?
Sizin "sivil kadın köşe yazarı" dediğiniz yazarlar "sivil çıplak kadın köşe yazarları". Onlar sadece aşk ve seks hayatları üzerine kurmuşlar köşelerini. Onların yazılarını okurken hem hicap hem kızgınlık duyuyorum. Üstelik ben o kırmızı kazak giymeden büyümüş devrimci kuşaktanım. Bizim çok ağır ahlaki kaygılarımız olmuştur. Aşk ve meşk şeylerimi kimse öğrenemeyecek bu yüzden.
Köşe yazarları loncasının gardıroptaki sözcüsü: Serdar Turgut Serdar Turgut’un özetle sizin hem köşe yazarlığının nimetlerinden yararlanıp hem de köşe yazarlığını aşağıladığınıza ilişkin eleştirisine ne diyeceksiniz?
Ben yazıya yazıyla cevap verileceğini düşündüğüm için bir yazı yazdım. İsterseniz onu vereyim size.
Okuyabilir miyim?
Tabii.
"Müşteri Hakları Savunucusu Zata Dair:
Meğer kutsal köşe yazarları loncasının gardıroptaki sözcüsü bu beymiş.
Kendisi köşesinde işinden ve hayatından ne kadar müşteki olduğunu ağlaya ağlaya bir haller olmuştu. Oldu yani. Yıllarca okuduk durduk.
Biz onu Manhattan sokaklarında pizza yiyip, şarap içip, hayalindeki kitabı yazmak için yanıp tutuşur sanırken, öyle bir misyonu varmış. Şerefime pattadanak çıkarıverdi: Köşeyazarlığının saygınlığını koruma kollama / yaptığı işe tapınma / müşteri velinimetimizdir / kahrolsun nankör kediler / ciğerimi yediler numaraları.
Sözünü döndüre döndüre ettiği kavim / kabile / masonlar dayanışmasından nasiplenmek bana hiç kısmet olmadı. Mehmet Yılmaz yazı kitabımı okuduğunun ertesi günü köşe yazarı yaptı beni. Onu bunu tetikleyerek oralara "yükselmedim" yani.
Ama ilişkiler kıyağından dere tepe nasiplenen bir köşecinin bu konularda bayram değil ama seyran cellalenmesi tam bir komedi. Yazı da komikti ama eğlendirici değil, acıklıydı.
Yeni Dünya’dan teleskobunu doğru yöne çevirirse belki Türkiye’yi bir nebze daha iyi görüp anlayabilir. Yazılarında üstümüze üstümüze gelen ırkçılığını az biraz denetim altına alabilir.
Köşeciliğin MHP ağzını yaptı aslında: "Ya sev, ya terk et." Valla Türkiye için de öyle, köşecilik için de: Ne seveceğim ne terk edeceğim.
Sıradan faşistler delirse de, bu benim en tabii hakkım.
Ne zaman köşe yazarlığına döneceksiniz? Ve nerede? Radikal eski gazeteniz, Milliyet’in genel yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz sizi köşe yazarı yapan kişi.
Evet, ben köşe yazarı olarak Mehmet Yılmaz’ın projesiyim. Ama Radikal okuruyla da bağlarım çok sıkı.
Nerede başlayacaksınız peki?
Cevap olarak Perihan Mağden sadece güler.
Ahmet Tulgar ile Söyleşisi'nden; Milliyet,02 Haziran 2002
Nabokov’un ünlü romanı ''Lolita'' 50 yaşında. Kitap, Time dergisinin 1923-2005 arasında yazılmış en iyi 100 roman listesine girdi.
HALÛK SUNAT
haluksunat@superonline.com
EVET efendim, yüzde yüz katılıyorum; yazınsal metin hakkında konuşacak, metne estetik bir ölçü tutacaksak, elbet, metnin arkasındaki bey ya da hanımefendinin yaşama edebi (-siz’liği de dahil) bizi ilgilendirmez. Peki; mevcut edeb ya da siz’liğin, ne denli edebi kılındığı, ne ölçü ve derinlikte yazınsallığa geçirildiği de bizi ilgilendirmez mi, ortada lutfedip yazılmış bir metin var ise? Ya da şöyle sorsam; söz gelimi bir romanı elinize aldığınızda, o yapraklarda kalem oynatan yazar bey ya da hanımefendiyi durduk yerde kalemini oynatmaya dürtükleyen şeyin ne olduğunu, gerçek / inandırıcı bir dürtü/sü olup olmadığını, varsa, dürteni ile yazınsal düzeyde ne denli ve nasıl hemhâl olduğunu merak etmez misiniz? Bey ya da hanımefendi, varsa bir derdi-dürteni, neden benim divanıma uzanmaz da, gider romana döker derdini - merak etmez miyim? Siz, münasebetsizlik deyin isterseniz, ben ederim. Biraz daha yaklaşın; bakın ne diy’cem; hani o, kocca gazete sayfası genişliğinde melul mahzun müstakbel okuruna göz süzen ya da sıradan hayatlarımızda hiç denemediğimiz pozları bizler için takınıp metnine davet eden ‘tahammülfersa müellifler’ var ya; asıl onların o hallerinin metne yazınsallık dahilinde tercüme edilip edilmediğini, o fotoğraflarda bana görünenin yazdıklarında kendilerine de görünüp görünmediğini; yeminle, ziyade merak ederim.
Yaratma serüveni nedir?
Müsaadenizle; Vladimir Nabokov, bu yıl 50. yaşına giren ''Lolita''sının ucuna eklediği, ‘Lolita Adlı Bir Kitap Üzerine’ başlıklı arzıhâlinde, ''...yarattığım Humbert bir yabancı ve anarşisttir, su pericikleri bir yana, daha birçok konuda onunla aynı düşünceleri paylaşmıyorum.'', diye afralandığında da, misal, ‘Aa, öyle mi; peki o zaman’ deyip kenara çekilmem. Nasıl olup da bir yazarın, bilinçli tercihlerinin, dahası, hayata geçirebildiği düşüncelerinin, yarattığı kahramanın hayat hakkındaki düşünceleri ile örtüşebileceğini varsaydığını düşünürüm. Öyle ya, yarattığımız kahramanın düşünceleri (herhalde, kurusundan düşüncelerini değil, varoluşsal tutumunu anlıyoruz), bizimki (yani, sorduklarında söylediklerimiz ve etrafın hakkımızda bildikleri) ile örtüşecek ise, neden bir de oturup romanını yazalım ki - yazılsın ki? Roman ya da genel anlamda yaratma serüveni, dürten şeyin peşine takılıp kendi içimizde yolculuğa çıkmak; bildik hayat/ımız içimizde nasıl yankılanmış, ne türde kırılımlara uğramış, onları, metnin aynasına tutmak değilse nedir diye de sormaz mısınız? Ben sorarım. Dilediği kadar, Nabokov, ''Edebiyat öğretimiyle uğraşanlar'' (yani, yazınsal olanı yaşayamayan, bir tür öğretim nesnesi kılanlar) safına çeksin beni; ''‘Yazarın amacı nedir?’ ya da daha da kötüsü, ‘Bu herif ne söylemek istiyor?’ gibi sorunlar yaratmaya hevesli muhterisler'' arasına katsın...
Nabokov’un ihtiyaçları
Az daha yaklaşın; daha açık konuşacağım: Aslında, bu, Nabokov, hınzırın tekidir ve bendenizi de (divan başı meşguliyetlerimden), ‘bu herif ne söylüyor’a ayartmaktadır. Bakın hele; kapağında kendi adı yazan romanın önsözünden nasıl da bahis açmakta: ''Lolita’nın önsöz’ünü kaleme alan roman kişisi, tatlı dilli John Ray’in taklidini yaptıktan sonra doğrudan doğruya tarafından yapılacak her türlü açıklama kimilerine -gerçeği söylemek gerekirse bana da- kendi kitabı hakkında konuşan Vladimir Nabokov taklidi gibi gelecektir.'' Nasıl? Siz ne derseniz deyin, hınzırın ustalıklı ifadesi, beni, romanın, yazarın şahsi (ve o nedenle de, asli) ihtiyaçları üzerinden yazıldığı fikrine iyiden iyiye kışkırtmaktadır.
Elinde olmadan (huyundan zahir) ettiği hınzırlık yetmezmiş gibi, ekliyor da: ''Lolita’nın ilk küçük sancısı 1939 sonları ya da 1940 başlarında Paris’te, amansız bir göğüs nevraljisi kriziyle yatağa düştüğüm sıralarda geldi, geçti içimden.'' Biliyor musunuz, -artık size sormuyorum, lafın gelişi- bu türden (hele hele varoluşsal tehdit duygusu yaşatan) ağrılar var ya, üzerimizde kurduğumuz baskıları hafifletip, içimizin kuytuluklarına iteklediklerimizi gün ışığına çekmeye de yarar.
''O kadar az kendimiziz ki...''
Efendim? ''Müsebbibi Paris’tir, yazarların başına Paris’te öyle şeyler gelir'' mi diyorsunuz? Tanpınar da, 1960’ta, bir türlü ‘Bitti!’ diyemediği şiiri (ki, şiirlerini bitirememekle maruf olduğunu işittim) ''Eşik''in arızalı noktasını, ‘menhus’ fıtık sancısı sırasında keşfettiğini, Adalet Cimcoz’a, bir Paris baharından müjdelemiştir, diye de ısrar mı gösteriyorsunuz?
Vallahi bilemeyeceğim, belki de ısrarınızda haklılık payı vardır. Lakin, Tanpınar’dakinin de, bir tür, içindekini gün yüzüne çıkaramama maluliyeti olduğunu, ‘Boşluğa Açılan Kapı’ isimli çalışmasında ayrıntılı bir şekilde ortaya koyan incelemecimiz de aklımı karıştırmıyor değil hani: Güya, efendim, Tanpınar, koliti - gazı - fıtığı, içkiden bilinecek etrafa kepaze olacak diye korkar; korkusunu da, ''[C]emiyet hayatı ne korkunç. İnsan ölümün eşiğinde dahi etrafa bırakacağı tesirden korkuyor'' diye dillendirirmiş dostlarına. İncelemeci de, güya, meselenin Paris’te cereyan etmesi, menhus fıtık sancısı, vs.’den ziyade; ‘etrafa kepaze olmaktan korkma hâlet-i rûhiyyesi’nin, içindekini ortaya koyma (içtenlikli / yaratıcı olma) adına anlamını keşfe durmuş muş. Güya efendim, Paris’teki yazarın kendisi de bir türlü içine inememekten yakınmakta; idamlık bir adamın hikâyesi, -babasının anıları, o günlerin ışığı ve manzarası ile yüklü Antalya yıllarından- sökün edip eşiğe dayandığında, dostu Kudsi’ye, ''Mevzu, idamına şahit olduğum bir asker kaçağıdır. Bilmiyorum, mahzuru olur mu?'' diye yazaraktan etrafın muhtemel tesirinden korkmakta; şahsi yazışmalarında dahi, ''Talih kısmet eder de serbest anlar verirse, sana ben de daha alttan ve içten cevap veririm. Heyhat o kadar az kendimiz oluyoruz ki.'' (1943), deyu, yaratıcılık adına en elzem olan şeyin kıtlığından yakınmakta; yakınmalarının, aradan bir on altı yıl geçtikten sonra dahi geçmediği (''Dedim ya, içime inemiyorum. İçim memnu mıntıka oldu'', demesinden / 1959) anlaşılmakta imiş miş.
Romanlaşan sancı
Ah, bak, gördünüz mü, karanlığa açılan kapılarda oyalana oyalana; Vladimir Bey’i, oracıkta, göğüs nevraljileriyle yapayalnız bıraktık. Ama, o taraftaki hastamız, meğer, yalnızlığını ve sancısını hayırlara tebdil etmiş; bir büyük adamın, bir küçük kızla halvetini (üstelik adamı kızın annesi ile evlendirip kadıncağızı makul bir süre sonra da öldürerekten), ‘lo-li-ta’/cılık namıyla bir romanla taçlandırıvermiş. Hem de nasıl; ‘büyük adam küçük kız halveti’ edepsizliğini edebiyatın içinden yürütüp, öbür iki tabusu, ''bir sürü çocuk ve torunla noktalanan eksiksiz, görkemli bir başarı niteliğindeki zenci-beyaz evliliği'', bir; ''bir de mutlu ve çevresine yararlı bir hayat yaşayıp, 106 yaşında mutlu uykusunda ölen mutlak Tanrıtanımaz'' olan Amerikalı yayıncıların tezgâhına sürerekten. Evet; on beş yıl boyunca zonklamasına kulak verilen; etrafın tesirlerini hiçe sayan, ‘Mahsuru olur mu?’ diye sağa-sola kulak kabartma ihtiyacı duymayan, (‘endişe’sini yazarlığının önünde bir engel olarak taşımayan) gerçek bir yaratıcının elinde romanlaşan sancı.
''Yumurta gibi bir kız...''
Peki; dönelim Paris’e. Yıl, 1959. Tamam, ötekinin sancısı çoktan olmuş roman: ''Lolita''... Berikine kulak verelim biz: ''Lolita’cılığı ayıplamayı benden bekleme [yine Adalet’e seslenmekte]. İçim gidiyor vallahi. Ne var ki yaş geçtikçe insanda haysiyet fikri artıyor.'' (Az önce andığım incelemeci, tam bu noktada, bir ‘?’ koymuş; bir de ‘!’ mi koyaymış acaba?) ''Burada anneannesinin ayakkabısını ayağına geçiren sokakta. Çünkü Lolitalar hakiki Lolita’dan bahsediyorum - düzgün ayakkabı meraklısı. Saint-Germain kahvelerinde, Select’te dolu... Geçen akşam muhacir kuş cinsinden bir Lolita’ya rastladım. Saat ona doğru idi. Komşu sinemaya gitmek için otelden çıkmıştım. Yumurta gibi bir kız yaklaştı, yolunu sordu. İlk önce itiyat bu ya, bizim evin adresini vermeğe kalktım, tabii aklım başıma geldi. Sokağın başına götürdüm. Viyanalı imiş... Onu kaderine teslim ederek, ben de hamakatimden [beyinsizliğimden, ahmaklığımdan] memnun, cinaî film seyrine gittim.'' (''Boşluğa Açılan Kapı''cı incelemeci, tam üç adet ‘!’ koymuş.)
Edeb’sizlik ve edebiyat
Korkarım (ki, gereksiz; korkulan başa gelmiş ve...) eleştirmenlik mürekkebi yalamış okurun kaşı, ‘Ne demek istiyor şimdi bu herif?’ hoşnutsuzluğuyla havaya kalka kalka kel kafasını çoktan aşıp ensesine düşmüş olmalı’ (cümleyi biraz Humbert Humbert’ten arakladım) ... Efendim; kimselerin, ölümün eşiğinde, eşiği atlatıp hayata geçiremediği arzuları, cinai film seyrine durmakla yatıştırmaya çalıştığı öfkesi ilgilendirmiyor beni (yani, mezhebi genişlerdeniz biraz); başta da arz etmiştim, yazar öznenin, bir biçimde şiddetle uç veren ihtiyaçlarını, her türden edeb’sizliğini edeb/iyat içine çekip çekememesi ilgilendiriyor. Diyelim, ‘sağduyunun içine sığdıramadığı duyuları’ var ise (bu laf da ‘önsöz’den devşirme), onları, hayatın dışına iteklemek yerine, yaratma serüvenine / yaratısına ne denli dahil edip edemediği, ‘içinin memnu mıntıka’ kalıp kalmadığı ilgilendiriyor; derdimiz, edeb değil ‘edebiyyat’ yani.
Erotika felsefesi
Şimdi; ey eleştirmenlik mürekkebi yalamış okur, sen, karanlıkta öfkesi ile başbaşa cinai film seyrine duran adamın nasıl da muhkem bir ‘erotika felsefesi’ geliştirdiğini (‘aşkı başlatanın can sıkıntısı olduğu, ruhlara sarhoşluk ve heyecan veren şeylerin aşka zemin hazırladığı, bütün bu sığlıklar bedensel lezzetleri başlatmaya yetse de, büyük anlamında aşklara, kendi gizinden yeniden doğmalara, başlangıcı olmayan geçmiş zamanla buluşmalara yetmediği’, vs., vs.); ‘poetika’sını, nasıl da ‘kâinatın hududuna, mutlak sükûna, çıktığımız derinliklere, Tanrısal güzellik ve gerçeklikle karşılaşmalara’, velhasıl, dünya içre güzelin ve güzelliklerin ötesine hasrettiğini; bütün bunların, hikâyesinde, romanında, içsel / öznel olanın dışsal / nesnel olanla çatışmasının (imgelemsel) sıçrayışı anlamındaki yaratma serüvenini nasıl da ketlediğini lütfen git, ‘Kapı’cı incelemecinin (yalnızca ‘muhtemel’ 500 [beş yüz] adet seçkin okuru için döktürdüğü) incilerinden takip et. Ama, madem ki ben burada, popüler olanla olmayanın arasını yapmakla iştigal etmekteyim; dur öyleyse, fıtık sancısını tek bir şiirindeki tek bir arızanın halline tahvil edebilen yazarımızın, sinema salonunun karanlığına taşıdığı öfkesinin ardındaki (sıradışı) arzunun ne denli yazınsallaşabildiğini de azcık çıtlatayım sana: ''Beş Şehir''; Bursa gezisinin sonuna doğru bastıran boşluk ve anlamsızlık duygusu, yaşayamamışlığın öfkesi (''Bütün hilkat, geniş ve eşsiz kudretinde canı sıkılan bir tanrının kendi kendini eğlendirmek için icat ettiği bir oyundur.'' Veya, ''Aşk, sanat, arzu, zafer, hepsi hasta nahvetimizin oyuncaklarından başka bir şey değildi ve hepsinin arkasından kaderin büyük çarkı işliyordu.''), kahvecinin zarif hareketiyle şadırvanın kurnasına fırlatılan muhteşem kırmızı gül, kurna başında ‘cilveleşen’ iki güvercin ve anca o ân önü açılan arzu: ''En iyisi budur, diyorum; eşyayı bırakmalı güzelliğinin saltanatını içimizde kursun.'' Hikâyeler; bir ‘Yaz Gecesi’nin dillenemeyen hikâyesi. Romanlar: ''Huzur''; ‘baba / babanın öldürülüşü - çocuk Mümtaz - anne - genç kadın, tensellik ve ilgili rüyalar’, ‘Genç adam, Mümtaz - dul, çocuklu ve yaşça büyük kadın, Nuran’ sarmallarının yazınsal / yaratısal anlamda serpilemeyişi; ''Mahur Beste''nin (‘kadınlar gibi’ babasının sevgisini kazanma telaşı ile büyüyen) muhteşem Behçet’inin yazarın kopardığı gürültü içinde kaynayıp gidişi, Refik Bey - Atiye, İsmail Molla - Atiye, (Sahnenin Dışındakiler ’de) İhsan - Sabiha, Kudret Bey - Sabiha, Cemal’e yaşatılan (hasta yatağında koynuna dul ve büyük bir kadının sokuluşu tarzında, yazınsal anlamda beklenmedik ve tuhaf) cinsellik (dolayısıyla, ‘büyük adam küçük kız halvetleri’ ya da tersi), Cemal - Çöpçatan Sakine Hanım (...evlenmenin imkânsızlığı), Muhlis Ağabey’in sapkın cinsel ilgileri... Ve bütün bunların öylece bir görünüp geçivermeleri.
Üç basamaklı yol...
Evet; bir yazar, bir göğüs nevraljisi ile yaratmanın eşiğine dayanan içsel yaşantısını, on beş yıl teninde büyütmüş ve sonrasında, dil ucuna -üçüncüsü gidip dişlere dayanmak suretiyle- damağından dişlerine doğru üç basamaklı bir yol aldırarak dillendirmiş (Lo-li-ta!); bir günah, bir hayat ışığı ve bir kasık ateşi olarak roman kahramanı Humbert Humbert’in yazınsal macerasına (Dante’nin Beatrice’i misali) yerleştirmiştir.
Ve, Türkçede romanın güdüklüğü adına ‘günah çıkarma’ geleneğinin olmamaklığını anan bir başka yazar, yaratmanın ‘memnu mıntıka temizlikçiliği’ne itibar etmemiş; bir el bileği zarafetiyle atılan muhteşem kırmızı gül, nasıl, cilveleşen güvercinlerin pırpırladığı küçük şadırvan kurnasında kala kalmışsa, Târıdil Hanımefendiler’in taze cariye dolu yalısından doğru atılan büyük kırmızı gül de, öylece, Behçet Bey’in ayaklarının dibinde, kanayıp kalmıştır yazınsallık adına.
* ''Lolita'' / Vladimir Nabokov / Çeviri: Fatih Özgüven / İletişim Yayınları / Fiyatı: 10,50 YTL / ROMAN
Sarsıntılı bir imge
Doğan Kitap, Can Yücel’in şiir kitaplarını basmaya devam ediyor. En son, ''Gökyokuş / Kuzgunun Yavrusu''nun yeni basımı çıktı. Bu yılki Can Şenliği yapılamadı ama Can Yücel üstüne söylenecek sözler, yapılacak çözümlemeler tükenmekten çok uzak.
NECMİYE ALPAY
nealpay@yahoo.com
CAN Yücel’i anlatan sıfatların en başında ''baba'' sıfatı geliyor. Sevenleri arasındaki lakabı, ''Can Baba''. Kişiliğiyle sınırlı bir adlandırma değil bu; bir şiir bütünü anlamındaki Can Yücel’le de bağlantılı. Her şiir bütününün yarattığı bir imge olur zihnimizde; Can Yücel’inki, sarsıntılı bir imge.
Sarsıntılı olması için ''baba''lığı bir başına yetebilirdi. Ama bundan öte, taşıdığı birbirine neredeyse taban tabana zıt özellikler sarsıntıya katkıda bulunuyor: Can Yücel şiiri, hepsi de güçlü bağlantılar olmak üzere, bir yanıyla Anglosakson edebiyatına (e. e. cummings, Dylan Thomas, ''beat generation''), bir yanıyla büyük özgürlükçü Şair Eşref’in ve Neyzen Tevfik’in devamcılığı katına, bir yanıyla Nâzım’ın devamcılığı katına, bir yanıyla Orhan Velivari Garipçiler arasına* yerleştirilebilir; tam olarak bunların hiçbirine dönüşmeksizin. Baba imgesi, bu yönlerin tümünü bir arada tutuyor.
''Baba'' kavramına ait çağrışımlardan bazıları elbette bu şiir bütününün dışında ve karşısında; örneğin, mafya çağrışımı. Bu anlamda yalnız ve çıkarsız bir babayla karşı karşıyayız. İmge, zaman zaman dendiği gibi biraz ''baba adam'' belki, sertliğini her zaman göstermeyen. Otoriter değil, otorite: Mesafe alışıyla ve şiir kişisi olarak zayıflıklarını ortaya dökerken bile sarsılmayan, kendinden emin tonuyla, otorite.
Mesafe alışının belli başlı iki yordamı var. Birincisi, ilk kitabı ''Yazma''da daha belirgin olup sonradan azar azar seyrelerek silinmeye yüz tutan ''kapalılık''. Okurun içini pır pır ettiren, kapatılabilir gibi duran bir mesafe yaratmak: ''Ne insanlar, ne kendisi vardı...'' (''Pul Pul'' şiiri) .
Sokak dili
Mesafe alışının ikinci yordamı, dil düzeylerindeki çeşitlenme. Can Yücel’le ilgili olarak en çok dikkati çekmiş, herhalde en çok tartışılmış, ama yeterince çözümlenmemiş olan anlatım özelliği.
Sokak ve halk dilinden öğeler kullanmasından hareketle, ''onun dili, tam anlamıyla halkın dilidir'' biçimindeki yargılara hâlâ rastlanıyor. Aynı sorunlu yargıya Ece Ayhan’la ilgili olarak da varıldığı olmuştu. ''Halkın dili'' nedir ne değildir diye sormayan aceleci yargılar bunlar; kolaylıkla klişeleşip yazıdan yazıya aktarılan hükümlere dönüşme tehlikesi taşıyor. ''Halkın dili'' kavramı, yöre, bölge, köy, kasaba, kent, büyük kent, kenar mahalle ve sokak halkları arasında esaslı farklılıklar gösteren, halk edebiyatında da kendine özgü biçimler kazanan, çok boyutlu olguların genel adı. Şairin bütünüyle kendine özgü dilinin sokak dilinden, yer yer de bölgesel söyleyişlerden öğeler içermesi başka, ''tam anlamıyla halkın dili'' olmak başka. Belki, ''halkın dili'' gibi belirtili (''hangi halkın'' sorusunu sorduran) bir adlandırmayla değil, ''halk dili'' gibi belirtisizliğe dayalı bir adlandırmayla, Can Yücel’de yer yer yoğunlaşan bir söylemsel yakınlıktan söz edebiliriz. Can Yücel’in anlatımı esas olarak ''yüksek edebiyat''ın içinden gelen, ama bunu sokağın en koyu sözcükleriyle ve söyleyiş özellikleriyle birleştiren bir anlatım:
''Oyun durmuş godoşu bekler
Aydın kentin kolalı yakasında ''
İkinci kitabı ''Sevgi Duvarı''ndaki ''Kayıtlı'' adlı şiirinden)
Buradaki ''godoşu bekler'' sözü, ''Godot’yu Beklerken''i çağrıştırıyor, Beckett’in ünlü oyununu. Hem de güçlü bir biçimde çağrıştırıyor, ama doğrudan ''oyun durmuş Godot’yu bekler'' demiyor şair. Can Yücel şiiri, asla böyle demeyecek olan şiirdir işte: ''Oyun durmuş godoşu bekler'' diyecek ve böylelikle hem ''Godot’yu bekler''i tüm çağrışımlarıyla birlikte söylemiş, duyumsanmasını sağlamış ve gerek oyunun gerekse deyimin ölümsüzleşmesine katkıda bulunmuş hem de Beckett’in gölgesinde kalmayıp açık bir mesafe almış olacaktır. Godoş (muhabbet tellalı, pezevenk) sözcüğü burada okuru en azından ilk anda uzak tutmaya yetecektir: Hem kastın kolay anlaşılmaması, şiirin ''kapalılığı'' nedeniyle hem de sözcüğün irkilticiliğiyle. İrkilticilik, sözcüğün sokağa aitliği kadar, deyimdeki oynamadan da ileri geliyor. Başka bir deyişle, bu dizelerde Can Yücel’in mesafe alma yordamları bir arada.
Şair Eşref ve Neyzen Tevfik
Efendiliğin ne olduğunu elbette bilen ve önemseyen bir zihnin (''Ege Denizi bu efendi deniz'' / ''Buluşmak Üzre'' şiiri, ''Sevgi Duvarı'') sokakla sarmaşmayı bilinçle seçtiği herhalde açıktır. Bu seçim Can Yücel şiir bütününde belirli bir uğrakta kendini gösteriyor: İkinci kitap olan ''Sevgi Duvarı''ndaki, bir hesaplaşma havasını taşıyan ''Otuzbirinci Nesil'' şiirinden itibaren. Acaba o sıralar yoğun bir biçimde Şair Eşref ve Neyzen Tevfik mi okumuştu Can Yücel diye düşündürecek kadar belirgin bir başlangıç ve bir daha hiç dinmeyecek olan bir rüzgârla.
Şair Eşref’in ve Neyzen Tevfik’in Can Yücel üstündeki etkileri açısından, baba Hasan Âli Yücel’in 1953 tarihli, Neyzen Tevfik konulu yazısı da dikkate alınmalı (yazı için, bkz. Alpay Kabacalı, ''Neyzen Tevfik'', Özgür Yayın Dağıtım, 2. baskı, 1990, s. 60). Şiirinden okuduğumuz üzere babasıyla hatırı sayılır bir duygusal ilişkisi olan Can Yücel’in bu yazıdaki Neyzen Tevfik yüceltmesinden (''kendini hiçbir kudrete teslim etmemiştir'') etkilenmemiş olduğunu düşünmek zor.
Lanetli sözler
İmgenin sarsıntılı oluşuna katkıda bulunan en sivri örneklerden biri, belki de en sivrisi, ''Otuzbirinci Nesil'' şiirindeki lanetli bir söz, ''ırzına geçmek'' sözü:
''Sırf aynı şehirde yaşıyoruz diye
Yakışır mı onca sokağın ırzına geçmek
Hem ne akla uydum da yazdım o mektubu
Hadi yazdım neyse, ne bok** yemeye yolladım! ''
Buradaki asıl irkilticilik, özeleştiri tonunda da olsa ''ırzına geçmek'' fiilinin kullanılışındaki rahatlıkta yatıyor. Gerçi, ''ırzına geçmek'' fiilinin erkek dilinde düşük dozlarda bir olumsuzlamayla ya da olumsuzlanmaksızın yer bulabildiğini, hatta, düzanlamıyla kullanırken ''zorla'' sıfatını ekleme gereğini duyanlar olduğunu biliyoruz. Yine de, çoğunluk için fiilin her tür kullanımının irkiltici olmasını dileyelim ve soralım: Neden yazılır bu tür lanetli sözler? Nâzım’da ''kim girerse araya / çizmelerimizle altı aylık bir çocuk kafası gibi ezeceğiz!!!'' ve ''çocuklarımızın başlarıyla kıracağız / karanlık camlarını!...'' dizeleri, İsmet Özel’in 2004 tarihli bir şiirinde ''tecavüz''le ''tad''ın bir araya gelmesi (''Ondan aldıkları komutla / Tecavüz tadı yaydılar ortalığa''), Can Yücel’de yukarıdaki ''ırzına geçmek''... Başka her şairde kolayca ahlak sansürüne uğrayacak, yerini başka bir anlatıma bırakacak olan bu sözler neden yazılır? Kullandıkları her sözcüğün herkesten fazla farkında olan bu büyük şairler tarafından?
Bir olasılık ya da bir yorum, bu sözlerin şiire olan sınırsız teslimiyetten ötürü yazılmış olmasıdır. Şairin bir meczup gibi, hemcinslerinin ruhundan atılamayan bir pisliği dile dökme yükünü üstlenmesi, bu anlamda bir tür kurban rolünü seçmesi.
Lorca’yla ruh kardeşliği
Bu varsayım Can Yücel’le ilgili olarak şairin argoculuğundaki, daha doğrusu sokak dilindeki başlıca iki yönsemeden biriyle bağlantılı görünüyor. Onun sokak dilinde, verili toplumsallıkla mesafe almanın (toplumsal yergiciliğin) yanı sıra, bu açıdan ortaklaştığı Şair Eşref’te de belirtileri görülen bir tür doğalcılık anlayışı ile, ruh-beden, ben-başkası, ben-doğa bütünlüğüne verilen önem de rol oynuyor. Bütün varlığıyla ya da varlığın bütünlüğü içinde yaşamak arzusu, yalnızca dış dünyayı değil, bedeni ve iç dünyayı da kapsıyor sonuçta. Bir tür müminlik, içi dışı bir olmak, olduğu gibi görünmek, ruhun kirlerini saklamamak arzusu, giderek ilkesi. Bu ilkeyle ''bilinç akışı''na yaklaşan bir anlatım ve Lorca’yla ruh kardeşliğine işaret, çok erken bir ''ben'' yadırgısı: ''Bir tuhaf âdem olduğumu Can adında '' (''Kayıp Çocuk'' şiiri / ''Yazma''). Lanetli ''ben''in sezgisiyle. ''Lanetli o’nun'' demek daha doğru olacak belki; şaire bakarak değil de şairin açısından bakarak konuşulduğunda bile. Şair de ''Kötü kişi oldum kendimle / Kendimden özür dilemeliyim'' diyor çünkü: Kendi=o.
Eril erotizm
Arınma diyeceğim ama, bu nokta pek açık değil, çünkü şairin kullandığı sokak dilinin bir bölümünde, bir üsteleme, daha doğrusu ikinci yönsemesi dediğim özellik olarak, kullandığı erkek dilinden hoşnutluk seziliyor. Şiirinin pek çok yerinde tadını çıkardığı eril erotizmden de, özel bir hoşnutluk sezilmeyen, cinsellik dışı, yergi / taşlama içerikli (''godoş'' örneğindeki gibi) argo kullanımından da farklı, cinsiyetçi bir yönsemeden söz ediyorum burada. Örneğin, ''Seke Seke'' kitabının ''Önsöz'' adlı ilk şiirinde ya da bu kitaba aldığı ''Küçük İskender'' adlı şiirinde gayet belirgin olan bir yönseme bu: Derin yapıda, diğer toplumsal cinsiyetlerin ve yönelimlerin karşısında üstün tutulan, alışkanlıkla, yeniden ve yeniden üretilerek üstün tutulan erkeklik. Tıpkı sanat dışı yaşamdaki gibi.
Amadeusvari bir bereket
Sosyalist ahlakçılar Can Yücel’in sosyalist ahlaka lümpenlik bulaştıran şair olup olmadığını düşünedursun, bu şiir bütününün devrimci yönlerinden biri, parti dilini de kapsayan bir ortalama dili taşlamasında yatıyor; yerdiği kişinin, olgunun ya da kurumun yanı sıra, uzlaşımsal dili de taşlıyor ve böylece o dili ayraç içine alıyor şair. Uzlaşımsal yaşamdan, dolayısıyla dilden dışlanmış olan bedensel, doğal, cinsel, ruhsal, toplumsal varlıkları, yaşantıları, dildeki en ilkel ve ilksel temsilcileriyle şiirine katıyor.
Can Yücel dilinin devrimci olmayan yönü ise erkeğin üstünlüğü varsayımına dayalı sözcükleri hoşnutlukla kullanabilmesinde yatıyor. Bir yanda taze, Türkçeyi Amadeusvari bir bereket içinde kullanarak tabu kıran bir dilin devrimciliği, diğer yanda saldırganca ve ''baba adam'' da içinde olmak üzere erkeklik hiyerarşisini ve ideolojisini yeniden üreten söylem öğeleri. Can Yücel’in bu boyuttaki devrimciliği, cinsiyetçiliğin üstesinden gelebilmiş değil. Bir karşı çıkış var bu ayrımcılığa, ama söylemde değil, sözde. (Bkz. ''Seke Seke'' adlı kitabındaki ''Kadın Olaydım'' şiiri.) Sokak çerçevesindeki baba dili, argo, bu açıdan bakınca, her zaman Hulki Aktunç’un deyişiyle ''dilin yeraltı'' değil; yerleşik yerüstü ideolojisini yerin altından temeller gibi destekleyen bir yönü de var bu dilin.
Can Yücel, biraz da Zeus: Bütün duygusu, pervasızlığı, yerine göre kaçak güreşen o erillik fazlası, erotizmi, sevecenlik dolu gür duyguları, çocuksu yüzeysellikleri ve ruhunun, pardon şiirinin, toplumsallığına karşın ısrarla kara kalan bölgeleriyle.
Bu savruk görünümlü büyük söz ustası, şiirlerini dönem dönem pek az ayıklıyor. Doğalcı-bedenci-bütüncü tavrın giderek karşışiir dolaylarında gezinmesi gibi bir yön de var belki bu süreçte.
* Orhan Velivari Garipçilik: ''Sizlere ömür Üsküdarlı / Saatin altında bekler dururken / Kundurası boyalı'' (''Sizlere Ömür'' şiiri, Yazma). Buna Özdemir Asaf ve Metin Eloğlu’yla yakınlaştığı şakacılık da eklenebilir.
** ''B.k'' sözcüğünü Can Yücel gibi Şair Eşref de seviyor:
''Gerçi ben bîtarafım sorsalar,
ammâ ki
Bizde şimdi yeniler eskilerden b.ktur.''
(Alpay Kabacalı, ''Şair Eşref'', Özgür Yayın Dağıtım, 1988, s. 154)
30/10/2008 · Kategori: Soylesi
Edebiyat ve Politika
19.04.1971
[Milliyet gazetesi Genel Yayın Müdürü Sayın Abdi İpekçi’nin “Her Hafta Bir Sohbet” köşesinde yer alan konuşma]
İPEKÇİ — Yaşar, bugüne kadar edebiyatta ne yapmak istedin, bundan sonra ne yapmak istiyorsun?
YAŞAR KEMAL — Ta çocukluğumdan bu yana, kendimi bildim bileli, okur-yazar değilken bile şiir söylerdim. Sonra folklor çalışmaları yaptım. Röportajlar yazdım. Hikayeler, romanlar yazdım. Çalışma tarzım gösteriyor ki, halktan yana, halkla birlikte işini gören bir sanatçıyım. Benim kişiliğimi ve sanatımı halktan ayırmak mümkün değil. Yirmi yedi yaşıma kadar halk içinde, halkla birlikte çalıştım. Yani bir kol emekçisiydim. 1951’de İstanbula geldiğimde, elimde bir kitaplık hikaye vardı. Örneğin, benim dünyaya çıkmış ilk eserim İnce Memed değildir, “Bebek” hikayesidir. Önce Fransızcaya çevrildi, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye, birçok dillere. Son yirmi yılın dünyada çıkmış birçok hikaye antolojisinde “Bebek” hikayesini de buluruz. 17-18 yaşlarımda bende sol düşünce belirmeye başlamıştı. Sanatım onunla tay gitti, yani paralel. Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine; halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz. Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Benim sanatım, içinden çıktığım sınıfın yani proletaryanın çıkarlarının emrindedir. Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.
İPEKÇİ — Evet, edebi çalışmalarına daima halka dönük bir düşünce hakim oldu ve bunu da bir yerde politik düşünce ile birleştirerek yürüttün. Bir ara aktif politikaya da girdin. Sonra da galiba çıktın. Neden girdin, neden çıktın?
YAŞAR KEMAL — 1960 Anayasasından sonra Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Bu partiyi kuranlar işçilerdi, sendika liderleriydi. Aşağıdan yukarı kurulan bir partiydi. Bu parti kuruluncaya kadarki bütün çabalarım, çalışmalarım gösteriyor ki, ben bu partiye girmeliydim. Kendimi mecbur saydım. Mehmet Ali Aybarın başkan olduğu bu partiye 1962 yılında girdim. Elimden geldiğince de çalıştım. Benim hiçbir politik ihtirasım olmadı, olmayacak. Bunda kararlıyım. Amma emekçilerin yanında, ölünceye kadar onların hakları için, onların yönetime gelmeleri için sonuna kadar çalışacağım. Benim bütün derdim emekçi sınıfının bizatihi, yüzde yüz yönetime gelmesidir. Sosyalizm, yalnız ve yalnız budur, işçilerin adına herhangi bir tabakanın, bölüğün yönetime el koymasını kabul etmiyorum. Emekçileri sömürenlere ne kadar karşıysam, emekçiler adına iktidara gelmek isteyenlere de aşağı yukarı o kadar karşıyım.
Benim işim, emekçi ile beraber olmaktır. Emekçiler adına iktidara el koymuşlar, sosyalizmi her zaman yozlaştırabilirler, demokrasiyi yozlaştırabilirler. Bilinçlenmiş emekçi, demokrasinin ve sosyalizmin yozlaşmasına hiçbir zaman izin vermez. Çünkü onun çıkarı demokraside ve sosyalizmin uygulanmasındadır. Türkiyede 1950’de halkın oyu ile gerçekleştirmeye çalıştığı demokrasiye ben biçimsel de olsa saygılıyım.
İPEKÇİ — Yani halkla beraber olmasını mı istiyorsun?
YAŞAR KEMAL — Halk, 1950 yılında ne yaptı? Kendisini 100 yıldır ezen bürokrasiyi olanak bulunca oylarıyla yönetimden uzaklaştırdı. Bana öyle geliyor ki, bu gizliden gizliye işleyen, biçimlenen, oluşan, emekçinin bir çıkar bilincidir. Biçimsel demokrasi, biz de gözümüzle gördük ve yaşadık ki, bürokrasinin 700 yıllık zulmüne son verdi. Şöyle geriye dönüp baktığımızda bürokrasinin jandarmalarının birer işkence zebanileri olduğunu görürüz. Bana öyle geliyor ki, Türk halkının bürokrasiden çektiğini dünyanın hiçbir halkı hiçbir yönetimden çekmemiştir. Yemen çölleri, Sarıkamışlar, 9 yıllık askerlikler, zeametler, timarlar, aşarlar ve dayaklar ve hapishaneler, Kuyucu Murat Paşalar, Celali kırımları... Anadolu halkı tarihin en büyük zulmü altında inlemiştir ve fırsat bulur bulmaz bürokrasiyi devirmiştir. Sonuç yanlış oldu. Halk bürokrasi ile Demokrat Partiyi seçmek durumunda bırakılmıştı. Halk, haklı olarak DP’yi seçti ve sonuç yanlış çıktı. Bu, halkın bilincinin yanlış yola yönelmesi değildir, yöneltilmesidir.
İPEKÇİ — Senin istediğin sosyalist düzeni halk getirebilecek mi? Buna inanıyor musun?
YAŞAR KEMAL — Benim istediğim sosyalist düzeni yalnız ve yalnız halk getirebilir. Benim istediğim sosyalist düzeni halktan başka hiç kimsenin getireceğine inanmıyorum. Emekçi adına, emekçiden başka hangi tabaka ve bölük yönetime el koyarsa, halk adına değil, emekçi adına değil, kendi adına, kendi çıkarına yönetime el koymuş olur. Sosyalizmi halk getiremezse kimse getiremez. Sosyalizm, bilinçlenmiş emekçinin kendi eliyle kuracağı düzendir. Başka türlüsü olmaz.
İPEKÇİ — Yani yukarıdan empoze edilecek bir sosyalist düzeni istemiyorsun, öyle mi?
YAŞAR KEMAL — Böyle bir sosyalist düzen olmaz ki...
İPEKÇİ — Ne olur?
YAŞAR KEMAL — Ne bileyim ben. Bir şey olur, bir düzen olur amma, emekçiler yüzde yüz yönetimde değillerse o sosyalizm olmaz. 30 yıldan bu yana, sosyalistçe düşündüm, sosyalizm ve emekçi meseleleri üzerinde epeyce düşündüm, epeyce de okudum, emekçiye sınıf bilinci nasıl götürülür, yani politik bilinç nasıl götürülür? Elbette aydınlar. Aydınların okumak, öğrenmek, sosyalist bilince varmak olanakları emekçiden daha çoktur. Yalnız, bu bilinç götürme, emekçi adına yönetime el koymak için olmamalıdır. Emekçiler içinden bir bürokrat tabaka yaratmak için olmamalıdır. Bu bilinç götürme işi, emekçileri yüzde yüz yönetime getirmek için, gelmeleri için olmalıdır.
İPEKÇİ — Bunun Türkiyede olamayacağını, hiç değilse kolay ve çabuk olamayacağını düşünenler var. Bunlara başka alternatifler arıyorlar, sosyalistler olarak. Bu görüşe karşı mısın, beraber misin?
YAŞAR KEMAL — Ben, yukarıda da boyuna tekrar ettiğim gibi, emekçinin yüzde yüz el koymadığı yönetimin adına sosyalizm demem.
İPEKÇİ — Türkiyede bugün sol, birçok parçalara bölünüyor. Bu hususta ne düşünüyorsun?
YAŞAR KEMAL — Artık epeyce yaşlıyım. Hoşgörürlükle düşünmeyi öğrendim. Bir bölük sosyalist benim önerdiğim yoldan gitmese de, sosyalizme varmak için, bana karşı olsa da, ben onu kabul ederim. Düşüncemi bir örnekle daha iyi anlatabilirim belki. Bugünlerde bir Deniz Gezmiş olayı var. Ben bu Deniz Gezmiş olayı ile birlik değilim. Ayrı düşüncelerde, ayrı yollardayız. Yalnız, Deniz Gezmişin karşısına durup dururken, düşünmeden, olayı derinliğine araştırmadan çıkmam. Deniz Gezmişlerin hareketinin emekçinin bilinçlenmesine “ne kadar faydası var, ne kadar zararı var?” bunun üzerinde önemle dururum. Büyük emekçi kitlesinin bilinçlenmesinde Deniz Gezmiş hareketi faydalı oluyorsa, bu yol benim yoluma karşı da olsa onu tutarım. Tutmasam bile, onlara yardım etmesem bile, hoşgörü ile karşılarım. Ben küçük bölümlerin, tabakaların, küçük örgütlerin bugün beynelmilel, sıkı, korkunç bir örgüt haline gelmiş burjuvazinin karşısında etkili olabileceklerine inanamıyorum. Organize burjuva örgütlerinin, pekişmiş sömürücü örgütlerinin modern kapitalizmin karşısına yalnız be yalnız bilinçlenmiş, örgütlenmiş işçi kitlelerinin bütünüyle çıkabileceğine, etkili olabileceğine, yönetimi ele geçirebileceğine inanırım.
İPEKÇİ — Yani bürokrat aydınların sosyalizmi yapmak amacıyla iktidara gelmesini kabul etmiyorsun. Bütün konuşmalarından bu sonuç çıkarılabilir mi?
YAŞAR KEMAL — Çıkarılmalı. “Tırnağın var ise başını kaşı”, “kurda neden boynun kalın demişler, kendi işimi kendim görürüm demiş.” Halkımızın böyle sözleri çok. Herhangi bir sebeple yönetimi ele geçirmiş aydın ve bürokrat tabakaları, emekçiler adına, çıkarına bir şeyler yapmazlar demiyorum. Belki bir şeyler yaparlar ama, o sosyalizm olmaz, emekçilerin yönetimi olmaz. Bürokrasi yönetimi almışsa, aydınlar, teknokratlar yönetimi ele geçirmişlerse, ekonomi onların çıkarları için çalışacak demektir. Emekçilerin çıkarlarından daha çok. Biz biliyoruz ki, gördük ki, çağımızda yönetimi ele almış, devlete el koymuş proletarya sınıfı, yönetimi elinde tutamamış, bürokrasiye kaptırmıştır. Bunun sebepleri vardır. Bilinç eksikliği, örgüt yetersizliği... Daha bir sürü sebepleri olabilir. Acı olan, korkunç olan emekçi sınıfının kendi yönetimini başka bir tabakaya kaptırmasıdır. Çağımızda devrim yapmış emekçi sınıfı, yönetimi başka bir tabakaya kaptırırken onların emekçilere devretmelerini beklemek safdillik olmaz mı? Belki olur. Belki derya tutuşa...
İPEKÇİ — Bir iki örnek verebilir misin?
YAŞAR KEMAL — Tabii, Leninin ölümünden sonra Sovyetler Birliği emekçileri, yönetimin tümünü değilse de büyük bir kısmını Staline, Stalinin bürokratlarına, kendi içlerinden çıkmış bürokratlara, birtakım aydınlara kaptırdı. Bugünlerde Sovyetler Birliğinde, yönetimdeki Stalin bürokratlarıyla emekçiler arasında kıyasıya bir savaş var. Benim üzerinde durduğum, bütün hayatımda karşı koyduğum ve korktuğum bir şey var. O da terörizmdir. Halkın üzerindeki baskıdır. Ben diktatoryadan dehşet korkarım.
İPEKÇİ — Sol diktatoryadan da korkar mısın?
YAŞAR KEMAL — Sosyalizmde diktatorya olmamalı. Gerçek bir sosyalizmde diktatorya olamaz, terörizm gerçekleşemez. Halka baskı diye bir şey düşünülemez. Örnekler vermek istiyorum. Burjuvaların demokrasisiyle, proleterlerin demokrasisini aynı kefeye koyacak değilim. İki demokrasinin çok az biribirlerine benzerlikleri vardır. Gene de benzerlikleri vardır. Burjuva demokrasisini ele alalım: Bizdeki Süleyman Bey demokrasisini herhalde demokrasi sayamayız. Bu demokrasinin gerçek bir burjuva demokrasisiyle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Benim dediğim, İngiliz demokrasisidir. Üstünde duracağım, İngiliz demokrasisinde özgürlük sorunudur. İngiliz demokrasisinde özgürlük var mı, yok mu? Bütün sorun bu. Bir yanıyla özgürlük yok. Çünkü İngiliz halkı kapitalistlerce koşullandırılıyor. Kapitalistlerin elindeki on milyonluk gazete tirajı, milyonlarca seyircisi olan televizyonlar, milyonlarca dinleyicisi olan radyolar... Halkın düşüncesinin üstünden bir karanlık gece gibi geçiyorlar. İnanılmaz bir baskı altına alıyorlar düşünceleri, duyguları. Bu modern araçlarla halkları tutsak kılıyorlar. 1963 yılında İngilteredeyken BBC benden konuşmalar istemişti. Radyoya on konuşma hazırladım. Konuşmalarımı teybe aldılar, ücretini verdiler, hem de çok büyük bir ücret, fakat yayınlamadılar. O konuşmalardan birinde İngiltere için “çelikperde” demiştim. Halk cumhuriyetlerine “demirperde” diyorlardı, Amerikaya “altınperde”, ben de İngiltereye “çelikperde”yi yakıştırmıştım. Epeyce bir süre kaldığım İngilterede, İngiltere için bu düşünceye varmıştım. İşte bu “çelikperde”de kapitalizmin bütün baskısına rağmen bir özgürlük var. İngilterede hiç kimse düşüncelerinden dolayı kınanmıyor, hapsedilmiyor, baskılara uğramıyor. Bunun sebebi üstünde düşündüm. Niçin bu özgürlük? Çünkü İngilterede uzun yıllardan bu yana yönetimde burjuvazi bulunuyor. Burjuvazinin ekonomik bir temeli vardır. Üretim araçlarına sahip olduğundan ve elindeki bu güce çok güvendiğinden İngiliz burjuvazisinin yönetimde kalabilmek için başka çarelere başvurmasına gerek yoktur. Gene biliyoruz ki, çağımızda başka çareye başvuran sınıflar, gücünün büyük bir kısmını yitirmiş sınıflardır. Almanyada proletarya karşısında bunalmış burjuvazi, Nazizm çaresine başvurdu. Hitler bürokratları Almanyada korkunç bir baskı düzeni yarattılar. İtalyada Mussolini de öyle... Proletarya iktidara yüzde yüz el koyduğu zaman da bir demokrasi gerçekleşecektir. Şimdiye kadar dünyamızın görmediği, tanımadığı bir özgürlük düzeni kurulacaktır. Ekonomik eşitlik sağlandığı zaman, arkasından mutlaka ve mutlaka politik eşitliği de getirecektir. Bütün baskılar ekonomik eşitsizliği sürdürebilmek içindir. Baskıların temelinde eşitsizlikler yatar. Şimdi bürokrasi üstünde durmak istiyorum. Bürokrasinin bir özgürlük sağlayabilmesi için ne burjuvazi, ne de proletarya gibi sağlam bir temeli vardır. O, yönetimde kalabilmek için korkunç bir baskı düzeni kurmak zorundadır. Bu havadaki sınıfın tek dayanağı bir baskı örgütü kurmasıdır. Onun için bürokratlar, nerede kim adına iktidara gelmişlerse, ayakta kalabilmek için, korkunç bir baskı rejimi kurmuşlardır. Unuttum. Şunu da ekleyeyim: Proletarya yönetime yüzde yüz el koyduğu zaman düşüncelerinden dolayı hiç kimseyi mahkum etmek gereğini duymayacaktır. Örgütlü proletaryanın gücü bir özgürlük düzeni, hem de dünyamızın şimdiye kadar görmediği bir özgürlük düzeni kurmaya yetecektir. Bilinçlenmiş, örgütlenmiş proletaryanın, düşüncesinden, eyleminden dolayı kimseyi mahkum etmeye, insanların özgürlüklerini kısıtlamaya bir ihtiyacı olmayacaktır.
İPEKÇİ — Ama Sovyet Rusyada bunun aksi yok mu bugün? Aydınların, sanatçıların hürriyetsizlikten şikayetleri...
YAŞAR KEMAL — Dedim ya, dünyada en gerçek demokrasi proletaryanın yönetime yüzde yüz el koyduğu zaman olacaktır. Sovyetler Birliğinde, eğer birtakım insanlar hapsediliyorsa, düşüncelerinden dolayı kınanıyorlarsa, proletarya orada yüzde yüz iktidarda değil demektir. Benim inancım, varılacak yere, en çabuk, gene Sovyet emekçilerinin savaşı sonucu varılacaktır. Sovyet emekçisi, ne pahasına olursa olsun bürokrasinin son kalıntılarını da temizleyecektir. Devrim bir bütündür ve süreklidir. Sovyetler Birliğinde emekçi her an kendini yeniliyor. Sovyet emekçisi 1917’den bu yana türlü unsurlarla, durmadan, yorulmadan savaşıyor. Sovyet emekçisinin, baştan bu yana, demokratik çabası, savaşı kesintisiz sürüp gidiyor.
İPEKÇİ — Başlangıçta dedin ki, en çok korktuğum şey terörizm ve diktatoryadır. Türkiyedeki bu kuşkuların ne durumda?
YAŞAR KEMAL — Türkiyede bürokrasi, sosyalist düşüncenin gücünden faydalanarak yeniden yönetime el koymak istiyor. Bu gücün büyük bir terör ve dikta yaratması için bir sebep yok gibime geliyor. Kadim bürokratik güç, sırtını baskıya ve diktaya dayayacağına, emekçilerle birleşir, onunla birlikte yönetime el koyarsa belki baskı ve dikta gereğini duymaz. Ya da hafif bir baskı ile yönetimi yürütür. Ben çok korkuyorum ki, Halk Partisinin zulüm devrine bir daha dönüş olmasın.
İPEKÇİ — O halde ne yapmak lazım?
YAŞAR KEMAL — Anayasayı sonuna kadar uygulamak gerek. Hükümetlerin, hangi hükümet olursa olsun, Anayasayı karşısına almaması gerekir. AP yönetimi ele aldığından bu yana Anayasayı karşısına aldı. Gizli ya da açık, Anayasayı uygulamamak için elinden geleni yaptı. Bilhassa ilericilere, sosyalistlere karşı inanılmayacak bir baskı düzeni uyguladı. 27 Mayıstan sonra gördük ki, Türkiyede örgüt olarak büyük güçler ilericilerdir, aydınlardır. İlerici Anayasaya düşman AP, komprador burjuvazi, toprak ağaları bir daha 27 Mayıs tuzağına düşmemek için ilerici güçlerin karşısına karşı bir örgüt, bir güç dikmek gereğini duydular. Bunun için camileri kullandılar. Bütünüyle gericiliği kullandılar. Bu gizli güçler, AP’nin yardımıyla Konya olaylarını, Kanlı Pazarları, Kırıkhanları yarattılar. Bence her şeyden önce AP yönetiminin başını, kurduğu bu örgütler yemiştir.
İPEKÇİ — Peki, solun savaşında şiddet metotlarına başvurulmasını uygun buluyor musun?
YAŞAR KEMAL — Şiddet zor yoldur. Her ne kadar kolay ve düz görünüyorsa da, şiddet her zaman dolambaçlı, güç bir yoldur. İnsan mecbur kalmadıkça şiddete başvurmaz. Şiddet çaresizliktir. Hemen hemen kuruluşundan bu yana İşçi Partisi içindeyim, şu on yıldır Türkiyede İşçi Partililerin, sosyalistlerin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. İşçi Partililer inanılmaz bir baskıya, zulüm altında yaşamaya mecbur tutuldular. İşçi Partilileri dövdüler, öldürdüler, işlerinden ettiler. Böylesine bir baskıya, zulme maruz bırakılmış insanlar elbette buna karşı koyacaklardı, koymalıydılar. Benim kanım şu ki, şiddeti doğuran şiddettir. Biz çok gayret ettik. Daha yeni filizlenen sol, şiddete başvurmasın istedik. Demokratik yollardan emekçilere biz bilinç götürürken, şiddetle karşılaşmayalım istedik. Anayasa, bizim emekçilere gitmemize, onlara sınıf bilinci götürmemize, örgütlenmemize izin veriyordu. Anayasanın tamı tamına uygulanmasını istedik. Yöneticilerin şiddete başvurmamaları istemekten dilimizde tüy bitti. Biz şiddetin şiddet doğuracağını biliyorduk. Ben bugünkü solun yersel bazı şiddet hareketlerini bir savunma sayıyorum, hem de en meşru bir savunma.
İPEKÇİ — Yani meşru yoldan mücadele etmek imkanları açık tutulsaydı, şiddet metotları...
YAŞAR KEMAL — Zannetmiyorum, olmayacaktı... Ben buna inanmıyorum ve partinin içinde olduğum için inanmıyorum.
İPEKÇİ — Şimdi Aybar yeni bir parti kurma hazırlıkları içinde görülüyor.
YAŞAR KEMAL — Ben Aybara güveniyorum. Aybar gerçek bir sosyalist. Aybar bizim politikacılarımız arasında kendi kişiliğine ve düşüncelerine saygı duymuş bir yiğit adam. Bizim çağımızda bağımsız düşünmek, bir düşüncenin kutsallığına kendini adamak, gerekirse kendi üstüne, kendi hataları üstüne yürümek güç bir iş. Aybar kendi hatalarımız üstüne yürümüş bir insan. Bir sosyalistin işi, dünyayı temelinden değiştirmektir. Değiştirip de ne olacak? Dünyayı ne için değiştireceğiz? İnsanları daha çok mutlu kılmak için. Aybarla bu düşünceyi sonuna kadar paylaşıyorum. Hiçbir taviz vermeden... O düşünce de şu: İnsan sosyalizm için değildir. Sosyalizm insan içindir. Eğer sosyalizm, insanları eşit kılmıyorsa, mutlu yapmayacaksa, ki bu mümkün değildir, başka yollar aramamız gerekir. Yahut da sosyalizmin uygulanmasında bir yanlışlık var, kendi üstümüze yürüyerek bu yanlışlarımızı düzeltmeliyiz, gözyaşlarımıza bakmayarak. Savaşlarımızda tek amacımız, insan soyunun mutluluğu olmalıdır. Sosyalizm bir mutluluk aracı olmayacaksa ne yapayım ben o sosyalizmi. Sosyalist düşünce bilimsel bir gerçektir. İnsanları mutlu yapmaması için hiçbir sebep yoktur.
İPEKÇİ — Sosyalist anlayışınız nedir?
YAŞAR KEMAL — Sosyalizm yaşayan bir şeydir, ölü değil. Her an hayatla tay gitmesi gereken bir düzendir. Her an yenilenen doğada, insan toplumları da her an yenilenir, değişir. Evren sonsuz çelişkilerden ibarettir. En büyük çelişki, sömürenlerle sömürülen sınıf arasındadır. Çelişkiler her zaman niteliklerini değiştirecektir. Ana çelişkiler güçlerini uzun sürelerde koruyabilirler. Ama onların da nitelikleri değişir. Bunun için bugünkü değişik dünyamızda bir model sosyalizmin, bir tek modelin olabileceğine inanmıyorum. Bir tek model sosyalizmi kabul etmek, Marksist düşünceye, diyalektiğe aykırıdır. Marksist düşüncenin en yetkili bir adamı saydığım Lenin, devrimi yaptıktan sonra, ya da devrime hazırlanırken kendi modelini yaratmaya uğraştı. Bütün gerçek büyük sosyalistlerin kurdukları sosyalizm kendi yurt gerçeklerinden, koşullarından doğmuştur. Sosyalizm modelini, çağın sosyal, ekonomik, coğrafik, kültürel koşulları yaratır. Türkiyenin sosyalizmi, Türkiyenin tarihi, kültürel, ekonomik, sosyal, coğrafik koşullarından doğacaktır. Sosyalizm durgun, ölü, ölecek bir düzen olsaydı her an yaşayan, her an yaratılan, her an yaratan bir düzen olmasaydı, ehh, belki de onun için bir tek model icat etmek olanağını bulabilirdik. Eğer dünyamız bir elden çıkmışçasına inişsiz, çıkışsız, düzenli, her yanı biribirine benzer bir dünya olsaydı, sosyalizmin belki bir tek modeli olabilirdi. Bu kadar karmaşık, bu kadar çelişkilerle dolu bir dünyada bir model sosyalizm olabileceğine inanmak, diyalektikten haberi olmamak demektir. Burjuva düzenlerinin aşağı yukarı bir modelleri vardır. Çünkü burjuva düzenleri, doğaya karşı, diyalektiğe karşı kurulmuş ölücü kuruluşlardır. Yaşayan sosyalizmi de bir model kabul edemeyiz. Onun için her memleket kendi sosyalizmini öbür kuruluşların deneylerinden de faydalanarak kendisi kuracaktır.
İPEKÇİ — Sosyalizmde bir model kabul etmediğine göre, Türkiye sosyalizmi için şimdiden bir biçim düşünüyor musun, ya da düşünülüyor mu?
YAŞAR KEMAL — Uzun süreli bir iştir. Bir memleketin sosyalizmini bütünüyle o memleketin koşulları, o memleketin düşünürleri, o memleketin emekçileri kurarlar. Kendine özgü sosyalizmin yaratılması uzun süreli bir çabanın sonucunda olacaktır.
İPEKÇİ — Yönetimi ele geçirdikten sonra mı Türkiye sosyalizmi kurulacaktır diyorsun?
YAŞAR KEMAL — Hayır. Şimdiden düşünülüyor tabii. Şimdiden oluşmaya başlıyor Türkiye sosyalizmi.
İPEKÇİ — Şu halde bunun için önemli olan birikim midir?
YAŞAR KEMAL — Evet, birikim. Nasıl emekçi sınıfının bilinçlenmesi bir birikim sonunda olursa, özgü sosyalizmler de birikimler sonucunda, büyük çabalarla oluşacaktır. Emekçiyi bilinçlendirme birikimi nasıl sosyalizme geçmek için kesin bir araçsa, kendine özgü sosyalizmi yaratmak da ona bağlı bir birikim sonucu olacaktır.
İPEKÇİ — Senin edebiyatta yapmak istediğin de bu birikime hizmettir denebilir mi?
YAŞAR KEMAL — Odur. Öyle düşünüyorum. Emekçileri bilinçlendirmek için uzun yıllardan bu yana emekçiler arasında bulunuyorum. Politika yapan bir adamım. Sanatım da buna bağlıdır. Onun da bilinçlendirmeye yararı olmasını, hem de çok yararı olmasını isterim. Sosyalizm benim için insanları bütün yabancılardan arıtıp bütün yozlaşmalardan kurtarıp kendi özüne kavuşturmaktır. İnsanın bir tek mi özü var? İnsanın özü nedir? Belalı bir soru. Bana öyle geliyor ki, insanın özü, onun yaratıcılığıdır. Ortaya gerçek, sağlam bir insan tarifi koyabiliriz bu yoldan giderek: İnsan, yaratıcı bir mahluktur. Gene yukarıda söylemiştim. Evrende iki sonsuz doğurgan yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa. İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün her şey bitecektir. Doğa da insan da yok olacaklardır. Biz, sosyalistler olarak insanları yitirmiş oldukları yaratıcılıklarına kavuşturmak amacındayız. Yeryüzünde en büyük çabamız budur. Çünkü sömürgenlerin ilk ve başlıca işleri insanları kişiliklerinden sıyırmak olmuştur.
İPEKÇİ — Son olarak bir soru sorayım Yaşar. Genel olarak tartışması yapılan bir sorun var. Sosyalist bir iktidarın kurulması şiddet yoluyla mı olmalıdır, oy yoluyla mı olmalıdır? Bu tabii çok şematik bir...
YAŞAR KEMAL — Birikim yoluyla olmalıdır. Şimdi şudur; bizim Türkiyedeki birtakım sosyalistlerin de hataları bu. Kimisi diyor ki, ben oyla gelirim. Elbette en güzel şey, en makbul şey, proletaryanın halkın oyu ile iktidara gelmesidir. Bundan daha ideal bir şey düşünülemez. Yalnız ben ille de oyla gelirim diye kaideler koymak yanlıştır, sosyalizme karşıdır. Ben ille şiddet yoluyla gelirim demek de sosyalist düşünceye karşıt olmak demektir. Kaide konamaz. İlle ben gerilla yoluyla gelirim, dağdan inerim, Ankarayı işgal ederim, yanlış bir düşüncedir. Marksizme karşıdır. O zaman nedir? O zaman birikim sağlayacağım ben. İşçi, emekçi bilinçlenecek ve örgütlenecek. Örgütlendiği zaman oyla gelir, oyla gelemezse öyle bir koşul doğar ki, öyle gelir. Belki de helikopterle gelir!
Şimdi arkadaş, edebiyata gelince; biraz evvel dedim ki, bizim işimiz kendi özüne kavuşturmak insanoğlunu. Ha, edebiyatın bunda büyük büyük faydası vardır. Mesela ben Türk aydınlarından çoğunun iyi niyetine rağmen sosyalizme yardımcı olacağına inanmıyorum. 200 yıldır Türk aydını Batının maymunluğunu yapmıştır. Taklit etmiştir Batıyı... Maymun, yaratıcı değildir. İnsana benzer ama, yaratıcı değildir. Türk burjuva aydınları da 200 yıldır Batının maymunluğunu yaptığı için 200 yıl insana bir yardımı olmamıştır.
İPEKÇİ — Sen maymun olmak istemiyorsun?
YAŞAR KEMAL — Evet! Maymunlara karşı dövüşen adam maymun olur mu canım? 200 yıldır insan soyuna hiçbir şey katmamış, çok az şey katmış yahut da, ne bileyim ben, karıncanın sidiğini denize yaptığı gibi bir şey yapmış. Buna da fayda denmez. Şimdi 200 sene sonra kendi özümüze dönelim, kendi sosyalizmimizi, gerçek sosyalizmi kuralım derken, bunlar karşımıza geçerler bizim. Bu sefer bunlar kendilerine model ararlar.
İPEKÇİ — Bunlar dediğin kim?
YAŞAR KEMAL — Aydınlar. Birtakım aydınlar model ararlar. Ya Sovyetler Birliği modelini ararlar, ya Çin modelini ararlar. Halbuki Leninin bütün çabası, kendi modelini yaratma çabası olmuştur.
İPEKÇİ — Allende’yi böyle kabul eder misin?
YAŞAR KEMAL — Allende benim için ideal. Ve dünyadaki bütün sosyalistlerin yüreğine su serpti. Çünkü bir iddia vardı ki, Marksizme karşı bir iddiadır bu, “Marksistler iktidara oyla gelemezler,” derler. Şimdi bu tecrübede Allende, sonunda yenilse bile, “oyla gelemez” düşüncesinin yanlış olduğunu göstermesi bakımından büyük bir iş yapmıştır. Yüreğime su serpti. “Oyla gelemez.” Ne demek oyla gelemez? Gelir. Göbek ata ata gelir işte. Oyla da gelir, şiddetle de gelir, bilmediğimiz türlü yollardan gelebilir. Yeter ki, bir birikim olsun, yeter ki, bilinç birikimi olsun, yeter ki, örgüt birikimi olsun. Yeter ki, kendi modelini yaratma birikimi ve çalışması olsun. Şimdi benim edebiyatta yaptığım şey, edebiyatçı olarak, bununla tay giden bir hikayedir. Ben sanatçı olarak elimden geldiğince kendi kendime, kendi değerlerimize karşı yabancılaşmamaya çalıştım. Bilinçli olarak kendi gerçeklerimize, kendi insani değerlerimize, kendi kendine sadık kalmaya çalıştım. Sanatımı memleketimin koşullarından, kişiliğinden, renginden ayırmamaya gayret ettim. Her insanın bir yoğurt yiyişi var. Her milletin de... Sosyalist insan yeni bir insandır. Sosyalist sanatçı yeni bir sanatçıdır. Bu kendimize dönüşte, roman sanatında birtakım kaynaklara başvurmak zorunluluğunu duydum. Dünyanın büyük ustalarından yararlanmak, onlara çıraklık etmek olağandır. Stendhal’den, Balzac’tan, Tolstoydan, Dostoyevskiden, Faulkner’dan faydalanmak olağandır. Dünyanın bütün kültür değerlerine başvurmak zorundayız. Dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Amma temel, kendimiz olacağız. Kendi kültür değerlerimiz ile yetiştikten, büyüdükten, kaynaştıktan sonra elbette dünya kültürüne başvuracağız, dünya kültür değerlerinden faydalanacağız. Yalnız, kendi kültür değerlerine sırt çevirmiş bir kimse hiçbir zaman dünya kültür değerlerinden faydalanamaz. Bir Türk romancısı, bir halk hikayecisi Köroğlunu nasıl anlatır bilmiyorsa, bir masalcının ustalığına varmamışsa, Dede Korkutu okumamışsa, Yunusu ezberlememişse, Karacaoğlanı, Pir Sultanı yüreğinin derinliğinde duyamamışsa, onun bir Homerosu anlayabileceğini sanmıyorum. Bir Kafka’ya, Bir Çehova, bir James Joyce’a varabileceğine inanamıyorum.
İPEKÇİ — Gene politikaya dönelim mi?
YAŞAR KEMAL — Dönelim.
İPEKÇİ — Sosyalist yönetimin kurulması şiddet yoluyla mı, yoksa oy yoluyla mı olmalıdır?
YAŞAR KEMAL — Bence böyle bir sual sorulmamalı bile. İlle de oy yoluyla gelirim diye bir kaide koymak sosyalizme aykırıdır. İlle de şiddet yoluyla gelirim, o da aykırıdır. Mesele, birikim meselesidir. Emekçiyi bilinçlemek, örgütlemek, onda yönetime el koyacak birikimi gerçekleştirmek. İşte bütün mesele bu. Geleceğin koşulları bilinmez ki, yönetime nasıl geleceği bilinsin. Tahminler yapılabilir ve bu tahminler her zaman doğru çıkmayabilir de.
İPEKÇİ — İktidara gelmek için senin hiçbir tahminin yok mu?
YAŞAR KEMAL — Ben Türkiyede işçi kadar köylünün de gücüne güveniyorum. Devrimci yeteneğine inanıyorum. Ekonomik denge bozulduğunda, köylü bugünkü durumundan aşağı bir yere indiğinde Türkiyede devrim gerçekleşebilir. Köylünün bugün bulunduğu durumdan aşağılara inmesi gün meselesidir, bugünkü gidiş, köylüyü şimdiki ekonomik düzeyinde tutamaz.
İPEKÇİ — Söz sözü açtı, unuttuk. TİP’ten neden ayrıldığını söylemedin.
YAŞAR KEMAL — Basit bir gerçek. TİP niteliğini yitirdi. Bürokratların eline geçti. Emekçilerden koptu. Bir aydınlar kulübü oldu. Emekçilerden yana bir insan olarak TİP’te daha uzun bir süre kalamazdım. Yolcu yolunda gerek. Ben kendi yoluma, onlar kendi yoluna.
İPEKÇİ — Teşekkür ederim.
28/10/2008 · Kategori: Arastirma
Söz büyüğün sus küçüğün / 2
İçimizdeki polis Çocuk ve gençlik yazını, yazın ve eğitimi buluşturma kaygısında olduğu için, yetişkinler için yazılan yazının her zaman gerisinde gitti. Bu açıdan da toplumsal cinsiyet sorununun kitaplarda daha yeni yeni gündeme gelmesine pek şaşırmamak gerekir. Şu da gerçek ki, yazarlar kendi içlerindeki gizli polisten kurtuldukları anda bu alanda daha verimli ürünler vereceklerdir.
Zehra İpşiroğlu
Tutuculuk genç kuşakta artarken, çocuk ve gençlere yönelik kitaplarda ise cinsiyet ayrımcılığı destekleniyor.
İçimizdeki polis Çocuk ve gençlik yazını, yazın ve eğitimi buluşturma kaygısında olduğu için, yetişkinler için yazılan yazının her zaman gerisinde gitti. Bu açıdan da toplumsal cinsiyet sorununun kitaplarda daha yeni yeni gündeme gelmesine pek şaşırmamak gerekir. Şu da gerçek ki, yazarlar kendi içlerindeki gizli polisten kurtuldukları anda bu alanda daha verimli ürünler vereceklerdir. Günümüz çocuklarına ille bir şeyler dayatmamız ve öğretmemiz gerekmiyor. Önemli olan kadın-erkek eşitliğinin geçerli olduğu, kadının hiçbir biçimde ikinci plana itilmemesi gerektiği, çağdaş bir anlayışın ışığında onlara kendi yollarını bulmaları ve yeteneklerini keşfetmeleri için destek olabilmek.
Kadının toplumdaki yeri ve konumunun sorgulanması, cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkılması yıllardır roman ve öykülerimizin ağırlık noktasını oluştururken, çocuklara ve gençlere yönelik yayınlarda genellikle bu konu ya göz ardı ediliyor ya da bilinçli bir biçimde ayırımcılığı savunan bir söylem benimsetilmeye çalışılıyor. Okullarda okutulan ders kitaplarında buna sayısız örnek bulabiliriz.(1)
Milli Eğitim Bakanlığı’nın çıkardığı çocuk kitapları da bu tür örneklerle dolup taşıyor. Resmi ideolojinin yıllardır planlı ve programlı bir biçimde nasıl bir cinsiyet ayırımcılığı yaptığını göz önüne alacak olursak, bugünkü genç kuşakta giderek yoğunlaşan tutuculuğa, örneğin kızların ısrarla başörtüsünü savunmalarına da pek şaşırmamamız gerekir. Son yıllarda sayıları giderek artan dinci basın da çocuklara ve gençlere yönelik kitaplarla cinsiyet ayırımcılığını başarıyla destekliyor.
Ancak resmi ideolojinin dışında kalan çocuk yazınında son yirmi yıldır bir dönüşüm yaşanıyor. Örneğin birçok kitapta gözlemlenen ilginç bir olgu kitapların başkişilerinin kız olması. Altmışlı yetmişli yıllarda yazılan çocuk kitaplarında başkişiler hep erkek çocukken, bunun değişmeye başlaması belki de Türkiye’de son yıllarda gelişen kadın hareketiyle, kadınların örgütlenip, giderek daha çok söz hakkı olmasıyla ilişkili. Çocuklar için yazan kadın yazarların sayılarının çokluğu da bir başka etken. Ancak doğrudan kızların sorunları üzerinde duran, cinsel ayırımcılık, seksizm, cinsel sömürü, şiddet vb. sorunları irdeleyen yayınlar oldukça az. Oysa toplumumuzun kırsal kesiminde özellikle kız çocukların yaşadıkları sorunlar, eğitimde kız-erkek ayırımı, kızların okutulmaması, evden kaçan kızlar, zorla evlendirilme, cinsel taciz vb. olgular azımsanamayacak denli çok.
Kitapları toplumsal cinsiyet açısından irdelerken üç eğilim göze çarpıyor:
• Toplumsal cinsiyet sorununu bütünüyle yok sayan kitaplar.
• Bu konuyu ataerkil toplumun izin verdiği bir çerçeve içinde çok dikkatli ve sınırlı bir biçimde ele alan kitaplar.
• Toplumsal cinsiyet sorununu hiçbir kısıtlama yapmadan gündeme getiren yayınlar.
Yaptıklarım utandıracak mı?
Toplumsal cinsiyet sorununu bütünüyle yok sayan kitapları çocuk ve gençlik kitaplarının çoğunda görüyoruz. Cinsiyet sorununu ataerkil toplumun izin verdiği bir çerçevede çok dikkatli ve sınırlı bir biçimde ele alan kitaplarda göze çarpan, sorunu genellikle de çok fazla sorunsallaştırmaktan kaçınmaları. Bu kitaplarda geleneksel değerler pek fazla sorgulanmadan, toplumun beklentileri doğrultusunda başarılı toplumsallaşma süreçleri gösteriliyor. Bu açıdan da bu yayınlar çok satışı olan piyasa yazınının başını çekiyor.
Modernlik ve baskı
Örneğin Nur İçözü ‘Reyhan’da yoksulluktan gelen bir kızın bin bir güçlükle parasız yatılı olarak okumasını, âşık olmasını, evlenmesini genç okuyucunun hoşuna gidecek başarı öyküsü olarak anlatır. Aynı yaklaşımı çok satışı olan Gülten Dayıoğlu ve İpek Ongun’un kitaplarında da görüyoruz. Bu kitaplarda genellikle toplumun beklentileri doğrultusunda başarılı toplumsallaşma süreçleri gösteriliyor. Dayıoğlu’nun sevilerek okunan ‘Yeşil Kiraz’ı gibi. Bu tür kitaplarda gündeme gelen ahlaksal değerler de çoğu kez okuyucunun beklentileriyle ve toplumun genelgeçer değerleriyle bire bir örtüşüyor. Örneğin İpek Ongun’un ‘Bir Pırıltıdır Yaşamak’ kitabında anne ile kız arasında modern bir ilişki varmış gibi görünse bile, bir baskı duyumsanıyor. Genç kız arkadaşlarıyla bir geziye gidecektir. Annesi bu bağlamda kendisine yazdığı mektupta içimizdeki gizli polisi harekete geçiren öğütlerde bulunuyor.
‘Başkaları ne der?’
Davranışlarım bana zarar veriyor mu, bundan utanacak mıyım, saygı duyduğum birinin yaptıklarımı görmesinden rahatsız olur muyum, yaptıklarım beni yalan söylemeye yönlendirecek mi.. gibi. Aslında ilk bakışta bu öğütlerin hiçbir tedirgin edici yanı yok.
Ancak “Yaptıklarım beni utandıracak mı, ya da saygı duyduğum birinin bu davranışlarımı görmesinden tedirgin olur muyum” sorusunun, toplumun özellikle geniş çevrelerinde gündeme gelen “başkaları ne der?” odaklı mahalle baskısından pek bir farkı olmadığı da söylenebilir.
Çünkü “Yaptıklarım beni utandıracak mı?” sorusu bile‚ ben kendimi başkalarının gözünde nasıl görüyorum anlamına geliyor çoğu kez. Oysa önemli olan, insanın bir birey olarak kendisini bulması, başkalarına göre değil de kendi seçimine göre karar verebilmesi.
Yürekli yayınlar
Toplumsal cinsiyet sorununu hiçbir kısıtlama yapmadan büyük bir yüreklilikle gündeme getiren, bu açıdan da özgürleşme yolunda önemli bir adım atan kitaplar parmakla sayılacak kadar az. Bu tür yayınların içinde yalnız kadın-erkek eşitliğini savunma açısından değil, yazınsal açıdan da en başarılı olanlar, sorunları doğrudan onların gözüyle, onların bakış açısından anlatan kitaplar... Bunların içinde son yıllarda çıkan çocuk kitaplarından Seza Aksoy’un ‘Şişko Patates’ini, gençlik kitaplarından Pakize Özcan’ın ‘Üstüme Kar Yağdı’ romanını buna örnek verebiliriz.
Baskı önüne geçilmez bir yazgı gibi sunuluyor
Şimdi ben çocuğuma hangi kitabı seçeyim ya da bu kitap acaba iyi midir?
Çocuk yayınlarının okuyucusu yalnız çocuklar değil, aynı zamanda bu kitapları onlara seçen yetişkinler. Seçimde bilinçli bir yaklaşım önem kazanıyor. Öte yandan ergenlik yaşlarındaki gençlerin de yalnız seçimlerinde aynı şekilde duyarlı olmalarının ötesinde eleştirme ve sorgulama yetilerini de geliştirmeleri gerekiyor. Cinsiyet açısından dikkat edilmesi gereken noktalar:
* Erkek çocuğun üstünlüğü doğal bir biçimde kabul ediliyor mu?
Bu, ders kitaplarının birçoğunda olduğu gibi ortaya çıkabilir veya gizli bir biçimde de gündeme gelebilir. Sözgelimi roman ve öykülerin başkişilerinin çoğu kez sadece erkek çocukları olması gibi...
* Kız çocuğun toplumsallaşma süreci içindeki bağımlılığı hiç sorgulanmadan onaylanıyor mu?
Kız çocuğun erkek çocuk kadar bağımsız ve özgür yetiştirilmemesi, baskı ve yasakları çok daha yoğun bir biçimde yaşaması birçok kitapta ya hiç gündeme getirilmiyor ya da önüne geçilemez bir yazgıymış gibi sunuluyor. Erkek çocuklar çoğunlukla yönlendiren ve keşfeden bir konumdayken kız çocuklar genellikle ikincil konumdalar.
* Yayınlarda klasik rollerin sunulduğu aile merkez mi yapılıyor ve mutluluk yalnızca ailede mi bulunuyor?
Erkek ve kadın rollerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı mutlu aile tablosu çoğu çocuk kitabının temelini oluşturuyor. Ayrılık vb. konulara yer verilmiyor, verilse de yalnızca olumsuz bir biçimde veriliyor. Bu bağlamda Mine Soysal’ın ‘Eylülde Aşklar’ kitabını bölünmüş bir ailenin sorununu hiçbir mutlu aile edebiyatı yapmadan gerçekçi bir biçimde dile getiren olumlu bir örnek olarak getirebilirim. Ama bu tür kitaplar parmakla sayılacak kadar az.
* Genç kızın bir mesleği olması ve o meslekte çalışması yalnızca evlilik öncesi bir geçiş dönemi olarak mı gündeme geliyor? Genç kızın davranış biçimi hep erkeğe göre mi belirleniyor?
* Çekicilik (erkekler üzerinde), edilgenlik, duygusallık gibi klişeleşmiş özelliklere kadınsı özellikler olarak özendiriliyor mu?
Kadını çocuk gibi gören yayınlar
Köktendinci çocuk ve gençlik yayınlarında kadın da çocuk gibi kendi kendine karar veremeyen bağımlı bir varlık olarak değerlendirilir. Bunu da kadını yücelterek ona doğaüstü bazı özellikler tanıyarak gerçekleştirir. Böylece üstün bir varlık olarak gördüğü kadını koruma adına onu bağımlı kılar. Kadının Batı toplumlarındaki özgür konumunu hep olumsuz yanıyla göstererek kendi görüşlerini kanıtlamaya çalışır. Sözgelimi Batı toplumlarındaki cinsel özgürlüğün kadını metaya dönüştürdüğü düşüncesinden yola çıkarak içgüzellikleri olan İslamı kadın görüşünü savunur. “Kadın toplumun omurgası olmaktan çıkıp eti haline gelmiştir” düşüncesiyle kadının örtünmesini o üstün ve yüce kişiliğin korunması olarak değerlendirir. Ya da gerek anne gerek ev kadını gerek işkadını olarak aşırı derece sömürülen ve ezilen kadına alternatif olarak ‘kadının yeri ailesidir’ görüşününe sürer ve çalışan kadına karşı çıkar.
Bu konuda en son çıkan yayınlardan birinde kadının kariyer yapmasının ailenin çatısını nasıl yıkabileceği dile getirilirken ‘kariyer, bir karaçalı gibi aşkları bitirip son sevgi kırıntısını da yok eden bir baş belası olup çıkmakta’, kadın üstelik de bir hemcinsi tarafından alabildiğine aşağılanmaktadır.
14 Ekim 2008
2/10/2008 · Kategori: Arastirma
Krizler tek parti döneminde oluyor
Siyaset Bilimci M. Ayhan Kara: Barış DOSTER -Muzaffer Ayhan Kara ulusalcı, Atatürkçü kesimlerin yakından tanıdığı bir isim. Siyaset bilimi alanında lisans ve yüksek lisans yaptıktan sonra, bir yandan özel sektörde yöneticilik yapmış, bir yandan da Türk siyasal yaşamı, Türk dış politikası, yakın dönem Türk siyaseti hakkında yazılar, kitaplar kaleme almış.
1983 yılından bu yana çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri çıkan Kara'nın ilk kitabı olan "Yeni Tip Müdahale ve Ordunun Restorasyon İstemi" adını taşıyor ve asker- siyaset ilişkilerini inceliyor. Kara'nın ikinci baskısı Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan son kitabı "Yön'ün Devrimi, Devrim'in Yönü" ise Devrim gazetesini ele alıyor. Kara ile Türk siyasal yaşamının son 35 yılını ve günümüzü, Türkiye için çözüm önerilerini konuştuk.
Doğan Avcıoğlu'nun yönetiminde çıkan haftalık Devrim gazetesini biraz anlatır mısınız?Devrim gazetesi 1969 yılı Ekim ayı ile 1971 yılı Nisan ayı arasında toplam 79 sayı çıkmış haftalık bir gazete. Ben bu çalışmayı yaparken Talat Turhan'ın arşivinden yararlandım. Devrim gazetesi dönemin çok etkin yayınlarından biri olarak öne çıkıyor. Seçkin Kemalist aydınlarının yazdığı, okuduğu, incelediği, izlediği önemli bir haftalık gazete ve Kemalist çıkışın sözcüsü konumunda. Başında Doğan Avcıoğlu var. İlhan Selçuk sürekli olmasa da dergiye yazan aydınlarımız arasında. Uğur Mumcu ilk yazılarını bu gazeteye yazmış. Çetin Altan, İlhami Soysal gibi isimler Devrim'de yazmışlar.
Günümüzde de ulusalcı çizgide faaliyet yürüten çok sayıda demokratik kitle örgütü, bu çizgide yayın yapan pek çok dergi söz konusu. Ama bunların ne toplam satışı ne de etkinliği Devrim gazetesi kadar olamıyor. Sizce bunun nedeni ne?Kemalist Devrim'i tamamlama iddiasıyla yola çıkan çok sayıdaki vakıf, dernek, derginin son toplamda çok da etkili olamamasının temel nedeni eşgüdüm eksikliği. Bu nedenle küçük, bölgesel, yerel girişimler olarak, çoban ateşleri olarak kalıyorlar. Bunlar bir noktada, tek bir çatı altında toplanmaz ise köklü birikim oluşturamazlarsa başarısız olmaya mahkûmlar.
Devrim gazetesinin ise iktidar perspektifi var. Devrim, iktidar talebinin yayın organı. 9 Mart ile yakından ilgili, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Faruk Gürler'in başında ve içinde bulunduğu geniş bir asker kesimin Kemalist iktidar özlemiyle örtüşen bir gazete.
Kamuoyunda Devrim gazetesinin, Yön dergisinin devamı olduğu yönünde yaygın bir kanaat vardır. Buna ne kadar katılıyorsunuz, bu görüş ne ölçüde doğru?İlk bakışta Devrim, Yön'ün devamı gibi görülebilir. Ancak gerçekte Devrim, Yön'ün ayrışarak devamı ve farklı bir aşamasıdır. Yön, 1960'lı yıllarda tüm solu kucaklayan bir platform konumundadır. Ama Devrim için bunu söyleyemeyiz. Yön Bildirgesi'nde Deniz Baykal, Haluk Ülman, Nihat Erim gibi sosyal demokrat aydınların da imzası vardır.
Devrim ise daha farklı bir duruşa sahiptir, farklı koşulları vardır. Örneğin sosyal demokratlar yoktur, Mihri Belli gibi Yön'de imzası bulunan pek çok sosyalist aydın Devrim'de yoktur. Yön'de net bir iktidar talebi yoktur ama Devrim'de net bir iktidar talebi vardır. 9 Mart sürecini ve onu ezen 12 Mart müdahalesini anlatan bu kitabı yazmak için o dönemi tüm ayrıntılarıyla inceledim. Ziverbey Köşkü'nde yaşananları, Cemal Madanoğlu davasını ve diğer gelişmeleri ele aldım.
Üç bölümden oluşan kitabınızı neye göre bölümlendirdiniz?İlk bölümde 9 Mart girişiminin örgütsel boyutunu ele aldım. Yaptıkları çıkışı ve yaşadıkları hüsranı anlattım. Avcıoğlu'nun fikriyatının tarihsel izdüşümünü inceledim. Sultan Galiyev'den Jön Türklere, onlardan İttihat ve Terakki'ye uzanan, Kadro dergisi, sonrasında Yön hareketi ile yükselen ve Devrim gazetesi ile devam eden süreci tahlil ettim.
Avcıoğlu'nun önderlik ettiği hareket, diğer sol hareketlerle karşılaştırıldığında nerelerde buluşup, nerelerde ayrışıyor?Avcıoğlu'nun fikri zeminini, dönemin diğer sol akımlarıyla karşılaştırdığımda ki bunların başında kısaca MDD denen Milli Demokratik Devrim çizgisi ile TİP vardır, şunu gördüm: MDD kamuoyunda genelde Mihri Belli'ye maledilir ama MDD çizgisinin gerçek fikri önderi bence Doğan Avcıoğlu. Avcıoğlu ve Madanoğlu, ulusal kurtuluş devrimi stratejisini bir bildirge olarak ortaya koymuşlar.
Bu çok önemli bir belge, MDD tezinin kapsamlı bir belgesi niteliğinde. Özü de şu: Kemalist Devrim yarıda kalmıştır, ortaya konan bu stratejiyle tamamlanması gerekir. Toprak reformunu sürekli gündeme taşıyan, aşiret düzenini eleştiren, yozlaşmış siyasal yapıya karşı çözüm öneren bir tavra sahiptir. İkinci bölümde ise Devrim gazetesinin yayın serüvenini işledim. 79 sayıyı incelerken, süreci gün gün, hafta hafta inceledim.
Gazetenin manşetlerini, yazılarını ele aldım. İlk çıktığı dönemde tirajı 50 bin olan, 9 Mart sonrasında ise ortalama 20 bin satan bir gazete Devrim. Kitabımda ayrıca Avcıoğlu'nun başyazılarından seçmelere, önemli yazı dizilerine, Devrim'de çıkan önemli ilan ve reklâmlara, devrim bildirilerine, devrim stratejilerine, devrimci ordu gücünün birinci ve ikinci bildirilerine de yer verdim. Kitabın üçüncü ve son bölümünde ise dönemle ilgili çok önemli eklere yer verdim.
Kadro'nun fikriyatı, Yön bildirisinin içeriği, bunlarda imzası olanlar, Muhsin Batur'un Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a verdiği muhtıra, 12 Mart muhtırası bulunuyor.
Koalisyonlar kitabınızda ise önemli bir saptama yapmışsınız. Kamuoyunda yaygın ama yanlış şekilde yerleşmiş bulunan koalisyon karşıtı yaklaşımı çürütmüşsünüz. Bu kitabımda da 1950 – 2002 arasındaki koalisyon hükümetleri ile tek parti dönemlerini karşılaştırdım. Hatta yönetimde kaldıkları süre açısından koalisyon hükümetleri çok az da olsa öndeler. Ama ülkemizde koalisyonlar hep eleştirilmiş, hep istikrarı bozan unsurlar olarak gösterilmiş. Silahlı Kuvvetler de, sermaye de, halk da koalisyonları istikrarı bozan iktidarlar olarak bellemiş.
Ama öte yandan 1950 sonrası dönemin yarısı da koalisyonlarla geçmiş. 2002 yılına kadar incelediğimde gördüm ki, istikrarı bozan hükümetler genelde tek parti hükümetleri, koalisyon hükümetleri değil. Örneğin 1950 – 60 dönemin Demokrat Parti'nin tek parti iktidarıyla geçiyor ve sonrasında demokrasiyi katleden, tek parti diktasına giden iktidara karşı 27 Mayıs 1960 Devrimi gerçekleşiyor.
12 Mart 1971 muhtırası AP iktidarına rastlıyor. 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde de AP iktidarda. Günümüzde de AKP yüzde 47 oyla tek başına iktidar olmuş ama hakkında kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açılmış bir parti. Geriye dönüp bakınca 1950 sonrası süreçte koalisyon hükümetlerinin daha istikrarlı olduklarını, askeri müdahaleye maruz kalmadıklarını görüyoruz. Bunalım ve müdahale dönemlerinde hep tek parti iktidarları var.
Bizim gibi demokrasi kültürü zayıf, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlemediği ülkelerde tek parti iktidarı kendiliğinden istikrar getirmiyor. Koalisyonlar ise demokrasi kültürünü besliyor. Elbette tüm koalisyon örnekleri olumlu değil ama olumlu örnekler de söz konusu. Örneğin 20 Ekim 1991 genel seçimleri sonrasında kurulan DYP – SHP koalisyon hükümetinin, Demirel ve İnönü'nün başında bulunduğu ilk 1.5 yıllık dönemi, DSP – MHP – ANAP hükümetinin ilk 2.5 yıllık dönemi böyle dönemler.
Çalışmalarınız ışığında ülkemizdeki muhalefete nasıl bir yol öneriyorsunuz? CHP'nin tarihsel köklerinden kopması, tarihsel özgörevini devam ettirememesi, Türk çağdaşlaşmasının öncü bir unsuru olarak görevini gerektiği gibi yapmaması onu eritti ve 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde baraj altında kaldı. Fakat CHP'nin bir dönem TBMM dışında kalması da halkın ve ülkenin bu partiye ne kadar çok gereksinim duyduğunu bir kez daha kanıtladı.
CHP yönetiminin Meclis dışında kaldığı bu dönemi özeleştiri vererek, yeterince değerlendirdiğini söylemek çok zor. Gelinen noktada CHP'nin hızla yenileşmesi, gençleşmesi, genç kuşaklarla ve genç kadrolarla buluşması gerektiği açık. Ülkemizin temel harcı olan CHP, Kemalist Devrimi yeniden ve günümüze özgü kodlarla sahiplenerek yoluna devam etmek zorunda. Bunu yapması durumunda yeniden Türk çağdaşlaşmasının motor gücü ve en ciddi iktidar seçeneği olacaktır.
CHP'nin işlevi ve görevi budur, Atatürk'ün "devrimin siyasal örgütü" olarak tanımladığı CHP'yi kurma nedeni budur. Bunları yapmayan bir CHP'nin varlık nedeni de sorgulanır. CHP, devrimden geri adım attıkça topluma yaklaştığını sanıyor ama yanılıyor. Çünkü toplum muhafazakârlaşıyor, başkalaşıyor. CHP, önüne toprak reformunu, bölgelerarası gelişmişlik farkını azaltmayı, aşiret düzenine son vermeyi, eşitliği, emeği, hakça bölüşümü koyarsa büyür. Bunu yapmayan bir CHP ise küçülür.
Türkiye'nin ciddi bir restorasyona ihtiyacı var. Kemalist, ulusal devrimci birikim, Türkiye'ye hızla kaybettiği kanı, heyecanı ve özgüveni kazandıracak, Atatürk Türkiye'sini yeniden güçlendirecektir. Kemalist Devrim'in tamamlanması için toprak reformunu, aşiret düzeninin yıkılmasını, bölgelerarası gelişmişlik farkını azaltmayı, ülkenin tamamında anayasa ve yasaların eksiksiz uygulanmasını, yurttaşlık temelinde ilişkilerin tesis edilmesini öncelikle ele almak gerekir.
Başı dik ve onurlu bir dış politikaya yönelmek şarttır. Bunun için öncelikle ve özellikle Atatürk'ün bölge merkezli dış politikasını, komşularla işbirliğini yeniden ele almak lazımdır. Emperyalizmin ulus devletleri yok etme politikasına karşı, Türkiye ulus devletlerin yer aldığı bir örgüte öncülük, çok yönlü, çok boyutlu, çok taraflı bir ittifaka liderlik etmelidir.
İran ve Venezüella'nın yaptığını yapmalıdır. Bunun için Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok, kendi tarihimize bakmamız yeter. Bir de Türkiye'nin yeniden Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nu gündemine alması lazım. Çekiç Güç, Keşif Güç nasıl geldi yerleşti, bunlara TBMM'de ve MGK'da kimler evet dedi, kimler önünü açtı, Irak'ın kuzeyinde Kürt devletinin altyapısı hazırlanırken kimler el kaldırdı bunları sorgulamak lazım.
« Önceki ::